Goldmaster tablet Goldmaster tablet

Announcement

Collapse
No announcement yet.

Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

Collapse
X
  • Filtre
  • Zaman
  • Gösterim
Clear All
yeni mesajlar

  • Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

    Goldmaster Elektronik  Goldmaster tablet 
    Bence yok......

    Kapitalist bir düşünceyi resimleyerek aktarırsak sanırım herkes bunu rahatlıkla çözecektir.


    • Bir otel var kasap dan 100 dolarlık et alıyor ve borçlanıyor
    • Bu otelin kasaba 100 $ borcu var
    • Kasabın sattığı bu eti mandıracı dan 100 $ a alıyor ve mandıracı ya 100 dolar borcu var
    • Mandıracı malum nataşa ile olan ilişkisinden dolayıda nataşaya da 100 dolar borcu var
    • Nataşa ise kent de otelde kalmakta ve onun da otele 100 dolar borcu var.

    Bir gün bir rus iş adamı geliyor , otelde kalmak istiyor ve yer olup olmadığını soruyor. Otel sahibi yer var ama geceliği 100 dolar diyor.

    Rus iş adamı bunu kabul ediyor ama diyorki bir şartla otelinizden memnun kalmazsam sabah leyin 100 dolarımı geri alırım.

    Otel sahibi paraya ihtiyacı olduğundan dolayıda bu teklifi kabul ediyor ve rus iş adamından 100 dolar oda ücretini alıyor.

    Hemen gidip bu 100 dolarla kasaba olan borcunu ödüyor,
    Kasap parayı alıp mandıracıya ödüyor,
    Mandıracı parayı alıp nataşaya olan borcunu ödüyor,
    Nataşa da parayı alıp otele olan 100 dolar borcunu ödüyor.

    Böylece şehirde her kesin birbirine borcu var iken, rus iş adamının gelmesi ile bütün şehir diyelim birbirine olan borcunu ödüyor ve herkes borcundan böylece kurtulmuş oluyor.

    Sabah olunca rus iş adamı diyorki, otelinizden memnun kalmadın verin benim 100 dolarımı, otel sahibi seve seve veriyor parayı ve rus u gönderiyor.


    Bu kıssadan hisse alarak ;

    Herkes sükunet içinde ve istisnasız olarak birbirine olan borçlarını silse , yada birisi gelip ortaya para koysa ve bu yolla yine herkes birbirinin borcunu kapatsa, en son para yine sahibini bulmayacakmı ? bulacak yani para kaynağına geri dönecek.

    Peki IMF ye ihtiyacımız varmı bu noktada ? Bence yok....

    Zira IMF den alınacak borç yine onlara gidecek....
    Attached Files
    Üyelere Özel Konuları Görebilmek İçin Lütfen ÜYE GİRİŞİ Yapınız



    HAYDI IPTV YAPALIM

    TBS 6991 Dual Tuner Dual CI Tv kartı linux sürücü yükleme

    LÜTFEN OKUYUN



  • #2
    Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

    öyle olmuyor IMF DEN alınan para kişisel cıkarlar ıcın kullanılıyor

    Yorum


    • #3
      Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

      bencede gerek yok ama ül***e sıcak para gelecekki birilerinin işine yarasın imf bizi kendine bağlayıp istediklerini rahatlıkla yaptırabilsin imf demek abd demek fakat bu vergi denetiminde istedikleri değikşikliği destekliyorum şu meşhur abd sistemini

      Yorum


      • #4
        Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

        AH AH İMF İLE çalışmıyacağım iktidara gelince kovacağım diyen partilerin bile eli kolu bağlı arkadaşlar onlar söylediklerine bile kendileri İNANMIYORLAR NEDENİ İSE ülkemizdeki bürokrasi ve mesela gerçekte şöyle bir şeyde söz konusu


        ŞİMDİ İMF Yİ istemediğini söyleyip ama elindeki kozları halkı durumu kötü göstererek kışkırtanlar olmasa ahhhh ahhhhh

        Yorum


        • #5
          Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

          Gerçekten IMF ye gerek varmı


          ekonomik güce bakar
          tablodaki para akışı her zaman bu kadar sağlıklı olmayabilir...

          Yorum


          • #6
            Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

            bencede gerek yok alınan paralar nerelere harcanıyor bilinmiyor.Birde alınan paraların faizi zor ödeniyor kaldı ki anapara ödensin

            Yorum


            • #7
              Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

              Originally posted by ozkandonmez View Post
              Bence yok......
              hocam,
              çok iyi niyetlisiniz.üzgünüm sistem öyle işlemiyor...Keşke sizin çözümünüze benzer çözümler uygulanabilse..

              imf'ye gerek yok..tabii ki...
              Ancak çözüm tek kelime..
              Ama çok zor bir kelime...

              Geniş bir zamanda anlatmak isterim...

              yani o tek kelimeyi herkes bu arada düşünsün hem..

              zaten konuyu teknik olarak bilenler hemen yazacaktır..

              O zaman ben de çok uzun anlatmak yerine kısa anlatırım.. Zamandan tasarruf ederiz.


              Selamlar...


              __________________________________________________ ____________

              uzuuun not:
              Sizin bakış açınız benim amatör bir elektronik meraklısı olarak nagra 3'ü çözeceğimi sanmama
              benziyor..kızmayın maalesef olay tam bu merkezde...
              tabii ben böyle bir sevda peşinde değilim..
              yani nagra 3 çözmek için harcıyacağım zamanda ömrümü yitirmeye niyetim yok..
              Ancak olay (i.m.f ya da borçlanma) bu kadar korkunç çözümsüz değil..(benim için tabii... bu da benim alanım...Anormal bir şey yok yani...)
              iktisatçılar çözümü çooooktaaaaan buldu...
              peki sorun nerede ?
              iktisatçılar yürütme mekanizması değildir..politikacılar uygulamaz ise iktisat politikasını kim ne yapsın ?

              Nikitin gibi Ekonomi Politik yazın ... Nobel iktisat ödülünü alın mesela...
              ya da prof Çokbilir Çokyazar beyefendi tutsun başka bir bakış açısıyla iktisat politikası kitabı,
              ne bileyim J.M.Ke.ynes de Para, Faiz ,istihdam Genel Teorisi yazsın...
              hem de 1936'da... (Zaten yazdı..Garibim Doçent öldü...Bu da başka bir gerçektir...)

              uygulanmaz ise ne olacak ?

              bakın bush varken kimse J.M.Ke.ynesi sallamadı..
              Sırf bu yüzden Obama geldi.. (iktisat politikası değişikliği acilen gerekiyordu.. )
              amma velakin araba bir kere devrilmiş...
              J.M.Ke.ynesi mezardan çıkarsalar iş zor...
              Ancak imkansız yoktur...Çözüm zor ....fakat var...

              tekrar Selamlar...
              Son düzenleme black belt; 21-05-2009, 02:28. Reason: uzuuun not:+hala ***nes yazamýyorum forumda :)

              Yorum


              • #8
                Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                Şüphesiz ben bir iktisatçı değilim, kafamdaki ve gördüklerimdeki tabloyu çizdim.

                Peki nedir çözüm uzunda olsa dinlemek isterim..
                Üyelere Özel Konuları Görebilmek İçin Lütfen ÜYE GİRİŞİ Yapınız



                HAYDI IPTV YAPALIM

                TBS 6991 Dual Tuner Dual CI Tv kartı linux sürücü yükleme

                LÜTFEN OKUYUN


                Yorum


                • #9
                  Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                  Originally posted by ozkandonmez View Post
                  Şüphesiz ben bir iktisatçı değilim, kafamdaki ve gördüklerimdeki tabloyu çizdim.

                  Peki nedir çözüm uzunda olsa dinlemek isterim..
                  O tek kelime "yatırım" hocam,
                  işin uzun tarafını kısmetse akşama anlatayım...
                  Selamlar...


                  Çünkü bu konuda kafa yoran çeşitli milletlerden iktisatçılardan örnekler (teoriler,uygulamalar) vereceğim.
                  Hem forumda varsa iktisat öğrencilerine de bir katkısı olur belki... bir nebze de olsa...
                  Son düzenleme black belt; 21-05-2009, 12:32.

                  Yorum


                  • #10
                    Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                    sayın başbakanımız bayağı direndi ama sağ olsun iş adamlarımız tobb tüsiad özellikle imf ile anlaşılmasını istiyor ne hikmetse
                    niye zorla borç aldırmak istiyorlarki

                    Yorum


                    • #11
                      Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                      TÜRKİYEde ekonomi her zaman diken üstünde olduğu ve her zaman buna gelmiş geçmiş bütün hükümetler dahil,borcu borçla çevirmeye ihtiyacımız olduğu için paranı kaynağıda ımf ve dünya bankası olduğu için başımız sıkıştığında dayanıyoruz kapılarına. tabi bu para kaynaklarıda bize borcu babasının hayrına vermiyor. onlar memnun biz memnun. devran bir şekilde yürüyor. ama nereye kadar?? orası meçhul

                      Yorum


                      • #12
                        Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                        fakirleştirici büyüme

                        KPSS SORUSU:

                        http://www.kpssonline.com/sorular.php?id=93

                        4-Bazı iktisatçıların gelişmekte olan ülkelerin izledikleri ihracata yönelik büyüme modeli tercihlerini, fakirleştirici büyüme olarak nitelendirmenin nedenleri nelerdir? Bu tezi ortaya atan İktisatçıların görüşlerini kullanarak tartışınız.






                        ------------------------------
                        Fakirleştiren büyüme
                        Yazar Yrd.Doç.Dr.Abdulkadir ŞENKAL

                        Tuesday, 23 October 2007

                        Ekonomik büyüme belli şartlar altında dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olabilir. Ancak bu bozulma sonucu gelen kayıp büyümenin reel gelirde yarattığı artıştan büyükse ekonomik büyüme ül***i giderek fakirleştiriyor demektir. Fakirleştiren büyüme, ihraç malları fiyat endeksinin giderek açılan bir biçimde ithal malları fiyat endeksinin gerisinde seyretmesinin yol açtığı kaybın, ihracatın miktar olarak artırılmasıyla giderilemeyeceğini gösterir.

                        ---------------------------------


                        Bunları Biliyor musunuz ?
                        Ke.ynesyen Görüş
                        Enflasyonun önlenmesinde para politikasının yanı sıra mali politikaya da önem verilmesi gerektiğini savunan ekonomik görüştür. İngiliz iktisatçı John Maynard K.eynes (1883-1946), tüketime olan eğilim, sermayenin marjinal yeterliliği ve para miktarıyla birlikte faiz oranını belirleyen likidite tercihi gibi üç bağımsız değişkenle, gelir seviyesi ve iş alanındaki muhtemel dalgalanmaları açıklamaya çalışır. "İstihdam, Para ve Faizin Genel Teorisi" adlı kitabında kapitalist ekonominin tam istihdamda dengede olabileceğini, tam istihdam sağlanmasının da mümkün olamayacağını savunmuştur.

                        ALINTI:
                        http://www.calisma.org/index.php?opt...2237&Itemid=43


                        --------------------------------------------
                        ALINTI:

                        http://www.ekonomist.com.tr/apps/dic...F&dict=es.dict

                        fakirleştiren büyüme Ekonomik büyüme belli şartlar altında dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olabilir. Ancak bu bozulma sonucu gelen kayıp büyümenin reel gelirde yarattığı artıştan büyükse ekonomik büyüme ül***i giderek fakirleştiriyor demektir. Fakirleştiren büyüme, ihraç malları fiyat endeksinin giderek açılan bir biçimde ithal malları fiyat endeksinin gerisinde seyretmesinin yol açtığı kaybın, ihracatın miktar olarak artırılmasıyla giderilemeyeceğini gösterir.
                        http://www.ekonomist.com.tr/apps/dictionary.app/dictionary.php/es.dict/fakirleştiren büyüme
                        ----------------------------------------------

                        Fakirleştiren büyüme
                        Vikipedi, özgür ansiklopedi

                        Git ve: kullan, ara
                        Düzenle Bu madde ya da bir kısmı, Vikipedi standartlarına uygun değildir ve bu nedenle düzenlenmesi gerekmektedir.
                        Maddeyi Vikipedi standartlarına uygun biçimde düzenleyip, geliştirerek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz. NOT:Gerekli değişiklik yapılmadan bu şablon kaldırılmamalıdır.
                        Bu madde Ocak 2009 tarihinden beri, düzenleme isteğiyle etiketlidir.


                        Fakirleştiren (Yoksullaştıran) Büyüme Teorisi


                        Hint asıllı iktisatçı Jagdish Bhagwati tarafından geliştirelen teoriye göre dış ticaret hadlerindeki bozulma sonucu,ekonomik büyüme ülke refahını eskisinden daha düşük bir düzeye indirebilir. J. Bhagwati bu görüşünü makalelerinde teorik olarak ortaya koymuş ve teorisine "Yoksullaştıran (Fakirleştiren) Büyüme" adını vermiştir. İlgili teoriye göre bir ülke şiddetli bir dış ticaret politika uygulayarak mevcut dış ticaret haddini ve tatmin düzeyini terketmeyi tercih etmiş ve yeni oluşan dengede eski dengeye göre daha çok üretim yapabilmesine rağmen daha az düzeyde bir tatmin düzeyi yakalamıştır. Dolayısıyla dış ticaret haddindeki artış üretimi arttırmasına rağmen belli bir ölçüde refah kaybına neden olmuştur. Fakirleştiren büyüme gerçek hayatta çok sık rastlanan bir durum değildir. Böyle bir durum gözlemlenmesi durumunda devletler otoritelerini kullanarak örneğin gümrük vergilerini arttırmak veya ihracatı caydırmak gibi politikalarla duruma müdahale edebilir ve dış ticaret artışından kaynaklanan refah kaybını engelliyebilirler. Bu tarz bir olgu daha çok iç piyasalarda talebin esnek olduğu ürün piyasalarında gözlemlenir. Örneğin bir dönem tarım ürünlerinin beklenenden fazla üretilmesi ve ortaya çıkan bolluk nedeniyle fiyatların düşmesi tarım kesimi üreticisinin gelir kaybı yaşamasına neden olur. sonuç olarak bu durumda fazla üretim düşük gelire neden olarak, üreticiyi fakirleştirebilir.


                        ALINTI: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fakirle...C3%BCy%C3%BCme

                        __________________________________________________ __



                        ‘Fakir ülkeler niçin fakirdir’ sorusuna verilen ‘çünkü fakirdir’ cevabı, saçma değildir. Çünkü, fakirlik hangi sebepten başlamış olursa olsun; fakir ülkelerin, fakir oldukları için fakir kalma ihtimalleri büyüktür. Fakirlik, tuzaklarlarla dolu bir kısır döngüdür. Önemli olan, bu çemberinin nereden ve nasıl kırılacağının bilmektir. Zenginleşememek ‘fakirlik tuzaklarından’ kurtulamamaktır. Dolayısıyla, refaha giden yolun birinci adımı, ‘fakirlik tuzakları’nın neler olduğunu teşhis ve bunlardan kurtulma yöntemlerini bulmaktır.

                        Ege Cansen
                        --------------------------------
                        http://www.tumgazeteler.com/?a=4008557

                        FAKİRLİK, SOSYAL DIŞLANMA VE SOSYAL DAYANIŞMA

                        Dünya var olduğundan beri ister zengin, ister yoksul bütün ülkelerde ve her zaman fakirlik görüldüğünden mesele sadece ekonomik olarak algılanmayıp sosyal, siyasi, dini ve kültürel açılardan ele alınmalıdır.


                        Dünyanın farklı bölgelerinde karşılaşılan en büyük problemlerden birisi aşırı fakirlik ve işsizliktir. Bu problem maalesef tabii olarak algılanmakta ve fakirlik sebebiyle ölen bir kişinin kendisi suçlanmaktadır. Tembellik, kader ve nüfus patlaması fakirliğin nedenlerinden sayılmakta ve bunların temelinde de fert olduğu vurgulanmaktadır. Yani, kişi eğer tembellik etmezse ve bakamayacağından fazla çocuk sahibi olmazsa problemin kendiliğinden yok olacağı, işçilerin alın terini sömürerek haksız kazanç elde eden sorumsuz elitler ve bunlardan rant yoluyla faydalanan siyasetçiler tarafından iddia edilmektedir. İnsan hakları ihlallerinden belki de en çarpıcı olanı fakirlik ve işsizliktir. Üstelik bu tür ihlaller dünyanın her tarafında giderek artmaktadır. Bir başka deyişle, her geçen gün daha az insan yiyecek, giyecek, barınma, eğitim, sağlık ve herkesin isteyebileceği zaruri konforlardan yararlanabilmektedir.

                        Dünyayı tehdit eden böyle bir tehlike karşısında sosyal bilimciler de problemin tespiti ve ona yönelik çözüm arayışlarına girmişlerdir. Öncelikle, fakirliğin artık bir ekonomik olgu olarak görülmesinden vazgeçilmiş ve onun sosyal ve siyasi bir problem olduğu üzerinde durularak `fakirlik` kavramının aslında `gerçek fakirlik` ile `göreceli fakirlik` kategorileri arasında bir ayırım yapılmıştır. Yani, gerçek fakirliğin daha çok sosyal ve göreceli fakirliğin de siyasi sebeplerden kaynaklandığı ima edilmiştir.

                        Dünya var olduğundan beri ister zengin, ister yoksul bütün ülkelerde ve her zaman fakirlik görüldüğünden mesele sadece ekonomik olarak algılanmayıp sosyal, siyasi, dini ve kültürel açılardan ele alınmalıdır. Fakat bu kadar yaygın bir olgu olmasına rağmen fakirlik hep bazı coğrafi bölgelere özgü bir gerçek olarak anlaşılarak uluslararası boyutu ihmal edilmiştir. Oysa bugün dünyanın zengin olarak kabul edilen pek çok ülkesinde, mesela Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve İngiltere`nin büyük şehirlerinde evsiz, işsiz ve aç insanları her yerde görmek mümkündür. Fakirlik hakkında ya da daha doğrusu onu ortadan kaldırmak için yapılması gereken o kadar çok şey vardır ki, ancak fakirlik ülkelerin genel bir sorunu ve tehlike arz etmesine kadar sanki müsamaha edilebilir bir olguymuş gibi davranılmaktadır. Her toplumda mevcut olduğuna göre fakirliği ortadan kaldırmak için de farklı siyasetler uygulanmalıdır.

                        Fakirlik çoğunlukla kırsal bir mesele olmakla birlikte, modernizmle birlikte gelen farklı iş alanları yüzünden şehirlere akın eden pek çok insan fakirliğin pençesine düşmektedir. Artık dünyadaki her sanayi şehrinin düşük hayat standartlarına sahip bölgeleri ve mahalleleri vardır. Zengin ve fakir bölgeler arasındaki uçurum da giderek derinleşmekte ve neticede ekonomik olduğu kadar sosyal, kültürel ve ahlaki problemler ortaya çıkmaktadır. Fakir bölgelerde yaşayan insanlar bir nevi kısır döngü içerisine düşmekte ve gerek eğitim ve gerekse iş bulma imkanlarından yeterince faydalanamadıklarından hayat şartları da giderek kötüleşmektedir.

                        Fakirliğin tarifinin yapılması kolay olmasa da fakirliğin göstergelerinden bahsedilebilir. Öncelikle fakirlik, maddi şartlarla ilgili bir konumdur, yani mal ve hizmetler gibi pek çok imkandan yoksun olma ve düşük hayat standardında yaşam zorunluluğu gibi tamamen kişinin içinde bulunduğu maddi şartlarla ilgilidir. İkinci olarak, fakirlik, ekonomik durumla ilgilidir, yani gelir seviyesi, kaynakların yetersizliği veya sınırlı olması, eşitsizlik veya düşük sosyal sınıf gibi faktörler kişinin fakir olarak adlandırılmasında öne çıkmaktadır. Son olarak da fakirlerin toplumda söz sahibi olamamalarından kaynaklanan bağımlılık ve sosyal dışlanmışlığın getirdiği sosyal konumları da fakirliğin sebeplerinden sayılabilir.

                        Fakirliğe genel olarak maddi yoksulluk olarak bakılmasına rağmen onun aynı zamanda bilinç, duygu, tavır ve algılama ile ilgili olduğunu da unutmamak gerekir. Yani, fakirlerin kendileri ve çevreleri hakkındaki duygu ve düşünceleri göz önüne alınarak korkuları, ümitleri ve hayalleri de onların durumlarını belirleyen faktörlerdir. Fakirlerin bizzat kendilerinin fakirliğin sebepleri hakkında görüşleri şimdiye kadar belki de çok önemsenmediğinden fakirlik ortadan kaldırılamamaktadır.

                        Her ne kadar fakirliğin tarifi üzerinde bir anlaşma sağlanamamışsa da İngiliz sosyolog Peter Townsend`in yapmış olduğu tanımlama genel kabul görmüş gibidir. Townsend`e göre `toplum içindeki fertler, aileler ve gruplar eğer yiyecek edinmede gerekli kaynaklardan yoksunsa, toplumsal faaliyetlerde yer alamıyorsa ve geleneksel ya da en azından bulundukları toplumun uygun gördüğü veya teşvik ettiği hayat şartları ve konforlarına sahip değillerse fakir sınıfına girerler. Onların kaynakları normal fert veya ailelerden o kadar aşağıdadır ki, gündelik hayat biçim, gelenek ve faaliyetlerinden dışlanırlar` (Townsend, 1979; 31). Bu tarifte ilk göze çarpan unsur, kişilerin veya ailelerin içinde bulundukları toplumun öngördüğü hayat standartları ile göreceli olarak karşılaştırılarak fakirliğin tespit edilmesidir.

                        Fakirlik genel olarak gerçek fakirlik ve göreceli fakirlik olarak ele alınırken, gerçek fakirliğin daha çok kişinin hayatını belirli bir standartta devam ettirebilmesi için gereken gelir seviyesi ile alakalıdır. Fakirlik sınırı ile insanların fakir olup olmadıklarına karar verilmektedir. Eğer kişinin geliri fakirlik seviyesinin altındaysa fakir olarak kabul edilir. Burada mesele, fakirlik sınırının belirlenmesindedir. Bunun için de `minimum hayat standardı` tespit edilirken temel ihtiyaçların neler olduğu hususunda ihtilaf çıkabilir. Zira bazılarına göre temel ihtiyaçlar için sadece yiyecek, giyecek ve barınma yeterli görülürken bazıları da eğitim, ulaşım ve sağlığı da eklemektedir. Aslında özgürlük gibi temel kişisel hakları da bu ihtiyaçlar listesine ekleyebiliriz. Diğer dinlerden farklı olarak İslam temel ihtiyaçlar olarak kabul edebileceğimiz insani ihtiyaçları çok açık bir şekilde belirlemiştir: Can, mal, ırz; yani yaşama hakkı, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet her türlü saldırıdan korunmuş haklardır.

                        Kısaca, gerçek fakirliğin sadece geçinmek için gerekli ihtiyaçları içerdiği ve göreceli fakirliğin de temel ihtiyaçların sosyal ve kültürel olarak belirlendiği ve toplumsal beklentilerin daha fazla rol aldığı bir kategori olarak toplumdan topluma değişen bir bakış açısıdır. Özellikle de toplumların refah seviyesi arttıkça, yani hayat standardı yükseldikçe, göreceli fakirlik de artacaktır.

                        Fakirliğin ölçülmesinde, daha doğrusu fakirler arasındaki eşitsizlik ve toplumun geri kalanıyla aralarındaki ilişki söz konusu olduğunda `göreceli fakirlik` kavramı öne çıkmakta ama `yoksulluk sınırı` belirlenmesi apayrı bir problem teşkil etmektedir. Profesör Sen(1976) ile başlayan fakirliğin tam olarak tarif edilememesi, aynı zamanda fakirliğin ölçülmesi işini de zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, fakirlik ölçütleri hep bir gösterge olarak alınmalıdır. En çok kullanılan ölçü kişilerin veya ailelerin gelirleridir. Mesela, Dünya Bankası fakirlik sınırının belirlenmesinde günlük 1 ABD dolarını ölçü kabul etmektedir. Yani, ayda 31 dolar geliri olmayan herkes fakir kategorisine girmektedir. Bu ölçüye göre dünya nüfusunun kabaca yarısı fakir konumundadır. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri`nde yaşayan birisi için ayda 31 dolarlık gelir oldukça düşük sayılırken ülkelerin ekonomik ve sosyal şartları göz önüne alındığında, mesela Bangladeş`te normal bir gelir olarak kabul edilebilir. Batı merkezli bu tür tasnifler dünyanın geri kalanının kendilerinden daha aşağı seviyede ve geri kaldıklarını ima etmede kullanılmaktadırlar. Eğer bir Batı ülkesinin kişi başına düşen milli geliri yıllık 20.000 dolar seviyesindeyse daha düşük bir ülkede mesela, yıllık 3.000 dolar civarında olan bir bölgede insanlar göreceli olarak daha rahat bir hayat sürebilirler. Ama her yıl açıklanan milli gelir indeksleriyle üçüncü dünya ülkeleri aşağılık kompleksine itilmekte ve Batı`ya yetişebilmek için olanca güçleriyle onları taklide yönelmektedirler. Zaten kapitalizm fakir ülkelerde insanları ekmek parası derdine düşürürken, göreceli olarak daha zengin ülkelerde onları lükse düşkünleştirmeye çalışmaktadır. Ancak böylelikle kapitalist ülkeler, daha doğrusu şirketler gelirlerini artırma ve dünyanın geri kalanını sömürmeye devam edebilirler. Gelir dağılımının adaletsiz olduğu özellikle Latin Amerika ülkelerinde mesela, Brezilya ve Venezüella`da zenginler aşırı lükse alıştırılırken fakirler de her geçen gün daha fazla temel ihtiyaç maddelerini temin için uğraşmakta ve zenginlerin hayatlarına duyulan özentiden ötürü de suç oranları giderek artmaktadır.

                        Fakirliğin ölçülmesinde diğer bir yöntem de `bütçe standardı` diyebileceğimiz ve temel ihtiyaç maddelerinden oluşan bir sepetin maliyeti olarak hesaplanmaktadır. Belirli aralıklarla bu sepetin içeriği fiyat cinsinden hesaplanarak toplumun hangi kesiminin fakir olduğuna karar verilmektedir. Fakat söz konusu sepeti elde edecek kadar gelire sahip olmayanların devlet ve hükümetlerce her dönem tek tek tespit edilerek onlara gereken yardım ve desteğin nasıl sağlanacağı henüz pek çok ülkede tam olarak çözümlenebilmiş değildir. Eğer yeterince destek verilmeyecekse, daha doğrusu bu kişilerin ve ailelerin durumlarının düzeltilmesi için gereken adımlar atılmayacaksa belirli döneme ait fakir insanların sayısını, istatistiklerini tutmanın kimseye fayda sağlamayacağı açıktır.

                        Fakirliğin ölçülmesinde bir diğer yöntem Avrupa Birliği`nin 1984`teki fakirliği, `kaynaklarının (maddi, sosyal ve kültürel) sınırlı olmasından dolayı yaşadıkları ülkelerin kabul edilebilir en düşük seviyesinden dışlanan` insanların durumu şeklinde tanımlamasından hareketle her ülkenin kişi başına düşen milli gelir dağılımının ortalaması olarak hesaplanmaktadır. Gerek tarifte ve gerekse uygulamada açıkça görüleceği üzere burada da fakirlik göreceli olarak ele alınmaktadır.

                        Bazı ülkelerde de fakirlik milli gelirin tam yarısı ile sınırlandırılmaktadır. Yani kişi başına düşen milli geliri 10.000 dolar olan bir ülkede fakirlik sınırı kabaca geliri yıllık 5.000 doların altında olan bireyler olarak tespit edilmektedir. Bu sınırlamalar ve seviyeler tespit edilirken elbette bazı hususlar gözden kaçabilir. Mesela, dünyada ailelerin bütçelerinin en büyük kısmı barınma ihtiyacına ayrılmaktadır. Dolayısıyla fakirlik ölçümleri yapılırken ailelerin oturdukları evin kendilerine ait olup olmaması büyük farklara yol açacaktır.

                        Fakirliğin ölçülmesinde belki de en güvenilir sonuç insanlara kendilerini fakir kategorisinde görüp görmedikleri sorularak elde edilebilir. Elbette sosyal bilimcilerin yapabileceği böyle bir araştırma, ayrıca araştırmanın yapıldığı bölgede fakirlik hakkındaki genel kanaati de ortaya koyacaktır. Böylece o bölgede yaşayan toplumun lüzumlu olarak gördükleri maddi ve manevi ihtiyaçlar da belirlenebilecektir. Bir başka deyişle, hükümetlerin tepeden bakarak insanları zengin-fakir ayırımına tabi tutmaları da sona erecektir.

                        Fakirliğin ölçülmesinin bir başka faydası da fakirliğin sebeplerinin belirlenebilmesidir. Genel olarak iki kategoride ele alınabilir: Bu sebepler öncelikle kişilerin davranışlarıyla ilgili olanlar ve ikinci olarak da toplumların yapısıyla alakalı sebepler tespit edilebilir. Fakir insanların davranışlarına dair sebepler arasında onların kişisel olarak yetersiz olmaları, yanlış seçimler yapmış olmaları ve kendilerinin bizzat böyle bir hayatı tercih etmeleri sayılabilir. Aslında bu son sebebin geçerliliği tartışmaya açıktır. Belki bazı insanlar dini, sosyal veya kültürel olarak böyle seçimi tercih etmiş olabilirler ama böyle bir hayat görüşü ancak ferdi ve bilinçli bir tercih meselesi olabilir. Fakirliğin fertlere indirgenmesinin de sorumluluğun sadece fakirlere yüklenmesinden başka bir amacı olmayacaktır. Bir başka açıklama da fakirliğin ailelerin bir kaderi olması ve nesillerden nesillere aktarılmasıdır. Fertlerin içinde bulundukları şartlar itibariyle fakirliğin kısır döngüsünden kurtulamamaları belki makul bir açıklama olabilir ama yine de sorumluluğun paylaşılmasına imkan tanımaz. Davranışlarla ilgili sebeplerden bir başkası da din gibi bazı alt kültürlerin bu insanların fakirliği tercih etmelerinin sebebi olarak görülebilir. Bu açıklama da yine tartışmaya açıktır ve bazı Hindu ve Budist geleneklerinden başka hiçbir dünya görüşünün bu nevi bir tavra izin verdiği söylenemez.

                        Fakirliğin sebeplerinin açıklandığı bir başka kategori de ortaya çıktığı toplumun yapısıyla alakalıdır. Fakirlik bazı grupların toplumda, özellikle ekonomik kaynaklardan dışlanmasının bir neticesidir. Bu durumdaki grupların fakirlikten kurtulabilmeleri ancak, onlara yeterli ekonomik kaynağın verilmesiyle mümkün olabilir. Mesela, bazı sanayi kollarında ülkedeki bir takım azınlıkların veya kesimlerin dışlanması devam ettiği sürece bu insanlar da fakir olarak kalacaklardır. Bir başka açıklama doğrudan hükümetlerle ilgilidir ve onların halka yeterince hizmet götürememeleriyle alakalıdır. Eğer hükümetler vatandaşlarının bir kısmına gerekli altyapı ve diğer imkanları sunamazlarsa o bölgelerin fakirliğine zemin hazırlamış olacaklardır.

                        Fakirliğin neticelerinden belki de en önemlisi bu grupların toplumsal hayatın her kademesinden dışlanmasıdır. Sosyal dışlanmışlık, insanların aile, arkadaş, cemaat ve toplum gibi zor zamanlarda güvenebileceği grupların parçası olamamasıdır. Mesela fakirler, sabıkalılar, bulaşıcı hastalık sahipleri, zihinsel ve bedensel özürlüler pek çok toplumda dışlanırlar ve korumasız kalırlar. Bu durumda söz konusu grupların sadece pek çok imkandan mahrum kalmaları değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerde problemli olma ve sosyal tecrit mekanizmalarına maruz kalmalarına yol açacaktır. Neticede kişilerin normal faaliyet alanlarından uzaklaştırılmasıyla fakirlikleri de artacak, hatta iş bulmaları imkansız hale gelecektir. Dünyanın hemen hemen her yerinde uzun dönem işsizlerin giderek çalışma alanlarından dışlandığı da bir gerçektir. Toplumsal dışlanmışlık belki de fakirliğin süregelmesinde en önemli etkenlerden birisidir. Zira dışlandığı için toplumsal faaliyetlere katılamayan birey fakirleşecek ve fakirleştiği ölçüde de dışlanmışlığı artacaktır.

                        Fertlerin toplumdan dışlanmalarının tabii bir neticesi de onların, en azından bir kısmının, güçsüzlükleri ve savunmasızlıklarının üstesinden gelebilmek için son çare olarak dine sarılmaları oldukça yaygın bir kanaattir. Bu görüşün belki de en önemli temsilcisi Karl Marx`tır. Onun herkesin bildiği meşhur bir sözü olan din, `zulme uğramış mazlumun ahı, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz şartların ruhu olup halkın afyonudur` tespiti sanki dünya üzerindeki bütün fakir topluluklar için yapılmıştır (Guiso, Sapienza ve Zingales 2003). Ancak bu grupların dini inanç sistemleri incelendiğinde her ne kadar ibadethanelere yoğun bir şekilde devam etmeseler de her gün dini pratik ve uygulamaları yerine getirdikleri, fakat manevi inançlarının sadece inandıkları metafiziksel varlıktan sürekli korkuya dayandığı anlaşılmaktadır. Eğer insanlar içinde bulundukları fakirlikten kurtulmaları ya da en azından çok fazla şikayet etmemeleri için evrende ferdin ihtiyaçlarının sınırsız, ama bu ihtiyaçları giderecek imkanların sınırlı olduğunun farkına varırsa ihtiyaç-kaynak arasında ahenkli bir ilişki kurabilmeleri gündeme gelecektir. Bu ahenkli ilişki daha çok dinlerin öngördüğü bir çözüm olsa da ekonominin temeli de bu prensibe bağlıdır. Yani kişiler kaynaklarının ve ihtiyaçlarının arasında bir uyum ve denge yakalayabilmeleri durumunda kanaat denilen dini bir prensibe ulaşmaları söz konusu olacaktır. Bu da fakirleri, Marx`ın `din halkların afyonudur` şeklindeki kaderciliğe sürükleyecektir. Burada yine yazının ilk bölümünde söz edilen `zenginlerin fakirlikten dolayı fakirleri suçlamalarını` haklı hale getirecektir.

                        Fakirliğin belirlenip ölçülmesinin de elbette bir amacı olmalıdır. Fakirliği ortadan kaldıracak tedbirler ve uygulamalar ülkelerin içinde bulundukları ekonomik ve sosyal şartlarla yakından ilgili olmalıdır. Zira fakirlik ölçümleri yapılırken fertlerin geliri, eğitim seviyesi, iş becerileri vs. göz önüne alınırken temel bir kategori olarak bölgeler de dikkate alınmalıdır. Çünkü her ülkede hep zengin ve fakir bölgeler mevcut olagelmiştir. Bu tedbirlerin içinde belki de en fazla yaygın olanı `yol inşaatı` şeklinde karikatürize edilebilecek sektörel yatırım da diyebileceğimiz, özellikle fakir bölgelerin seçilerek gelişme programlarının uygulanmasıdır. Bu programlar da daha çok altyapı inşaatı, yani yollar, köprüler, barajlar, okullar, hastaneler ve hatta toprak reformu olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece, hükümetler sadece zenginlerden alınan vergilerin doğrudan fakirlere aktarılması değil, aynı zamanda ekonomik olarak geri kalmış bu bölgelerin altyapılarının hazırlanmasıyla daha fazla yatırım çekebilecek hale getirilmesini sağlayacaklardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, sağlanan faydanın yine ekonomik olarak iyi durumda olan büyük şirketlere değil, doğrudan fakir kesimlere yönelmesini sağlayabilmektir. Bu tür çözümlerin geçici olmasından dolayı fakirliğin ortadan kaldırılması için sadece otoriteler değil, aynı zamanda fakirlerin içinde bulunduğu sosyal ve kültürel şartlar eldeki ekonomik kaynaklarla dengelenerek fakirlere bu kısır döngüden çıkabilmeleri için fırsatlar verilmesi gerekir. Fakirliğin azaltılması aynı zamanda kapitalizmin de işine gelecek, böylece seri olarak ürettikleri mallarını daha fazla satabilme imkanına kavuşacaklardır. Ancak sürekli olarak kârlarını yükseltme eğilimindeki kapitalist sınıf belki de İslam`ın temel prensiplerinden zekat gibi bir kurumu kendi ülkelerinde ve özellikle de dünyanın fakir bölgelerinde uygulayarak hem toplumsal huzurun, hem de dünya genelinde bir barışın gerçekleşmesine katkıda bulunabilirler. Ancak sömürüye alışmış bir ideolojinin böyle bir amacı gerçekleştirmesi hem zor, hem de sömürülenlerin kuşkuyla yaklaşacakları bir uygulama olacaktır. Toplumsal dayanışma ve barışın önemini daha yeni yeni anlamaya başlamış olan sömürgeci Batı hâlâ `tek başına bowling oynamaya` (Putnam 2000) devam etmektedir.

                        ***

                        Öz

                        Dünyanın her yerinde ve her zaman fakirlik olmasına rağmen fakirliğin tanımlanması oldukça zordur. Zira fakirlik sadece ekonomik yoksulluk ve yoksunlukla ilgi değil, aynı zamanda fertlerin içinde bulundukları sosyal ve kültürel şartlarla da yakından alakalıdır. Durum böyle olunca temelde ekonomik şartların öne çıktığı mutlak fakirlik ile sosyal şartların etkin olduğu göreceli fakirlik arasında bir ayırım yapmak gereklidir. Fakirliğin tarifinde sadece tepeden bakılarak bazı grupları fakir veya zengin olarak nitelemek yerine bizzat fakirlerin kendileriyle yüz yüze görüşülerek onların fakirlik hakkındaki görüşleri de alınmalıdır. Fakirliğin ortadan kaldırılması tarih boyunca pek mümkün olmamışken küreselleşme ve liberalizmle birlikte ticaret hayatının yaygınlaşmasıyla fakirlik de küresel bir problem teşkil etmiş ve çözümü için de küresel aktörlerin rol alması gereken bir süreç başlamıştır. Fakirliğin ortadan kaldırılması sadece ekonomik tedbirlerle değil, aynı zamanda toplumsal dayanışma ile mümkün olacaktır.

                        Anahtar Kelimeler: Mutlak Fakirlik, Göreceli Fakirlik, Sosyal Dışlanma, Sosyal Dayanışma

                        Abstract

                        Despite the fact that poverty has always existed across all history and different regions of the world, the definition has proved itself as almost impossible. Since poverty has not only been related to the economic circumstances but the social and cultural conditions in which individuals live. Therefore, it is imperative to distinguish between what can be called absolute poverty that has bee defined by economic circumstances and relative poverty, which has been the result of socio-cultural conditions. It is also important that poverty should not be defined only from above but it requires to go down and talk face-to-face with the poor themselves on their own perception of poverty. Although eradication of poverty has never been successful in the world throughout history, it has become a global problem with the increase in globalization and free trade all over the world which requires the global actors to play an active role in the process. The eradication of poverty is not possible only through economic measures but expansion of social solidarity.

                        k.ey Words: Absolute Poverty, Relative Poverty, Social Exclusion, Social Solidarity

                        Kaynakça :

                        Guiso, Luigi, Paola Sapienza ve Luigi Zingales(2003), People`s Opium? Religion and Economic Attitudes, Journal of Monetary Economics, sayı: 50, 225-282.

                        Putnam, Robert D. (1993), Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community, New York: Simon and Schuster.

                        Townsend, Peter (1979), Poverty in the United Kingdom: A Survey of Household Resources and Standards of Living, Berkeley: University of California Press.

                        Ali Murat Yel*, Köprü Dergisi, Bitmeyen Esaret: Yoksulluk, Güz 2004, 88.Sayı

                        *Doç. Dr., Fatih Üniversitesi öğretim üyesi.

                        __________________________________________________ ____________________

                        ALINTI:http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/20...IK/07/e03.html


                        Zengin ülkeler fakirin ekmeğiyle oynuyor

                        Gelişmiş ülkelerde çiftçiye uygulanan yüksek rakamlı doğrudan gelir destekleri, kalkınmakta olan veya fakir ülkeler açısından dünya tarım ihracatında haksız rekabete yol açıyor.

                        #

                        YAKUP KOCAMAN İSTANBUL

                        Geçen Eylül ayında Meksika'da gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü toplantısında, gelişmekte olan 23 ülke tarafından ısrarla dile getirilen 'tarımsal desteklerin kaldırılması' konusunda ABD ve Avrupa'nın ayak diremesi sonucu toplantı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Gelişmiş ülkeler, kendi ülkelerindeki tarım kesimine çok yüksek oranlarda sübvansiyon (destek) sağlıyor. Gelişmiş ülkelerin uyguladığı bu destek yüzünden, gelişmekte olan ülkeler tarım ürünleri ihracatında haksız rekabete uğruyor. Dünya Bankası'nın 2004 yılı dünya ekonomisi üzerine yayınladığı tahmin raporuna göre zengin ülkeler tarımın libarelleşmesinde ayak sürümeye devam ediyorlar. Raporda alan bilgiye göre ABD sadece pamuk üreticileri için yılda 3 milyar dolar teşvik veriyor. Bu rakam, Amerikan hükümetinin tüm Afrika'ya gönderdiği dış yardımın tam üç katı. Yine Japonya, kendi pirinç üreticilerine üretim maliyetlerinin yüzde 700'ünü bulan destekler sunuyor. Aynı şekilde, Avrupa Birliği'nde uygulanan Ortak Tarım Politikası çerçevesinde AB ülkelerinde çiftçiye senede toplam 100 milyar dolara ulaşan boyutlarda doğrudan gelir desteği sağlanıyor. Buna karşın, gelişmekte olan ülkelerde tarımla uğraşanlar ne kadar ucuza pamuk, buğday ya da pirinç üretirse üretsin dünya piyasalarında rekabet şansı bulamıyor. Dünya Bankası verilerine göre dünya çapında tarımda ticaret serbestleşirse ve tekstil gibi hafif sanayi kollarında engeller kalkarsa kalkınmakta olan veya fakir ülkelerin kazancı 2015 yılına kadar 350 milyar dolar artacak. Gelişmiş ülkelerin ise bu durumdan 170 milyar dolarlık bir kazanç elde edebileceği belirtiliyor.
                        __________________________________________________ _____________


                        Yeni model
                        İktisatçı Mustafa Sönmez, Türkiye'nin 1980'lere kadar ithal ikameci, 1980'den 1990'a ihracata dönük birikim, 1990'dan 2000'e sıcak paraya dayalı birikim modellerinin ardından yeni bir birikim yatağında kendini bulduğunu söylüyor. Bu ucuz ihracata dayalı büyüme modeli! Düşen ücretlerden, kurdaki aşınmadan kazanılan avantaj, iç talebin daralması mecburiyetiyle birleşince ihracata dayalı bir büyüme süreci, yeni bir birikim tarzı yaşanmaya başlandı.
                        Sanayi kapasiteleri yüzde 77.5 oranında çalıştırılabiliyorsa, bu iç talepte yeni bir kıpırdanıştan ziyade, içeride bunalan firmaların can havliyle kendilerini dışa atmaları, dışa satmaları ile mümkün oluyor. Çıkışı bulmak, can havliyle olunca, dışarıda pazar bulabilmek için de fiyat kırılıyor. Geçen yıla göre, birim ihracatta gelen döviz aynı olmakla beraber, çıkan malın yüzde 15 fazla olduğu görülüyor. Yani geçen yıl 100 birime 100 dolar alınırken şimdi 115 birim 100 dolara satılacak kadar bir indirim var. Buna yoksullaştırıcı ihracat deniliyor.
                        Turzimin gerçek yüzü
                        Durum turizmde de farklı değil. Turizmde de fiyatlar, rakiplere göre ucuzlamış durumda. Türkiye, özellikle Japon, Avrupalı ve ABD'li turistlere, Yunanistan, İspanya, İtalya, Malta gibi turizm potansiyeli yüksek diğer ülkelere göre çok düşük fiyatlar sunduğu için turizmde, özellikle orta gelirli turist girişinde bir coşku yaşıyor.
                        OECD tarafından her ay tüketici fiyatları baz alınarak hesaplanan karşılaştırmalı fiyat düzeylerini gösteren istatistikler Türkiye'nin haziran ayında, OECD'nin Slovak Cumhuriyeti'nden sonraki en ucuz ülkesi olduğunu ortaya koymuş. Türkiye özellikle turizmde rekabet etmeye çalıştığı İspanya ve Yunanistan'a göre çok daha ucuz bir ülke profili çiziyor.
                        __________________________________________________ _______________________
                        ALINTI:

                        http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/t...e1=51&page2=51

                        Türkiye Büyük Millet Meclisi
                        Genel Kurul Tutanağı
                        22. Dönem 4. Yasama Yılı
                        34. Birleşim 17/Aralık /2005 Cumartesi


                        Ulaşmak İstediğiniz sayfa aralığını giriniz.

                        Önceki Sayfa Sonraki Sayfa

                        Tutanak toplam 95 sayfadır. Sorgulanan Sayfaların Yazıcı Versiyonu
                        büyüme hızlarının birleşmesi sonucunda, 2004 yılında yüzde 9 oranında bir büyüme gerçekleşmiş. Büyüme gerçekleşmiş; ama, bakalım, bu büyüme toplum için ne anlama geliyor, toplum için neyi ifade ediyor? Rakam olarak, kâğıt üzerinde, istatistik kitaplarında, ekonomik raporlarda yüzde 9 olarak gözüküyor; ama, gerçek olarak neyi ifade ediyor toplum açısından? Zamanım daraldığı için, ben, kısmen kısa geçeceğim.

                        Yine, ekonomi kitaplarında fakirleştirici büyüme diye bir kavram var, fakirleştirici büyüme; yani, bir yandan ekonomi büyür, bir yandan toplumun büyük bir kesimi fakirleşir, büyümenin nimetlerinden istifade edemez. İşte, biz, bu dönemde, bunu yaşıyoruz, fakirleştirici büyüme yaşıyoruz. AK Partili milletvekillerinin ve AK Partili yöneticilerin diyelim, gözönünde bulundurmadığı husus budur. Bir taraftan ekonomi büyüyor, bir taraftan çiftçinin şikâyeti artıyor, esnafın şikâyeti artıyor, işçinin, emeklinin şikâyeti artıyor. Nasıl olur; ekonomi büyürken, yüzde 9 gibi bir rakamla büyürken bu şikâyetler nasıl artar? Hiç de inandırıcı gelmiyor. Milletvekilleri bu ifadeleri dile getirdikleri için parti genel başkanından azar dahi işitmişlerdir "uydurmayın böyle şeyler" diye?

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Kendi kendine konuşuyorsun.

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Kendi kendime değil.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Kendi kendine konuşuyorsun, bizim adımıza konuşma hakkını kim veriyor sana?

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Efendim, ben doğruyu ifade ediyorum burada.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Vahametinle konuşma, bizim adımıza konuşma.

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Vahametimle konuşmuyorum, ben gerçekleri ifade ediyorum.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Kendi görüşlerini söyle. Yok, AK Partili milletvekilleri öyle diyor?

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Yaşadığımız olaylardan bahsediyorum. İster kabul edersiniz, ister etmezsiniz.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Bu nereden çıkıyor?

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Şimdi, bakın, bu fakirleştirici büyüme nereden kaynaklanıyor, sebebi nedir.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Bırak şimdi?

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Sadece laftan ibaret değil fakirleştirici büyüme.

                        FİKRET BADAZLI (Antalya) - Saçma sapan bir laf Sayın Başkan.

                        RECEP KORAL (İstanbul) - Sayın Başkan, lütfen, bizim adımıza konuşmasın.

                        BAŞKAN - Sayın Koral, lütfen, hatibe müdahale etmeyin; eğer, bir sataşma varsa, sonunda söz istersiniz. Lütfen...

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - Bir ekonomi büyürken, bu büyüme dışticaret hareketlerine dayalı bir büyümeyse, bir ekonomi büyürken, aynı zamanda dışticaret hacmi de artıyorsa? Bakalım, dışticaret hacmi artıyor mu. Rakamları burada, hepsi burada, sizin Bakanlığınız tarafından hazırlanan rakamlar. Dışticaret hacmi büyümüş; hem ihracat büyümüş hem ithalat büyümüş. İthalat ihracattan daha hızlı büyümüş, birinci şart bu.

                        ZAFER HIDIROÐLU (Bursa) - Sermaye de büyümüş.

                        ÖMER ABUŞOÐLU (Devamla) - İkinci şart, dışticaret hacmi büyürken, dışticaret hadleri kötüye gitmiş mi; bakıyoruz, dışticaret hadleri de kötüye gitmiş. İşte, bu durumda ne oluyor biliyor musunuz; bu iki faktörü, bu iki unsuru bir araya getirdiğimiz zaman, ülke içerisinde gerçekleşen ekonomik büyümenin bir kısmı, nimetleri, refahın bir kısmı buharlaşıp bulut olup, başka ülkelere yağıyor; ülkenin dışticaret yaptığı ülkelere yağmur olarak yağıyor; nimetinden bu ülke istifade edemiyor. Onun için, toplumun bazı kesimleri feryadına devam ediyor.

                        Bir başka şart, sadece dışticarete dayalı değil, bir başka unsur; ekonomik büyüme hızından daha büyük bir reel faiz gerçekleşiyorsa ekonomide, bu durumda da fakirleştirici büyüme ortaya çıkıyor.

                        Bakınız reel faizlere; geçen yıl yüzde 10'un üzerinde, 2003'te yüzde 10'un çok daha üzerinde, bu yıl, ekonomik büyüme hızından daha yukarıda. Öyle ise, son üç yıl içerisinde reel faizler, ekonomik büyüme hızından daha yüksek.

                        Bu durumda ne oluyor; biraz önce dedik, dış finansmana dayalı, dış kaynağa dayalı bir büyüme gerçekleşiyor. Yani, ül***e büyük ölçüde bir yabancı sermaye girişi var; ister sıcakpara hareketi şeklinde, ister portföy yatırımı şeklinde, ister doğrudan yatırım şeklinde. Böyle bir durumda, reel faizlerin yüksek olması, dış finansmanın veya dış kaynağın ül***e girişinin artması sonucunda, ekonomik büyümeden ortaya çıkan nimetlerin bir kısmı reel faiz olarak dış finansman sahiplerine, yine dışa akıyor; yani, buharlaşıyor, bulut olup yine başka ülkelere yağmur olarak yağıyor; bu ül***e faydası olmuyor.

                        Öyle ise, yüksek büyüme hızını gerçekleştirmişiz, gerçekleşmiş, buna itiraz etmeyelim, kaynaklarının ne olması hiç önemli değil, rakamları da doğru olarak kabul edelim; ama, bu büyümenin nimetlerinden Türk Milleti işçisiyle, köylüsüyle, çiftçisiyle; orta, küçük ölçekli esnafıyla, sanayicisiyle bunun nimetlerinden yararlanamamış. İşte, bu kesimlerin şikâyetlerinin devamının sebebi budur.

                        __________________________________________

                        Önemlidir:
                        Makale,görüş ve yorumların tamamı bire bir alıntıdır...
                        Yazar- kişi ve kurumların fikir , görüş ve yorumları kendilerine aittir...
                        kaynaklar ve alıntılar kesinlikle bildirilmiştir...

                        Çeşitli ansiklopedi, yazar ve kaynaklardan yapılan alıntılara Hiçbir yorum eklenmemiştir.

                        kişilerin ve kurumların özgün fikirlerine olan saygı gereği bu mesajda hiçbir yorum yapılmamıştır...
                        Son düzenleme black belt; 21-05-2009, 19:25. Reason: alýntýlarýn önemi...

                        Yorum


                        • #13
                          Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                          Arkadaşlar,
                          hepinizin göreceği üzere yerli-yabancı iktisatçılar daima krizlerin çözümünü bulmuşlardır..


                          Az gelişmiş ülkeler niçin fakirdir ?
                          fakir olduğu için.. (fakir olduğu için borç alır,faiz öder,yine borçlanır,yine faiz öder.... ve böyle süreeeeer gider............................................. >>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>)

                          çözüm nedir?
                          yatırım... (istihdam,üretim ve üretimin satılması için temel anahtar yatırımdır)

                          -----pekiiiiiii.... açız yemeğe para yok.. "nasıl yatırım yapacağız...?" stupidprv

                          -----O, iktisadi yardımları sana niye verdiler ?

                          aaaaaa.yatırım için vermişleeeer.... unutmuşuz yahu )) )

                          Ancak iktisatçılar daha önce de belirttiğimiz gibi sorunlara çözüm sunarlar..
                          Yürütme mekanizması onlar değildir.
                          Yürütmeyi milli irade adına demokrasilerde siyasi sistem
                          yasama (Meclis) ve yürütme organı gerçekleştirir..


                          Buna ise o devletin, yürürlükteki "iktisat politikası" denir...

                          not: Mümkün olduğunca herkesin anlayabileceği,sade dille yazılmış, makaleler ve ansiklopedik bilgiler seçildi..Olayın matematiksel çözümlemeleri teknik olarak daha da karışık olabilir..Çözümler her zaman vardır.. (zor da olsa vardır)

                          Yeter ki çözümler uygulansın....
                          Selamlar hepinize...
                          Son düzenleme black belt; 21-05-2009, 19:44. Reason: gramer

                          Yorum


                          • #14
                            Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                            Oldukça uzun olmuş en kısa zamanda okuyacağım.
                            Üyelere Özel Konuları Görebilmek İçin Lütfen ÜYE GİRİŞİ Yapınız



                            HAYDI IPTV YAPALIM

                            TBS 6991 Dual Tuner Dual CI Tv kartı linux sürücü yükleme

                            LÜTFEN OKUYUN


                            Yorum


                            • #15
                              Konu: Gerçekten IMF ye gerek varmı ?

                              İMF bütün dünyayı egemenliği altına almak isteyen bir kuruluş ,kesinlikle onun parasına ihtiyacımız olmaması gerek ama yiyiciler yüzünden malesef bu kuruma el açıyor her gelen hükümet....
                              www.hobidevreler.net



                              Yeni Upload Sitemiz

                              Yorum

                              Working...
                              X