Bakıp ta Göremediklerimiz.

Kumda Nasıl Hareket Ediyor?
Çölde ya
şayan bir yılan türü kumun üzerinde oldukça seri biçimde hareket edebilmektedir. Yılan göğüs kaslarını aşamalı olarak kasarak vücudunu S şeklinde hareket ettirir.
Hareketinin başında vücudunu bir kıvrım halinde büker ve kafasını kaldırarak havada tutar. Bu hareketi sağlayan kasılma kuyruğa doğru ilerlerken, hayvanın kafası ileride yere değer. Bu arada kasılma hareketi kuyruk kısmına gelir. Başlayan yeni bir dalga kuyruğun kumdan kaldırılarak başın hizasına gelmesini sağlar. Böylece yılan ortalama 45 derecelik eğime sahip, birbirine paralel izler bırakarak öne doğru ilerler.
Bu hareket sırasında yılanın sadece iki noktası kuma değer. Bu ilerleyiş şekliyle yılan, aşırı derece ısınmış kuma en az şekilde temas eder. Bu hareket şekli yılanın vücudunun kavrulmasını engeller.

Baraj Mühendisi: Kunduzlar.
Kunduzlar, gerçek mühendisler gibi hesaplar yaparak ve tıpkı usta inşaat işçileri gibi çalışarak, olağanüstü bir tasarıma sahip yuvalar inşa ederler. Ayrıca, aynı akıl almaz ustalıkla, yuvalarını inşa edecekleri akarsuyun hızını kesecek barajlar kurarlar.
Bunun için ise oldukça yorucu ve birkaç aşama gerektiren işler yaparlar. Öncelikle, hem beslenebilmek hem de barajın ve yuvanın inşasında kullanabilmek için bol miktarda ağaç kütüğü ve dal elde etmeleri gerekir. Bunun için ağaçları dişleri ile kemirerek yere devirirler. Ancak bu kesme işlemi sırasında önemli bir hesaplama yaptıkları gözlemlenmiştir: Kunduzlar genellikle rüzgarın su kenarına doğru estiği yerlerde çalışmayı tercih ederler. Böylece kunduzların kemirdikleri ağaçlar suyun bulunduğu yöne devrilirler ve bu, kunduzların kütükleri taşımalarında büyük kolaylık sağlar.
Kunduz yuvaları oldukça detaylı bir tasarıma sahiptir. Her kunduz yuvasının iki sualtı girişi, su düzeyinin hemen üstünde bir beslenme odası, daha yukarı bir düzeyde kuru bir uyuma odası ve bir havalandırma kanalı bulunur.
Bu yuvayı oluşturan malzeme, yuvayı erozyondan korur ve soğuğu dışarıda tutar. Kış iyi bir kar örtüsü sağladığından, dışarıdaki sıcaklık -35°C'ye bile düşse yuvanın içindeki sıcaklık donma noktasının üstünde kalır. Kunduzlar ayrıca kışın besinsiz kalmamak için yuvalarının yanında gizli bir sualtı yiyecek deposu bulundururlar.
Bu arada kunduzlar, birbirlerine ağlarla bağlanmış, genişliği 1 metre kadar olan kanallar açar ve bu kanallar aracılığı ile yüzlerce metre ilerideki kuru ve daha yüksek alanlara çıkabilirler. Bu su kanallarının asıl amacı kunduzların besinlerini sağladıkları ağaçlara ulaşabilmeleridir.
Kunduzların barajları da, yuvalarla aynı yöntem kullanılarak yani bitkiler ve taşlar yığılarak inşa edilir. Kunduzlar iki kıyı arasında uzun üçgen bir dal yığını oluşturana kadar dalları birbirine bağlarlar.
Kunduzların hareketleri incelendiğinde bu davranışlarının her aşamasının üstün bir akıl, plan, hesap ve bilgi içerdiği görülecektir. Ancak tüm bu özellikleri kunduzlara ait olarak değerlendirmek elbette ki mantıklı bir çıkarım olmayacaktır. Çünkü kunduz bilinci olmayan, dolayısıyla hiçbir akıl gösterisinde bulunamayacak bir hayvandır. Öyle ise kunduzun bu davranışlarının nereden kaynaklandığı sorusunun bir açıklaması bulunmalıdır. Bu akıl ve plan kunduzun kendisine ait değilse kime aittir?
Elbette kunduzlara ve diğer tüm canlılara üstün özellikler veren, onlara akılcı planlar yaptıran, onları yaratan ve tüm bunları ilham ile onlara emreden, sonsuz akıl ve kudret sahibi olan Allah'tır.
Kunduzlar, gerçek birer mühendis gibi hesaplar yapar ve aynı usta bir inşaat işçisi gibi çalışarak olağanüstü tasarıma sahip olan yuvalar inşa ederler.
Ortada solda bir kunduz, yuvası için gereken barajı inşa ederken görülüyor.
Ortada sağda kunduzun inşa ettiği baraj.
Altta kunduzun mimari bir başarıyla inşa ettiği yuvasının çizim resmi.

Harrier Doğanlarının Avcılığı
Harrier do
ğanlarının bacakları orta (tarsal) eklemlerinden her iki yönde de bükülebilir. Bu da kuşların kayalıkların veya ormanların en elverişsiz yerlerinde bulunan ve ana avları olan kertenkele, kurbağa ve başka kuşların yumurtalarını daha kolay avlamalarını sağlar. Bu doğanlar yiyecek ararlarken en alışılmadık pozisyonlara girerler ve geçişi mümkün olmayan bir ağaç deliğine ulaşabilmek için baş aşağı asılı bile durabilirler.
Canlıların tek bir tanesini incelemek dahi yeryüzündeki kusursuz yaratılış gerçeğini ispatlamak için yeterlidir. Tüm canlılar Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'ın sonsuz ilminin, kusursuz yaratışının, üstün aklının ve kudretinin delillerindendir.

Kutup Ayılarının Buzdan Sığınakları
Antarktika'nın soğuk ikliminde yaşayan dişi kutup ayıları, eğer hamileyseler veya yavruları varsa kendilerine kar yığınlarının altında yuva yaparlar. Aksi takdirde yuvada yaşamazlar. Yavrular genellikle kış ortasında doğarlar. İlk doğduklarında tüysüz, kör ve çok küçüktürler. Kış ortasında doğan bu son derece savunmasız ve bakıma muhtaç yavruların yaşayabilmeleri için bir yuvalarının olması şarttır.
Tipik bir yuva, 2 metre uzunluğundaki bir tünelle, çapı yaklaşık yarım metre olan yuvarlak bir alandan oluşur. Yüksekliği de yaklaşık yarım metre kadardır. Ancak burası, sıradan ve basit birkaç işlem ile yapılmış bir barınak değildir. Her yerin kar ve buzla kaplı olduğu böyle bir ortamda kar yığınlarının altı, son derece profesyonel bir şekilde kazılmış ve yavruların yaşamı için gerekli olan önemli detaylar göz önünde bulundurulmuştur.
Bu yuvaların genellikle birden fazla odası vardır ve kutup ayıları bu odaları yuvanın girişinden daha yüksek seviyede hazırlarlar. Böylece odalardaki sıcak havanın girişten dışarı çıkması engellenmiş olur.
Yuvanın üzerine ve girişine kış boyunca kar yığılır. Kutup ayısı ise bu kar yığınının içinde sadece hava girecek kadar dar bir kanalı açık bırakır. Anne ayı barınağının tavanını kimi zaman 75 cm'den başlamak üzere 2 m'ye kadar varan bir kalınlıkta inşa eder. Tavanın kalınlığı iyi bir yalıtkan görevi görür. Yani yuvadaki mevcut olan ısıyı korur. Yuvadaki sıcaklık da bu sayede sabitlenmiş olur. Norveç Oslo Üniversitesi'nden araştırmacı Paul Watts, bu yuvalardan birinin tavanına bir cihaz yerleştirerek ısıyı dikkatlice ölçmüş ve hayli ilginç bir durumla karşılaşmıştır. Bu uzun çalışma esnasında dışarıdaki ısı -30 dereceye kadar düşerken, yuva içindeki ısı 2 ya da 3 derecenin altına hiç düşmemiştir. Anne ayının karın kalınlığına göre değişen yalıtım özelliğini nasıl bilebildiği ise, bilim adamları tarafından hayli merak konusu olmuştur. Bu ılık ve korumalı ortamda anne ayı enerji depolar ve vücudundaki yağ rezervlerini de kış uykusu dönemine göre ayarlar.
Ancak bunlardan çok daha ilginç bir durum söz konusudur. Anne ayı kış uykusuna girdiği bu dönemde hiç enerji harcamamak ve yavrularının daha iyi beslenmesini sağlamak için metabolizmasının hızını düşürür. 7 ay boyunca metabolizmasındaki yağı, proteine çevirir ve yavrularının beslenmesini sağlar. Bu 7 aylık süre boyunca kendisi hiç beslenmez. Kalp atışı oranını dakikada 70'den 8'e kadar indirebilir ve metabolizmasını yavaşlatır. Bu dönemde yemek yemediği gibi doğal ihtiyaçlarını da karşılamaz. Böylelikle yavrularını doğuracağı dönemde fazla enerji harcamamış olur.
(Harun Yahya, Doğadaki Tasarım)

Kelebekler Aşırı Derecede Isınan Bilgisayar Çiplerine Çözüm oldu.
Kelebek kanatlarındaki mükemmel tasarım bir mucizeyi de beraberinde taşıyor. ABD'de Tufts Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma kelebeğin kanatlarında özel bir soğutma sistemi olduğunu ortaya çıkardı. Kelebekler, soğukkanlı canlılar oldukları için vücut ısılarını sürekli olarak düzenlenmek zorundadırlar. Bu çok büyük bir problemdir, çünkü kelebek uçarken kanatlarında yüksek derecede ısı oluşur. Çözüm ise, kanın kanatlardaki çok ince film yapıların içinden geçirilmesi ile sağlanır. Kelebeğin vücudunda oluşan fazla ısı, kanatlardaki ince damarlarda kanın dolaşımıyla soğutulur.
Kelebekteki bu özel soğutma sistemi bilgisayar çiplerindeki sistem ile karşılaştırılmış ve kelebeğin çok üstün bir performansa sahip olduğu görülmüştür.
Bilgisayar çipi teknolojisi geliştikçe ortaya çıkan aşırı ısınma problemi de büyümektedir. Daha hızlı çipler, daha fazla ısı anlamına gelmektedir. Bu aşırı ısının giderilme çözümü çip üreticilerinin gündemini oluşturmaktadır. Bu konuda yürütülen çalışmalar sonucunda kelebek kanatlarındaki soğutma teknolojisinin 2 yıl içinde üretime geçirilmesi planlanmaktadır.
Allah ayetlerinde canlılarda insanlar için ibretler olduğunu haber vermektedir. Nitekim bilim adamları doğadaki canlılardakilere benzer tasarımlar yapmaktadırlar. Canlılardaki benzersiz sistemler, teknolojinin gelişmesinde ve yeni çözümler bulunmasında yol gösterici olmaktadır.


Burundaki Mühendislik.
Koklama organı denildiğinde hemen akla burun gelir. Bununla birlikte, koku alma işleminin burnun sadece %5'lik bölümü tarafından gerçekleştirildiği az sayıda kimse tarafından bilinir. Yale Üniversitesi'nden profesör Gordon Shepherd'in "Burunlarımızla kokladığımızı düşünürüz, (fakat) bu kulak mememizle işitiriz demeye benzer" şeklindeki ifadesi söz konusu gerçeği vurgulamaya yöneliktir.
Öncelikle burnun diğer %95'lik bölümüne kısaca değinmek yerinde olacaktır. Burnumuz solunum sistemimizle ilgili olarak iki önemli görev üstlenir. Bunlardan birisi nefes aldığımız havanın ısıtılması ve nemlendirilmesidir. Burnun iç yüzeyini kaplayan mukus tabaka su buharı salgılayarak giren havayı nemlendirir. Mukus tabakanın hemen altında yer alan çok sayıdaki kılcal damar da geçiş sırasında havanın ısınmasını sağlar. Böylece hava, akciğerlerin hassas yapıları için en uygun hale getirilir. Söz konusu mekanizma, binaların sıcaklık ve nem ortamını düzenleyen gelişmiş bir klima sistemine benzer.
Burnun ikinci önemli görevi de solunan havanın içindeki toz zerrelerini, bakteri ve mikropları durdurmak, böylece akciğerde oluşabilecek hastalıkları engellemektir. Bu harika güvenlik mekanizması şöyle çalışır: Havadan gelen zararlı tanecikler mukus tabaka tarafından yakalanır. Bunun ardından silya isimli tüycükler devreye girerler. Zararlı maddeler içeren mukus, tüycükler tarafından dakikada bir santimetre hızla yutağa doğru itilir, daha sonra da öksürükle dışarı atılır veya yutularak midedeki asitler tarafından yok edilir. Burada ana hatlarıyla anlatılan bu işlemler gerçekte oldukça karmaşıktır. Öyle ki, milyonlarca tüycüğün nasıl tek vücut halinde hareket ettiği ve çalışma mekanizmasının detayları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Mukus tabaka, mukus üretici hücreler ve tüycükler mükemmel bir kimyasal arıtma tesisi meydana getirirler. Dikkat edin; sahip olduğunuz arıtma tesisi öyle kusursuz çalışır ki vücudunuz için neyin gerekli, neyin tehlikeli olduğunu hemen tespit eder ve yapılması gerekenleri yerine getirir.
Ortada olan açık bir gerçek vardır: Burundaki klima, güvenlik ve arıtma mekanizmaları mükemmel birer mühendislik örnekleridir. Şuursuz olan solunum, dolaşım ve sindirim sistemi hücrelerinin kendi aralarında anlaşmaları, işbirliği yapmaya karar vermeleri, mühendis gibi plan yapmaları düşünülemez. Söz konusu sistemlerin rastlantılar sonucunda, insan yüzündeki estetik bir organ içinde meydana gelmeleri de imkansızdır. Bunlar, Allah'ın kusursuz ve uyumlu yaratışının delillerindendir. Allah gökten yere herşeyi mükemmel bir tasarım ile yarattığını, ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

"... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir."
(Bakara Suresi-117)

Baykuşların Soğuktan Koruyan Tüyleri

Baykuşlar gece yaşayan kuşlardır. Bu nedenle gece olup da sıcaklık düştüğü zamanlarda avlanmak için harekete geçerler. Vücut yapılarını incelediğimizde diğer yırtıcı kuşlar içinde en kalın tüylere sahip olanların baykuşlar olduklarını görürüz. Örneğin resimde görülen ve karlı bölgelerde yaşayan bu baykuş türünün özellikle bacaklarının ve ayaklarının üzerinde son derece kalın tüyler vardır. Allah'ın yarattığı bu özel tasarım sayesinde baykuşlar soğuktan etkili bir şekilde korunmuş olur.

KURAN'IN SIRLARI
KURAN, ALLAH'IN KORUMASI ALTINDADIR


"Hiç şüphesiz, zikri (Kuran'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz."
(Hicr Suresi, 9)

Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde ve özellikle vefatından sonra, İslam'ı içten vurmak, Kuran hükümlerini bozmak, değiştirmek ve sapkın inanışlar türetmek için çeşitli yöntemler denenmiştir. Ama bunda kesinlikle başarılı olunamamış, Allah'ın korumasında olan Kuran'ın içeriği ve mesajı değiştirilememiştir.
Kuran'ı bozmak için henüz daha peygamberimiz hayatta iken "yalancı peygamberler" faaliyete başlamışlardır. Allah Kuran'da Hz. Muhammed'in açıkça son peygamber olduğunu bildirmesine rağmen, çeşitli tevillerle yalancı ve sahte din alimleri türemiş ve "peygamberliklerini" ilan etmişlerdir. Örneğin Müseyleme, Hz. Muhammed'in dönemindeki yalancı peygamberdir. Bu ve bunun gibi kişilerin faaliyetlerinin ortak özelliği Kuran'ın apaçık olan ayetlerinin anlaşılmaz ve eksik olduğunu iddia ederek olmadık açıklamalar ve yorumlar getirmek, Müslüman toplulukları arasına fitne sokarak tesanütlerini bozmak, onları fırkalara ayırmak ve Kuran'a karşı açıkça cephe almalarını sağlamaya çalışmak olmuştur.
Peygamberimizin vefatından sonra din değiştirip Müslüman olduğunu iddia eden İbni Sebe ismindeki bir Yahudi ise Kuran'ı ve ehl-i sünnet inancını tahrif etmek için önce Hint, İran ve Yahudi geleneklerini İslam'a sokmaya çalışmış ve ardından da İslam tarihindeki ilk ihtilaf ve savaşı çıkarmıştır. Hz. Osman'ın katledilmesini organize etmiştir. Aziz Paul'ün Hz. İsa'yı Tanrı edinmesi gibi Hz. Ali'yi (haşa) Allah ilan etmiştir.
Elbette ki hak dine karşı olanların Kuran'ı dejenere etme çabaları bunlarla bitmemiş, tarih boyunca bu yönde büyük bir gayret içerisinde olmuşlardır. Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanların arasına sızan ve İslam'ın özünü bozmaya çalışan bazı kişiler İslam dininde asla yeri olmayan bir takım hurafeleri insanlara hak dinin hükümleri olarak tanıtmışlar ve bu güne kadar sayısız insanın sapkın bir din anlayışına sahip olmasına sebep olmuşlardır. Üstelik bu kişiler peygamberimize atfen pek çok sözler uydurmuş ve bu sözlerin gerçekte O'nun Kuran'dan yaptığı yorumları olduğunu iddia etmişlerdir. Nitekim yüksek feraset ve basiret sahibi Peygamber Efendimiz birtakım kişilerin İslam'ı bozmaya yönelik çabalarına kendi vefatından sonra da devam edeceklerini anlamış ve gerçek iman edenleri böyle safsatalara kanmamaları için uyarmıştır; "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan yetmiş ikisi cehenneme gidip yalnız bir fırkası kurtulacaktır." (Fırka-i Naciye)
Allah ise iman edenleri, Kuran'ı ve peygamberin bildirdiklerini yeterli görmeyip dinlerinde fırkalara ayrılan, kendi içlerinde parça parça olmuş bu kişilerin peşinden gitmemelerini şöyle öğütlemiştir;

"Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir."
(Enam Suresi, 159)

Allah'ın yukarıdaki ayette de belirttiği gibi Kuran dinini yeterli görmeyip yeni bir din türetmek ve peygamberimizin sözleri hakkında ihtilafa düşmek ya da olmadık yorumları peygamberimize atfetmek, ancak, gereği gibi Allah'a iman etmeyen, dillerini eğip bükerek, kendi istek ve tutkularına göre açıklamalar yapan ve Allah'a karşı açıkça yalan söylemekten çekinmeyenlerin işidir.
Ancak elbette ki art niyetli inkarcıların Kuran'ı bozma çabaları tarihte hiçbir zaman başarıya ulaşmamıştır. Kuran 1400 yıldır ilk indirildiği andaki orjinal haline sadık kalarak bugüne ulaşmıştır. Fitne ve bozgunculuk hareketleri her zaman bertaraf edilmiş, Kuran'a hiçbir zaman zarar verilememiştir, verilemeyecektir de. Çünkü Allah'ın son kutsal kitap olarak indirdiği ve kıyamet gününe kadar geçerli olacak Kuran Allah'ın koruması altındadır. Ayrıca Allah bu tür art niyetli girişimlerde bulunanların hile ve tuzakları ne kadar kapsamlı, ustaca ve titiz bir şekilde hazırlansa da hiçbirinin sonuç vermeyeceğini Kuran'da inananlara müjdelemiştir;

"Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır."
(İbrahim Suresi, 46)

Güneş Kuşları
Afrika'da yaşayan güneş kuşları genel olarak sinek kuşlarına çok benzeyen canlılardır. Güneş kuşları da sinek kuşları gibi son derece ufaktır. Buna rağmen onlar da nektar toplamak için uzun mesafe uçuşları yapabilirler. Allah bu kuşların Gagalarını ve dillerini çiçeklerdeki nektarı derinlerden kolaylıkla çekebilecekleri şekilde tasarlamıştır. Bu kuşlar havada asılı kalma konusunda sinek kuşları kadar başarılı değildirler. Bir çiçek önünde kısa sürelerle havada asılı kalabilmelerine rağmen, genel olarak çiçeklere konarak beslenmeyi tercih ederler. Erkek güneş kuşları da, sinek kuşlarında olduğu gibi dişilerden daha renklidir. Bu kuşlardaki renk çeşitliliği pigmentlerden çok tüylerindeki renklerin yapısından kaynaklanır. Güneş ışığının hareketiyle birlikte tüyler üzerindeki renkler de çeşitlilik gösterir.
Güneş kuşları canlı renkleri ve çiçeklerden kolaylıkla nektar emmelerini sağlayan gaga yapıları ile dikkat çeken kuşlardır. Gagalarındaki özel tasarım sayesinde her çiçekten kolaylıkla nektar toplayabilirler.

Küçük Canlılardaki Tasarım Harikaları


Böceklerin hassas antenleri, haberleşmek için kullandıkları kimyasalları, bir robot gibi tasarlanmış vücutları, her türlü koşulda yaşamalarını sağlayan dayanıklı yapıları, savunma ve saldırı amaçlı kullandıkları zehirleri, diğer canlılarla girdikleri ortak yaşam şekilleri, kelebek gibi kimi böceklerin sahip oldukları estetik doku, metamorfoz, avlanma ve kamuflaj taktikleri gibi sayısız özellik tek tek incelendiğinde ortaya olağanüstü bir tasarım çeşitliliği çıkar.

"İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir".
(Enam Suresi, 102)

Diğer canlılarla kıyaslandığında, böceklerin çok ayrı bir yeri vardır. Fosil kayıtlarından anlaşıldığı gibi, böcekler en az 400 milyon yıldır varlıklarını sürdürmektedirler. Bu dönem boyunca, çeşitli felaketler yaşanmış, dünyadaki hayvan türlerinin büyük bir kısmı yok olmuştur. Bu olaylardan belki de hiç etkilenmeyen canlılardan biridir böcekler. Sahip oldukları üstün tasarımla her türlü ortamda yayılmış ve çoğalmışlardır. Çölde, ormanda, göllerde, volkanlarda, sıcak sularda, buzullarda, kısacası her yerde böceklere rastlamak mümkündür. Mesela bazı böcekler bir tür antifriz üreterek vücut sıvılarının donmasını engellerler. Böylece Himalaya dağlarının yüksek tepelerinde, bazıları da Sahra Çölünde 47°C'nin üstündeki sıcaklıkta yaşayabilir.
Böceklerin türü ve sayısı o kadar fazladır ki, bilim adamları bu konuda kesin bir rakam verememektedirler. Son yapılan çalışmalara göre böcek türlerinin tahmini sayısı 2 ile 30 milyon arasındadır. Bu türlerin içinde sadece 370.000 adeti tanımlanabilmiş, ayrıca 15.000 kadar fosil böcek türü bulunmuştur. Bugün bilinen hayvan türlerinin dörtte üçünü böcekler oluşturmaktadır ve tahmini sayıları 1 trilyondan fazla, toplam ağırlıkları ise 2.7 milyar ton olarak belirtilmektedir. Bu rakam 45 milyar insanın toplam ağırlığına eşittir. Yani yaşayan her insan başına 170 milyondan fazla böcek düşmektedir. Bu inanılmaz sayılardan da anlaşılacağı gibi, böcekler hem nüfuslarıyla, hem sahip oldukları tasarımlarıyla, hem de besin zincirinde en önemli halkalardan birini oluşturmalarıyla, bize önemli mesajlar vermektedirler.

Kuşkusuz evrimciler, böceksiz bir dünyada yaşamayı çok isterlerdi. Bu canlıların fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaları, hiçbir sözde evrimsel ataya sahip olmamaları, son derece kompleks organlara sahip olmaları ve en önemlisi de bu kadar fazla çeşitlilik göstermeleri, evrim teorisi ile mantıklı olarak cevaplanması oldukça zor olan sorunlar yaratmaktadır.
Böceklerin yukarıda kısaca anlattığımız ancak kütüphane dolusu kitaplara konu olan özellikleri aslında bu canlılar hakkında bilebildiğimiz bilginin çok kısa bir özetidir. Daha keşfedilmemiş veya incelenmemiş milyonlarca böcek vardır ve bunların her biri ayrı bir tasarıma sahiptir.
Bu gerçekler karşısında insana düşen ise acizliğini ve Allah'a olan muhtaçlığını fark edebilmesi ve Allah'ın gücünü takdir etmesidir.KÖPEK BALI
ĞI DERİSİ VE

Mayolar
Teknolojik olarak en ideal ürünü elde etmenin yolu, doğadaki canlıları detaylı olarak incelemektir. Çünkü Allah herşeyi en mükemmel şekilde yaratmıştır ve bunlar teknoloji için olabilecek en iyi modellerdir.
Teknolojinin, Allah'ın yarattığı canlıları örnek alarak en ideal ürünler meydana getirmesine dair bir örnek verelim.

Köpek Balığı Derisi
1/100 saniyenin alt
ın madalyayı belirlediği olimpiyat yarışmalarında, yarışmacılar açısından yüzeydeki sürtünme direnci oldukça önemlidir. Bu sebeple birçok yüzücü, sürtünme direncini en aza indirecek yeni mayolar tercih etmektedirler. Bu mayolar yüzücüde olabildiğince geniş bir yüzeyi kaplar ve vücuda sımsıkı yapışır. Mayonun kumaşı dikey reçine şeritleri üstüne köpek balığı derisinin özelliklerini taşıyan bir dokumadan ibarettir.
Köpek balıklarında taramalı elektron mikroskobuyla yapılan incelemelerde, köpek balığının derisinin şeritler içerdiği bulunmuştur. Şeritler, dikey su girdapları veya su spiralleri oluşturarak suyu yüzücünün vücuduna daha çok yapıştırır ve suyun yüzmeye karşı direncini azaltır. Şeritlerin bu etkisi Ribblet etkisi olarak bilinir ve bu konu ile ilgili NASA'nın Langley Araştırma Merkezi'nde Ribblet deri araştırmaları yapılmaktadır. Son on yıldır da bu etkinin mayolarda uygulanmasına çalışılmaktadır.
Yeni lifler ve yeni dokuma teknikleri ile yapılan bu mayolar yüzücünün vücudunu sararak, suya en az direnç gösterecek şekilde üretilmektedir. Nitekim yapılan araştırmalarda bu mayoların diğer mayo tiplerine oranla sürtünme direncini %8 daha azalttığını göstermiştir.
Bu bulguların pratik uygulaması Sidney olimpiyatlarında yaşandı. Sidney olimpiyatlarında Avusturalyalı Ian Thorpe gibi altın madalyalı tüm yüzücüler köpek balığı derisinin özelliğini taşıyan mayolar giydiler. Bu gelişme üzerine Speedo, Nike ve Adidas gibi firmalar biomekanik ve hidrodinamik konusunda uzmanları işe aldılar.
Sonuç olarak köpek balığı derisinin su direncinin minimum seviyede olması bu organı Allah'ın özel olarak tasarladığını göstermektedir.

Ağaç Kurbağaları
Ağaç kurbağalarını orman şartlarında rahatlıkla yaşamalarını sağlayacak her türlü özellikle birlikte Allah yaratmıştır.Dünyada 500 farklı tür ağaç kurbağası bulunmaktadır ve bu türlerin her biri eş ararken kendine özgü bir ses çıkarır. Ağaç kurbağalarından Hyla arborea kendi boyutuna göre çok uzun bacakları olan (yaklaşık olarak 5 cm.) orta büyüklükte bir kurbağadır. Bu kurbağa gece faaliyet gösterir ve parlak yeşil rengiyle gün boyunca mükemmel bir kamuflaj örneği sergiler. Bu sayede düşmanlarına yem olmaktan kurtulur. Ağaç kurbağaları oldukça çevik, hareketli hayvanlardır. En ince dallara bile rahatça tırmanabilir, buralarda hiç zorlanmadan yürüyebilirler. Küçük Cricket kurbağası ise (Acris gryllus) Kuzey Amerika'da yaşayan 3 cm. boyunda bir ağaç kurbağasıdır. Ve kendi boyunun 3 katı kadar sıçrayabilir. Yapışkan tabanları bu kurbağaların dallara ve yapraklara tırmanabilmelerini sağlar. Uzun ince ayak parmakları da böcekleri yakalamaya çalışırken ağaç dallarını sıkıca kavrayabilmelerine yardımcı olur. Geceleyin avlanan bu kurbağalar çok keskin bir görüş gücüne sahiptirler.

Ağacın Sertliği
Ağacın sert ve dayanıklı yapısı ürettiği selüloz lifler sayesindedir. Çünkü selüloz, sert ve suda çözünemeyen bir maddedir. Özellikle bitkilerin koruyucu duvarlarında bulunur ve bitki hücre duvarının ana yapı malzemesidir. İşte tahtaya inşaatta kullanılmasını avantajlı kılan da selülozun bu özelliğidir. "Gerilebilen ve örneği bulunmayan" bir malzeme olarak tanımlanan selüloz, tahta binaların asırlarca ayakta tutulmasında; binaların, köprülerin, mobilyaların ve pek çok aletin yapımında diğer tüm malzemelerden daha fazla kullanılmaktadır.
Tahta düşük hızdaki darbelerin enerjisini emerek, oluşan hasarın belirli bir yerle sınırlandırılmasında çok etkili bir madde olarak bilinir. Özellikle de darbe tahtanın damarlarına dik açıyla geldiğinde hasarın azaltılmasında çok daha iyi sonuçlar elde edilir. Yapılan araştırmalarda tahta cinsleri arasında da dayanıklılık bakımdan farklılıklar tespit edilmiştir. Bu konudaki belirleyici faktörlerden ilki yoğunluktur. Daha yoğun olan tahtalar darbe sırasında daha fazla enerji emerler. Bundan başka damarların sayısı, boyutu ve dağılımı da tahtaya yapılan darbenin deformasyonunun azaltılmasında etkili faktörlerdir. (Harun Yahya, Tohum Mucizesi)
Tahta birebir ağırlıkta, gerilim açısından çelik kadar güçlü ve serttir. İkinci Dünya Savaşı'nın Mosquito'ları -şimdiye kadarki en çok hasarı azaltabilen edebilen uçaklar- hafif balsa tahtasının, daha yoğun olan kontrplak tabakaları arasında sıkıştırılmasından yapılıyordu. Tahtanın sertliği, ona çok güvenli bir malzeme niteliği kazandırır. Kırılırken bile, çatlamaları izleyebileceğiniz kadar yavaş bir kırılma olduğundan, tedbir alınması için vakit kazandırmış da olur.
Tahtanın bu tasarımı taklit edilerek yapılan materyal, günümüzde kullanılan diğer sentetik materyallerden 50 kat daha fazla dayanıklılık göstermiştir. Tahtanın bu dizaynı günümüzde de, mermi ve bomba gibi yüksek hızlı ve tahribatı güçlü parçalara karşı koruma sağlamak için geliştirilen maddelerde taklit edilmektedir.
Görüldüğü gibi sadece birkaç örneğine değindiğimiz doğadaki malzemeler, son derece akılcı tasarımlara sahiplerdir. Tahtanın tesadüf eseri böylesine dayanıklı olacağı özel bir yapıda olması ise kesinlikle mümkün değildir. Çünkü açıkça görülmektedir ki, bilinçli bir tasarım vardır. Allah her detayı -katmanların inceliği, sıklığı, damarların sayısı, dizilimi vs.- bu dayanıklılığı sağlamak üzere özel olarak planlanmış ve kusursuz bir düzenle yaratmıştır. Bir ayette Allah şöyle bildirmektedir: "Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, herşeyi kuşatandır." (Nisa Suresi, 126)

Algler ve Fayda Sağladığı Canlılar
Pembe rengi ile görmeye alıştığımız flamingolar da aslında renklerini özel bir kaynaktan alırlar. Bunlar alglerdir. Flamingoların yedikleri algler onların kendine has renklere sahip olmalarını sağlamaktadır. Kuşun vücuduna giren algler, hayvanın her yanına yayılarak tüylerini de renklendirirler.
Bunun dışında algler, büyük deniz taraklarının da beslenmesine yardımcı olmaktadırlar. Küçük bir alg türü olan zooxanthellae yalnızca diğer hayvanların bedenlerinde yaşayabilen bir mikroorganizmadır. Deniz taraklarının bedenini de kendisine en emin yer olarak kabul eder. Büyük deniz tarakları bu canlılara barınacakları rahat bir ortam sağlar, bu küçük yeşil canlıları düşmanlara karşı korur. Bunun yanı sıra ortak yaşadığı bu canlı için karbondioksit, nit***en ve fosfor gibi besinleri sağlar. Elbette bütün bunların karşılığında zooxanthellae tarafından hazırlanan maddeler de deniz taraklarının başlıca besin maddesini oluşturmaktadır.
Evrim teorisini savunanlar algler hakkında çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Bunların içinde en çok kabul gören hikayeye göre, alg ilkel bir yaşam formudur ve evrimleşerek bitkilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. "Eski ve küçük olan ilkeldir" şeklinde özetleyebileceğimiz evrimci saplantı burada da kendini göstermiştir. daha önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi evrimcilerin ilkel olarak nitelendirdikleri bakteriler, virüsler, hayret verici özelliklere ve kompleks mekanizmalara sahiptirler. Bu durum, dünyada yaşamın devam etmesi için hayati ödevler yüklenmiş olan alg için de geçerlidir. Bu aşamada, evrimci senaryolarda nedense üstü kapalı geçilen veya hiç değinilmeyen sorular gündeme gelmektedir.
Evrim teorisini savunanların somut olarak açıklamaları gereken temel sorular vardır. Bilimsel araştırmalara göre, algler bundan yaklaşık 3,5 milyar yıl önce G.Afrika'daki kayalarda, günümüzde sahip olduğu şekilde, aniden ortaya çıkmaktadırlar. Aynı dönemde aniden ortaya çıkan bakteriler gibi algler de, günümüzde sahip oldukları özellikleri taşımaktadırlar. Bu canlıların atası olarak öne sürülebilecek ilkel bir varlık asla var olmamıştır. Bu durum canlıların milyarlarca yıl geçtiği halde aynı şekilde ve özelliklerde günümüze kadar gelmiş olmaları, bütün bu zaman boyunca da hiç evrim geçirmediklerinin delilidir.
Yeryüzünün oksijen ve aynı zamanda besin kaynağı olan algler, denizdeki en küçük canlıdan kara üzerinde yaşayan en büyük hayvana, hatta insana kadar tüm varlıklara çeşitli şekillerde fayda getiren üstün bir yaratılış harikasıdır. Sadece kendi hayatını devam ettirmekle kalmaz, başka canlıların bedenlerine girip onlara da fayda sağlar. İşte bütün bunlar, Allah'ın mutlak varlığını görmek isteyenler için büyük ve benzersiz delillerdir.

"De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."
(Rad Suresi, 16)

Akgerdanlı Serçeler

AkgerdanlI serçeler, belirgin biçimde beyaz bir boyuna ve siyah-beyaz çizgili bir başa sahip olan kuşlardır. Kuzey Amerika'da yaşarlar. Akgerdanlı serçelerin erkeklerinin her birinin kendilerine ait bölgeleri vardır. Bu bölgeyi korumak için erkekler savunma ötüşleri yapar. Bütün Akgerdanlı erkek serçeler temelde aynı ezgiyle öter, ama her erkek, türe özgü olan bu ezgiye sadık kalırken bir yandan da bazı değişiklikler yapar. Örneğin perdede hafif bir değişiklik yaparak şarkıya kendi özelliğini katar. Bu değişiklik sayesinde diğer erkek ve dişi kuşlar bölgenin kime ait olduğunu hemen anlar. İlkbaharda erkek kuşlar, dişilerin yuva yaparak yavrularını büyüttükleri, her biri yaklaşık 3.000 m2 genişliğe sahip olan üreme alanları oluşturur. (Marian Stamp Dawkins, Through Our Eyes Only/The Search For Animal Consciousness, s. 59)

Kırmızı Yarasaların Dayanıklılığı
Kırmızı yarasalar tek başlarına ya da gruplar halinde ağaçlarda ya da çalılıklarda tüner. Bu şekilde ağaç gövdesini siper edinerek kolaylıkla gizlenebilirler. Koyu kırmızı renkleri çok etkili bir şekilde kamuflaj yapmalarını sağlar. Yaptıkları kamuflaj o kadar etkilidir ki, özellikle sonbahar ayı süresince düşmanları onları ölü yaprak zanneder.
Ayrıca kırmızı yarasalar çok iyi birer uçucudur. Öyle ki dişi yarasa iki ya da üç yavrusu kürküne yapışmış olduğu halde onları taşıyarak uçabilir. Bu yük dişinin kendi vücut ağırlığını aşmaktadır. Kanada ve Kuzey Amerika'da yaşayan kırmızı yarasa nüfusunun çoğu kışın güneye doğru göç eder. Bazı türler kışlarını Kuzey Amerika'da geçirmek için 2000 km. kadar yolculuk yapabilir.
Kırmızı yarasaların başka bir özellikleri de ağır bir kürke sahip olmalarıdır. Ayrıca diğer yarasalar arasında en fazla kırmızı kan hücresine sahip olan tür de kırmızı yarasalardır. Kış uykusuna yattığında soğuğa maruz kalan vücut bölgelerini minimuma indirmek için bir top gibi kıvrılarak uyur. Kış uykusuna yattıkları zaman dokuları -26 dereceye kadar düşük ısılara bile rahatlıkla dayanabilir.
(Guinness Books, Remarkable Animals, A Unique Encyc. of Wildlife Wonders, s. 21)


Okyanustaki Antifrizli Balıklar
Soğuk denizlerde yaşayan balıkların derileri ya da solungaçları buzla temas ederse vücut sıvıları hemen donmaya başlar ve sonunda balıklar ölürler. Bunun nedeni vücut sıvılarında oluşan buz kristallerinin süratle artmasıdır. Bütün olumsuz koşullarına rağmen soğuk bölgelerde yaşayan pek çok balık türü vardır. Bu bölgelerdeki bazı türler deniz suyu sıcaklığının -1.8 derece olduğu derin sulara çekilerek donmaktan kurtulurlar. Ancak Antartika'da bu sıcaklık derecesinin çok altında sıcaklıklarda bile yaşayabilen balıklar da bulunmaktadır. Bunu Allah'ın kendileri için yaratmış olduğu özel vücut sistemleri sayesinde başarmaktadırlar.
Bu balıkların kanlarının içinde bir araba radyatöründeki antifriz (donmayı engelleyen) maddesi gibi işleyen kimyasal maddeler vardır. Bu kimyasallar Antartika Okyanusu'nun en düşük sıcaklıklarında bile balıkların vücutlarını donmaktan kurtarmaktadır.
(Michael Scott, The Young Oxford Book of Ecology, s. 47)

Sedefin hasarı Azaltan Özel Yapısı


Tuğlalardan örülmüş bir duvar görünümündeki sedefin iç yapısı, organik bir harçla sıkıştırılmış tabakalardan
oluşur. Darbeyle oluşan çatlaklar, bu harcı geçmeye çalışırken yön değiştirirler, böylece hızları kesilerek bir süre sonra dururlar.
Süper-dayanıklı jet motorlarının pervaneleri için malzeme geliştirilmesinde, inciyi oluşturan sedefin yapısı taklit edilmektedir. Pek çok yumuşakçanın kabuğunun iç katmanlarındaki sedefin %95'i tebeşirdir; fakat tebeşirden 3000 kat daha dayanıklıdır. Sedefin bu sağlamlığını kompozit yapısına borçludur. Yapısı incelendiğinde 8 mikron (1 mikron: 10-6 metre) eninde ve 0,5 mikron kalınlığındaki mikroskobik plakaların tabakalar şeklinde düzenlendiği görülür. Bu plakalar kalsiyum karbonatın yoğun ve kristal gibi parlak bir şeklidir. Fakat bu plakaların birleştirilmesini mümkün kılan yapışkanlı ve ipek benzeri bir proteinin çok ince matrisler şeklinde kullanılmasıdır.
Bu kombinasyon iki yönlü bir sertlik sağlar. Öncelikle sedef üzerine ağır bir yük konulduğunda kırıklar, ince tabakalar boyunca ilerler, fakat protein tabakalarını geçmeye çalışırken yön değiştirirler. Bu, uygulanan kuvveti dağıtır ve böylece kırılmanın durması mümkün olur. İkinci bir güçlendirici faktör de, bir kırık oluşunca, protein matrisinin kırıklar boyunca gerilmesidir. Bu gerilim sayesinde kırılmayı devam ettirecek olan enerji emilmiş olur.
İşte sedefin hasarı azaltan bu özel yapısı, pek çok bilim adamı için de araştırma konusu olmuştur. Doğadaki malzemelerin böylesine akılcı yöntemlerle dayanıklılık kazanmış olması kuşkusuz üstün bir Aklın varlığına işaret etmektedir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Allah bizlere varlığının delilerini yüzeysel bakanlar için estetik ve sanatıyla, detayda bakanlar için sonsuz ilmi ve aklıyla göstermektedir. Dolayısıyla buradaki tasarımın övgüsü de herşeyde olduğu gibi Allah'a aittir:

"Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur.Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır."
(Hac Suresi, 64)

Sümsük Kuşları
Allah yarattığı tüm canlılara birbirinden farklı özellikler vermiştir. Örneğin sadece kuşların arasında bile binlerce farklı çeşitte üreme, yuva yapma, avlanma ve beslenme şekilleri vardır. Bu şekillerden tek bir tanesini incelemek bile Allah'ın sınırsız gücünü görmek için yeterli olacaktır. Dünyadaki çok sayıdaki kuş çeşidinden Sümsük kuşlarını ele alalım. Sümsük kuşları öncelikle çok iyi birer dalıcıdır. Kanatlarını çırparak ya da süzülerek uçtukları 30 metre kadar yükseklikten gözlerine kestirdikleri balıkları avlamak için kanatlarını kapatır, ok gibi dimdik suya dalar. Ilıman ve sıcak bölgelerde yaşayan bu kuşlar zamanlarını büyük ölçüde denizlerde geçirir, kıyılarda ya da adalarda koloniler halinde ürerler. Kolonideki yuvalar deniz yosunları ve çamurdan yapılmıştır. Kuzey yarı kürede yaşayan Sümsük kuşları bir, Güney yarı kürede yaşayanlarsa iki tane yumurta bırakırlar. İki aylık olduklarında erişkinler tarafından yalnız bırakılan yavrular açlık hissiyle av bulmaya çıkar ve çoğu kez yuvalarından çıktıklarında hemen uçmaya başlarlar.

KURAN'DAN CEVAPLAR
Zalim kimdir?

Allah Kuran'da kendisine Allah'ın ayetleri hatırlatıldığı halde, Allah'a ibadet etmekten yüz çeviren kimseleri "zalim" olarak adlandırmıştır:

"Allah'a karşı yalan söyleyenden ve kendisine geldiğinde doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalim kimdir? Kafirler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?"
(Zümer Suresi, 32)

Bu kimselerin zalimliklerinin en önemli göstergelerinden biri, kendilerine verdiği sayısız nimete karşı Allah'a nankörlük ediyor olmalarıdır. Allah'ın büyüklüğü karşısında ne kadar aciz olduklarını düşünmemeleri de yine onların zalimliklerindendir. Sahip oldukları bu karakter ile kendilerini cehenneme sürükledikleri gibi, beraberlerindeki insanları da aynı kötü ahlakı yaşamaya çağırırlar. Onları dini yaşamaktan alıkoyarak, dünyada ve ahirette büyük bir azabın içerisine girmelerine neden olurlar. Bu nedenledir ki, Allah "Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz." (Hud Suresi, 113) ayetiyle insanları böyle kişilere uymama konusunda uyarmıştır.

Ayıların Sağlıklı Uykuları

Araştırmacılar ayıların kış uykuları sırasında açlık ve susuzluk çekmemelerinin yanı sıra, nasıl olup da bu uzun süreç içinde bedenlerinin zehirlenmediğini de keşfettiler.
Kuzey Alaska'da yaşayan Grizzly ayıları üzerinde radyometrik ölçümler yapılmış. Ölçümler, bu ayıların sürekli olarak -bu sürede yavrulayan dişi ayılar dışında- ve neredeyse hiç hareket etmeden 7 ay kadar uyuyabildiklerini göstermiştir. Bir insan bu koşullarda birkaç gün ya da birkaç hafta içinde, acı çekerek, açlıktan, susuzluktan ya da bedeninde zehirli maddelerin birikmesi nedeniyle ölür. Buna rağmen, ayılar vücut atıklarını bırakmadan ve beslenmeden 7 ay gibi uzun bir süre hayatta kalmayı başarabilmektedirler. Bu şaşırtıcı olay nasıl gerçekleşir?
Illinois Üniversitesi'ne bağlı Klinik Tıp Okulu'ndan Ralph A. Nelson, ayıların albümin değişimi sonucunda açığa çıkan ürünlerden neden zehirlenmediklerini, ayrıca yaşamaları için gerekli suyu ve enerjiyi nereden aldıklarını araştırmış ve çok şaşırtıcı bulgular elde etmiştir. Bazı hayvan türlerinde ve insanların açlık durumlarında biyokimyasal tepkimeler ortaya çıksa da, ayılarda kış uykusu sırasında albümin parçalanmasına bağlı olarak oluşan ürünler birikmemekte, tam tersine, atık maddelerin tamamı albüminlerin yeniden oluşturulmasında kullanılmaktadır. Yani kullanılmış maddeler yeniden işlenmekte ve tekrar kullanılır hale dönüştürülmektedir.
Memeli hayvanlarda doğal özümleme işlemleri sırasında atık albümin molekülleri öncelikle yapı taşlarına ayrılmakta, bu ayrıştırma sonucunda oluşan aminoasitler oksijen kullanımı sırasında değişime uğramaktadırlar. Böylece amonyak oluşur. Bu tehlikeli hücre zehiri, birkaç biyokimyasal aşamadan geçirilir, üreye çevrilip idrarla atılır.
Ancak ayılarda bu durum söz konusu değildir. Ayılar kış uykusu sırasında, yeni üretilen üreyi zaman kaybedilmeksizin yeniden parçalar ve aminoasitleri albüminin tekrar yapılması için kullanırlar. Bu nedenle, uyuyan ayının bedeninde üre birikmemektedir. Bunların haricinde, ayıların uyku sırasında enerji kazanmak için yağlarını yaktıkları belirlenmiştir. Yağların yakılması günde 4000 kilokaloriyi açığa çıkarmakta ve aynı zamanda kandaki su oranını sabit tutabilecek miktarda sıvının oluşmasını sağlamaktadır.
Öte yandan ayılar kış uykuları sırasında aylarca hareket etmemelerine rağmen, bedenlerinde kas erimesi ile ilgili en ufak bir belirti de görülmemektedir. Kanlarındaki yüksek kolesterol oranına rağmen ayılarda damar sertliği olmaz. Ayrıca ayılar kalp krizi de geçirmezler.
Ayıların vücutlarındaki bu muhteşem düzen, hiçbir evrimsel mekanizmayla açıklanamayacağı gibi, bu hayvanın son derece mükemmel bir şekilde dizayn edildiğini göstermektedir. Bu kusursuz tasarımın sahibi olan üstün Yaratıcı şüphesiz göklerin ve yerin mülkünü elinde tutan yüce Allah'tır. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

"De ki; "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın..."
(Ankebut Suresi 20)

Filler'deki İletişim
Filler gibi birbirinden çok uzaklarda yaşayan hayvanlarda "iletişim" çok önemlidir. Örneğin bir yavru fil uyanmak istediğinde, çok geniş bir alana dağılmış sürü bireylerinin hepsi durup onun uyanmasını bekler. Bunu ise aralarındaki mükemmel iletişim sayesinde gerçekleştirirler. Bu iletişimin sebebi sadece fillerin koku alma duyularının çok keskin olması değildir. Filin alnında, 20 hertzden (ses birimi) düşük frekanslarda boğuk bir ses çıkartan bir organ bulunmaktadır. İşte bu organ sayesinde filler, kendi aralarında diğer canlıların anlayamayacağı gizli ve şifreli bir dil kullanarak konuşmaktadırlar. Fillerin çıkardıkları bu boğuk tonlar, yani çok uzun dalga boyları, kısa dalga boylarından çok daha uzaklara gidebilir. Bu durum ise, fillerin uzun mesafeli görüşmeleri için idealdir.

Tohumdaki Mucize

`Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.`
(Vakıa Suresi, 63-65)

Her insan tohumu tanır, neye benzediğini bilir, bitkilerin tohumlardan oluştuğundan haberdardır. Ancak nasıl olup da tahta parçasını andıran bir cisimden birbirine benzeyen ya da benzemeyen çeşit çeşit bitkinin çıktığını, bütün bu bitkilere ait bilgilerin tohumlara nasıl yerleştirildiğini, bu bilgilerin nasıl ayrı ayrı şifrelendiğini hiç düşünmemiştir.
Bahçeniz bulunan meyve ağaçları, evinizin penceresinden görünen çam ormanları ya da arabayla giderken yol kenarında gördüğünüz çınarlar hakkında hiç detaylı düşünmüş müydünüz. Bu bitkilerin nasıl nasıl ortaya çıktığını, hangi aşamalardan geçerek ağaç haline geldiklerini biliyor musunuz? Yoksa bitkilerin varlığı sizin için sadece estetik bir anlam mı ifade ediyor? Veya " olsalarda olur olmasalarda" diye mi düşünüyorsunuz? Eğer böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü estetik zevkinize hitap etmelerinin yanısıra, nefes almanızı sağlayan atmosferdeki dengeleri, oksijen miktarının yeterliliğini, fazla karbondioksitten zehirlenmemenizi, atmosferdeki nemin rahatsız edici ölçülerde olmamasını, yaşadığınız yerdeki havanın çok soğuk yada çok sıcak olmamasını yani şu anda pek çok yöndem rahat bir yaşam sürmenizi büyük ölçüde bitkilerin varlığına borçlusunuz.
Her insan tohumu tanır, neye benzediğini bilir, bitkilerin tohumlardan oluştuğundan haberdardır. Ancak nasıl olup da tahta parçasını andıran bir cisimden birbirine benzeyen ya da benzemeyen çeşit çeşit bitkinin çıktığını, bütün bu bitkilere ait bilgilerin tohumlara nasıl yerleştirildiğini, bu bilgilerin nasıl ayrı ayrı şifrelendirildiğini belki de hiç düşünmemiştir.
Nasıl olup da tahta görünümlü bir cisimden tam ayarında şekeriyle, özel kokusuyla, lezzetiyle meyveler çıkmaktadır? Ağacı üreten, meyveleri ağaca yerleştiren tohumun kendisi midir? Meyvelerin veya çiçeklerin şeklini, rengini belirleyen tohum mudur? Peki ya ağaç ile ilgili bilgileri eksiksiz olarak içindeki embriyoya yerleştiren tohumun kendisi midir?

Minik Tohumdan Dev Ağaca
Bu gibi sorular insanın aklına hiç gelmemiş olabilir. Ancak insan bu sorular üzerinde biraz düşününce, "Bir tohum ağaç üretmeyi nasıl bilir?" sorusunun cevabını da merak etmeye başlayacaktır. Tahta parçası görünümündeki bir cisim nasıl olur da ürettiği ağacın nasıl bir şekle ve yapıya sahip olması gerektiğini belirleyebilir? İşte özellikle bu son soru oldukça önemlidir. Çünkü tohumdan herhangi bir odun kütlesi çıkmaz. Örnek olarak binlerce farklı bitki türü içinden herhangi bir elma ağacını düşünelim. Elma ağacı, bilindiği gibi toprağa atılan bir tohumdan ortaya çıkar. Tohum, küçük bir cisimdir; ama nasıl olur bilinmez, o tohumun içinden belli bir süre sonra 4-5 metre uzunluğunda ve yüzlerce kilo ağırlığında dev bir ağaç oluşur. Ağaçtaki elmalar, cilalanmış gibi duran pürüzsüz kabukları, kendine özgü aroması, içlerindeki şekerli su ile kusursuzdurlar. Tohumun, kendisine oranla bu dev boyuttaki ağacı yaparken kullanabileceği tek malzeme ise ilk aşamada kendi içindeki yedek besin, sonrasında ise sadece toprak ve güneş ışığıdır.
Elma örneğinde de görüldüğü gibi tohumlar, içinde taşıma sistemi bulunan, topraktaki maddeleri özümsemek için gereken köklere sahip ve son derece iyi tasarlanmış canlı bir varlık üretmektedir. İnsan bile, akıl sahibi bir varlık olarak, iyi bir ağaç resmi çizmesi gerektiğinde dahi zorlanır; bir ağacın köklerindeki ve dallarındaki ayrıntıları çizmek ise çok daha zor bir iştir. Ama tohum, bu son derece kompleks canlıyı bütün sistemleriyle birlikte, canlı olarak üretmektedir.
Konuyu anlatabilmek için tohum "üretmektedir" diyoruz; ancak şunu hatırlatalım: Tohum, müstakil bir akla, şuura ve iradeye sahip bir varlık değildir. Bu durumda ağaçları ve bitkileri tüm çarpıcı sistemleriyle birlikte ortaya çıkaranın yani üretenin tohumun kendisi olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Eğer böyle bir iddiada bulunan olursa, bu durumda tohumun son derece -hatta insandan bile- akıllı ve bilgili bir varlık olduğu sonucuna varması gerekir. Elbette bu, gerçekdışı bir iddia olur.
Bu konunun açıklaması ise -kitap boyunca da tüm delilleriyle göreceğimiz gibi- şudur: Tohumun içinde son derece üstün bir akıl ve kapsamlı bir bilgi gizlidir. Ancak bu akıl ve bilgi, elbette tohumun kendisine ait değildir. Tohumu meydana getiren maddelerin moleküllerinin, bu moleküllerin atomlarının akıl ve bilgi sahibi olduğu iddia edilemeyeceğine göre bu bilgi tohumun içine bir şekilde yerleştirilmiştir. Peki bu bilgiyi yerleştiren kimdir?



İşte insan bu şekilde birkaç aşamalı düşündüğünde çok önemli gerçeklere ulaşır. Tohum, kendi başına hiçbir şey yapması mümkün olmayan kuru, cansız bir cisimdir. Tohumlara bu bilgi çok üstün bir güç sahibi tarafından yerleştirilmiştir. Benzeri olmayan bu gücün sahibi Allah'tır. Tohumlar Allah tarafından ağaç yapabilecek bilgi ve sisteme sahip olarak yaratılmıştır. Toprağa atılan her tohum, Allah'ın ilmi ile kuşatılmıştır; O'nun ilmi ile büyüyüp gelişir ve bitki haline gelir:

` Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır.`
(En'am Suresi, 59)

DNA
DNA'da kayıtlı bulunan bilgi pek de hafife alınacak gibi değildir. Öyle ki, insanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını veya başka bir deyişle yaklaşık 1000 kitap dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası veya 1000 kitap. Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerdiği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden biri olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica" nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan daha küçük bir çekirdekteki bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinden 40 katı büyüklüğünde bir bilgi... "yaratılmış olması"dır.

Arizona Çölü Kertenlesi

Arizona Çölü'nde yaşayan bir kertenkele cinsi, hava sıcaklığına göre renk değiştirir. Kusursuz olarak yaratılan bu hayvan, renk değiştirme yeteneği sayesinde bulunduğu ortamda bazen zor fark edilme özelliğine sahip olurken, bazen de son derece göz alıcı olabilmektedir.
Görünüşte sıradan bir kertenkeleye benzeyen Urosaurus orrnaus adlı bu canlının sıcaklıkta renk değiştirme özelliği sadece erkeğinde bulunmaktadır. Kertenkele güne soluk yeşil bir renkle başlar; 30 derecede turkuvaz rengine döner ve günün en sıcak saatlerinde de kobalt mavisi renge sahip olur.
Hayvan renk değiştirme özelliği sayesinde, soluk renk aldığında düşmanlarının kendisini fark edip avlamasından kurtulur, mavi renk aldığında da dişisinin yanında parlayarak rakiplerini korkutur.

Yaşayan Bir Termometre
Sürüngen bilimci Randau Morrison, bu görünüş değişikliğinin, sıcaklığa göre tepki veren pigment hücreleriyle ilişkisi olduğunu ortaya çıkarmıştır. İridofor adı verilen bu hücreler, sıcaklık yükseldikçe içerdikleri kristallerin dizilişini değiştirerek genişler ve yayılırlar. Sonuçta, derinin ışığı yansıtması, ısındıkça mavi ışınların yararına değişir. Bu, hem fizyolojik hem de optik özellik kertenkelenin isteği dışındadır ve ona enerji harcatarak, onu yaşayan bir termometre haline sokar.
Bu noktada birkaç konu üzerinde düşünmek gerekir: İlk olarak, kertenkelenin pigment hücreleri, düşmanlarının kertenkeleyi fark etmeyeceği rengin hangisi olduğunu nasıl bilmektedir? Hücrelerin böyle bir şeyi kendiliklerinden yapması elbette ki düşünülemez. Ancak bütün imkansızlığına rağmen böylesine hayali bir ihtimalin gerçekleştiğini kabul edelim. Öncelikle hücrelerin bu rengi deneyerek bulması çok riskli olacaktır. Çünkü bir kere bile düşmana görünürse bu canlı hayatını devam ettiremeyecektir, dolayısıyla hata yapma şansı yoktur. Diğer taraftan pigment hücreleri kertenkelenin neslini devam ettirebilmesi için dişi kertenkelenin dikkatini çekecek ve rakiplerini ürkütecek rengi de tam seçebilmelidirler. Bütün bunların yanısıra pigment hücrelerinin kertenkelenin vücuduna bir şekilde yerleşmesi gerekmektedir.
Bütün bunlar bir gerçeği açıkça bize göstermektedir. Kertenkelelerin bu özellikleri tesadüfen elde etmeleri mümkün değildir. Bu canlılar özelliklerine bir anda sahip olmalıdırlar. Çünkü herhangi bir özelliğin eksik olması tümünün yok olmasına neden olacaktır.
Evrim teorisi bir Yaratıcının varlığını reddeder ve canlıların sahip oldukları özelliklerin uzun yıllar sonucunda kendiliğinden oluştuğunu iddia eder. Kertenkele örneğinde de açıkça görüldüğü gibi canlıların tesadüfen bazı özelliklere sahip olması imkansızdır.
Kertenkelenin pigment hücreleri, düşmanının ve hemcinslerinin gözlerinin görme kabiliyeti ve doğadaki şartlar muazzam bir uyum içindedirler. Herhangi bir özelliğin eksik olması bu türün yok olmasına neden olacaktır.
Doğada gördüğümüz bu muhteşem tasarım ve benzersiz uyum Rabbimiz'in sonsuz güç ve kudretini, eşsiz sanatını bize göstermektedir. Allah Kuran'da yaratmasındaki benzersizliği bize şöyle bildirmektedir:

"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL"der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)

Dişi Hornbill Kuşu
Dişi Hornbill kuşu, Asya ve Afrika'nın tropikal bölgelerinde yaşar. Boynuz gagalı olan Hornbill kuşu yuva yapımında çok titiz davranır. Örneğin yuva yapacağı ağaç kovuğunun havadar olması gerekir. Ayrıca kovuğunun tepesinde herhangi bir saldırı anında kaçabilmesi için bir baca da olmalıdır. Hornbill kuşu, yuva yapacağı kovuğu genişletirken, küçük çatlak ve delikleri de kullanır. Yuva yapımında kullandığı malzemeler ise türüne göre değişir. Afrika Hornbillleri çamur, Borneo Rhinoceros Hornbillleri reçine, hepsinden büyük olan Hindistan Hornbillleri ise çiğnenmiş talaş ve besin kullanarak yuva yaparlar. Dişi olan içeride oturarak yuvayı sıvamaya başlar. Erkek kuş da bir yandan ona bu sıvama işlemi için gerekli malzemeyi taşır. Kısa zamanda yuva öyle daralır ki, dişi kuş dışarıya çıkamaz. Aynı boyutlarda hiçbir avcı da içeri giremez. Dişi kuş bu yuvada yumurtalar çatlayıncaya kadar, yani 3 ay boyunca kalır. Dişi hornbill kuşunu bu özelliklerle yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

İnsanın bir başkası adına bağışlanma dilemesi mümkün müdür?
İnsanın her zaman ve her türlü hata karşısında diğer müminler için de bağışlanma dilemesi mümkündür. Çünkü iman eden insan, ancak Allah'ın razı olduklarının cehennem azabından kurtulup cenneti kazanabileceklerini bilir. Bu nedenle Allah'ın, kendisi gibi diğer müminlerin de hatalarını affedip bağışlamasını ister. Allah Kuran'da müminlerin, O'nun, tüm inananların günahlarını affetmesi, onları bağışlaması ve esirgemesi için dua ettiklerinden şöyle bahsetmektedir:

"Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile. Allah, sizin dönüp-dolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de."
(Muhammed Suresi, 19)

Müminler hayatlarının sonuna kadar inananlar için Allah'tan bağışlanma dilerler, ancak bu isteklerinin kabul edilip edilmemesi tümüyle Allah'ın takdiridir. Allah Kuran'da müminlerin birbirleri için bağışlanma dilediklerini bir başka ayetiyle şöyle bildirir:

"Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin."" (Haşr Suresi, 10)

Allah İçin Yapılan Her Harcamanın Güzel Bir Karşılığı Vardır
Allah'ın infak konusu ile ilgili olarak bildirdiği bir sır, kişinin fedakarlık yaparak infak ettiği şeyin mutlaka kendisine geri döneceği gerçeğidir. Bu, Allah'ın önemli bir vaadidir. Yoksulluk korkusu yaşamadan Allah yolunda mallarını infak eden insanları Allah hem dünyada hem de ahirette hiç ummadıkları nimetlerle rızıklandırır. Hayır olarak infak ettikleri herşeyi kendilerine eksiksiz olarak öder. Allah bu vaadini Kuran'da şöyle bildirir:

"… Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız."
(Enfal Suresi, 60)

"De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."
(Sebe Suresi, 39)

Müminler, mallarını ve canlarını Allah yolunda harcarken, sadece Allah'ın rızasını ve cennetini isterler. Ancak ayetlerde görüldüğü gibi, Allah'tan bir lütuf olarak her ne infak ederlerse bu kendilerine geri döner. İnfak edenlerin aksine, mallarını cimrilikle tutan veya Allah'ın sınırlarını çiğneyerek mallarını artırmaya çalışanların ise, Allah bereketlerini kısar.
Allah, mallarını infak edenlerin Kendi katından kavuşturuldukları bereketi başka ayetinde şöyle bildirmektedir:

"Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 261)

Şeytanın Hileli Düzeni
Şeytan'ın varlığını unutan bir insan, onun telkinlerinin kendi kafasından geçen düşünceler olduğunu zannedebilir.
İçinde sürekli isyanı ve kötülüğü fısıldayan sesin, Şeytan'a ait olduğunu kavrayamayabilir. Ancak Allah'ın salih kulları, bu sesin, Şeytan'a mı yoksa kendi vicdanlarına mı ait olduğunu kolaylıkla teşhis edebilecek bir akla ve anlayışa sahiptirler
Şeytan çoğu kişinin zannettiği gibi, hayali bir varlık değildir. Dünyada imtihanın bir gereği olarak var olan Şeytan'ın faaliyetlerine karşı dikkatin sürekli açık olması gerekir. Çünkü Şeytan Allah'a başkaldırarak kullarını saptıracağına yemin etmiştir.
Tüm insanlara düşman olan bu varlık, size de sürekli kuruntu ve vesvese vermeye, sizi doğru yoldan saptırmaya çalışacaktır. Fakat burada önemli bir nokta vardır; Şeytan'ın en büyük amacı tüm insanları kendi yoluna uydurmaktır. Kovulmuş Şeytan, sizi cehenneme sokana kadar rahat etmeyecektir. O halde ona karşı her an uyanık olmamız, hiçbir çağrısına hiçbir an uymamanız gerektiğini unutmamamız gerekir.

Göklerdeki Mucize

"Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır."
(Nahl Suresi, 12)

Dev gezegenleri ve tüm Güneş Sistemi'ni düzene sokan ve devamlı olmasını sağlayan dengenin tesadüfen ortaya çıkamayacağı akıl sahibi her insanın kolaylıkla anlayabileceği bir gerçektir. Bu düzenin ince ince hesaplandığı çok açıktır. Üstün bir güç sahibi olan Allah evrende yarattığı kusursuz detaylarla bize herşeyin kendi kontrolü altında olduğunu göstermektedir.
Bulunduğunuz mekandan dışarıya çıktığınızda güneş ışınlarının yüzünüze sizi hiç rahatsız etmeden çarpmasını Güneş Sistemi'ndeki kusursuz düzene borçlusunuz. Bize sadece güzel bir sıcaklıkla aydınlık ileten Güneş, aslında kıpkırmızı gaz bulutlarından oluşan derin bir kuyu gibidir. Kaynayan yüzeyinden milyonlarca kilometre öteye fışkıran dev alev girdaplarından ve dipten yüzeye doğru yükselen dev hortumlardan oluşur. Bunlar canlılar için öldürücüdür. Ancak Güneş'in bütün zararlı, öldürücü ışınları bize ulaşmadan önce atmosfer ve dünyanın manyetik alanı tarafından süzülür. İşte Dünya'nın yaşanabilir bir gezegen olmasını sağlayan, Güneş Sistemi'ndeki kusursuz düzendir.

Evrendeki Kusursuz Düzen
Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde son derece hassas bir denge ile karşılaşırız. Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri, sistemden çıkarak dondurucu soğukluktaki "dış uzay"a savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim gücü" ile gezegenin "merkez-kaç kuvveti" arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulur. Ama eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilir ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı. Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kusursuz bir şekilde kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.
Bu arada söz konusu dengenin her gezegen için ayrı ayrı kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki, Güneş'e yapışmaktan ya da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan kurtulsunlar.

Evrenin Yaratılışındaki İhtişam
Bunlar Güneş Sistemi'ndeki ihtişamlı dengenin birkaç delilidir. Dev gezegenleri ve tüm Güneş Sistemi'ni düzene sokan ve devamlı olmasını sağlayan dengenin tesadüfen ortaya çıkamayacağı akıl sahibi her insanın kolaylıkla anlayabileceği bir gerçektir. Bu düzenin ince ince hesaplandığı çok açıktır. Üstün bir güç sahibi olan Allah evrende yarattığı kusursuz detaylarla bize herşeyin kendi kontrolü altında olduğunu göstermektedir.
Güneş Sistemi'ndeki olağanüstü hassas dengeyi keşfeden Kepler, Galilei gibi astronomlar, bu sistemin çok açık bir tasarımı gösterdiğini ve Allah'ın tüm evrene olan hakimiyetinin ispatı olduğunu pek çok kereler belirtmişlerdir. Allah herşeyi sonsuz ilmiyle yaratır ve düzenler. Allah üstün güç sahibi olandır.


İnsan Vücudu

İnsan vücudunun sahip olduğu mükemmel mekanizmalar, çoğu kez biz farkında olmadan çalışmaktadır. Kalbimizin atması, karaciğerin fonksiyonları, derinin kendini yenilemesi bizim bilgimiz dışındadır. Burada değinmediğimiz yüzlerce organ aynı durumdadır. Böbreklerin kanı süzdüğünden, midenin yediklerimizi sindirdiğinden, bağırsakların hareketlerinden, ya da nefes almamızı sağlayan akciğerlerin uyumlu çalışmasından haberimiz bile olmaz.
İnsan, kendine verilmiş olan bu vücut adlı mükemmel mekanizmanın değerini, ancak hastalandığında, bir organı işlevini yerine getiremez hale geldiğinde anlamaktadır.
Peki içinde yaşadığımız bu mükemmel mekanizma nasıl var olmuştur? Akıl ve vicdan sahibi bir insan için, bu vücudun "yaratılmış" olduğunu anlayıp hissetmek zor değildir kuşkusuz.
Bu vücudun tesadüfler sonucu var olduğunu öne süren evrimcilerin iddiası son derece gülünçtür. Çünkü, evrimciler, tesadüflerin birbiri üzerine eklenerek bir organizma var ettiğini öne sürerler. Oysa insan vücudu, ancak tüm organları birden var olduğunda çalışabilir. Böbreksiz, kalpsiz, bağırsaksız bir insan yaşayamaz. Bu organlar var olsa da, eğer görevlerini tam yerine getirmiyorlarsa yine insan yaşamı sürmez.
Dolayısıyla, insan vücudu, yaşayabilmek ve neslini sürdürebilmek için, bir bütün olarak eksiksiz bir biçimde var olmuş olmalıdır. İnsan vücudunun, "bir anda, tümüyle eksiksiz bir biçimde var olması"nın diğer bir söyleniş tarzı da "yaratılmış olması"dır.


Bezuar Keçilerinin Kimya Bilgisi

Doğadaki usta kimyagerlerden Bezuar keçisi ismini de bu özelliği nedeni ile almıştır. "Bezuar" ismi, Farsça'da ilaç anlamına gelen bir kelimeden türemiştir. Bu canlı, kendi kendini tedavi etme konusunda uzmandır.
Bezuar keçisi ne zaman bir yılan tarafından ısırılsa hemen yaşadığı çevrede yetişen sütleğen bitkisi türlerinden birini yemeye başlar. Bu son derece hayret verici bir davranıştır. Çünkü gerçekten de sütleğen bitkisinin içindeki sıvıda bulunan "Öforbon" maddesi kana karışan zehiri etkisiz hale getirmektedir.
Burada tekrar şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya kalırız: Günlük otlamaları sırasında sütleğenlere ağızlarını bile sürmeyen Bezuar keçilerinin bu bitkileri tedavi maksatlı kullanmalarını sağlayan nedir? Bezuar keçileri sütleğen otlarının içinde hangi kimyasal maddelerin olduğunu nereden bilmektedirler? Peki ya bu kimyasalların, yılan zehirini tedavi edici etkilerinin olduğunu nasıl öğrenmişlerdir?
Keçilerin, deneme-yanılma metodunu kullanarak bir panzehir bulmaları mümkün değildir. Uygun otu bulmaya çalışırken deneme yapan keçi doğru otu bulana kadar muhtemelen ölecektir. Kaldı ki o anlık başarılı olsa bile, tek bir sefer yetmeyecek, keçinin her yılan ısırdığında aynı isabetli seçimi yapması gerekecektir. Bütün imkansızlığına rağmen keçinin bunu başardığını varsayalım. Ancak bu da yeterli olmayacaktır. Çünkü Bezuar türünün neslini devam ettirebilmesi için, türün diğer üyelerinin de bu davranış özelliğine sahip olmaları şarttır. Elbette ki bu imkansızdır.
Bunun için keçilerin kendilerinden sonra gelen nesilleri deneyimlerinden haberdar etmeleri gerekmektedir. Ancak bir canlının sonradan öğrendiği bilgileri kendinden sonra gelen nesillere genetik olarak aktarması imkansızdır; Birkaç nesil boyunca piyano çalan bir ailenin yeni doğan çocuklarının da, ailenin diğer üyeleri gibi piyanoyu çalabilmesi için, "öğrenmesi" gerekecektir. Aile üyeleri ne kadar ünlü ve başarılı piyanistler olurlarsa olsunlar, bu özelliklerini bir sonraki nesle aktaramazlar. Çünkü bu, genetik bir özellik değil, sonradan edindikleri bir özelliktir. Dolayısıyla, öğrenilen bilgiler ya da davranışlar, o türe değil sadece o canlıya aittirler.
Bütün canlılar yaşamaları için gerekli olan bilgilere sahip olarak doğarlar. Allah hepsini bir anda kusursuz olarak yaratır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Hud Suresi, 6)

Taklitçi Katydidler
Katydidler, cırcır böceği ve çekirge benzeri bir böcek türüdür. Allah bu canlıları, kendilerini başka canlılara benzeyerek koruyacakları özelliklerle birlikte yaratmıştır. Katydidler kanatları, damarları ve üstlerindeki diğer şekillerle tam anlamıyla bir yaprak görüntüsündedirler. Bacakları da ağaçların gövdelerine ve dallarına benzemektedir. 6 bacaklı olan Katydidlerin yarasa ve kuşlardan, yılan ve çayır farelerine kadar, keskin görüşe sahip pek çok düşmanı vardır. Buna karşılık Katydidler son derece kapsamlı savunma taktiklerine sahiptir. Örneğin Katydidlerin "korkutma gösterileri", saldıran hayvanların uzun bir süre duraksamasına sebep olur. Bu sırada Katydidler, kaçıp uzaklaşabilecekleri kadar zaman kazanmış olur.
Katydidler, kısa antenleri, neredeyse saydam zarımsı ön kanatları ve dar karın bölgeleri ile en ince detayına kadar yaban arılarını taklit ederler. Gerçek yaban arılarından tek farkları iğnelerinin olmamasıdır. Hatta duruşları bile gerçek yaban arılarından farksızdır. Taklit o kadar başarılıdır ki, avcı hayvanlar bu canlılara yaklaşmaya cesaret dahi edemezler.
Onları diğer böceklerden ayıran özelliklerinden biri de vücutlarından 3 kat daha uzun boyu olan antenleridir. Bu antenler, Katydidlerin karanlıkta yollarını bulmalarını sağlayacak olan özel duyu reseptörleriyle (alıcılarla) kaplanmıştır.


Korku ile ümit arasında dua etmek ne demektir?
Allah insanlara tüm hayatları boyunca Kendisine itaat etmelerini, güzel ahlak göstermelerini, hayırlarda yarışmalarını ve Kendi rızasını kazanmak amacıyla salih amellerde bulunmalarını emretmiştir. Ancak hiç kimse bu yaptıkları sonucunda kesin olarak cennete gireceğinden emin olamaz. Bu nedenle insan imanı ne kadar güçlü, Allah'a ne kadar bağlı olursa olsun, her an umut ve korku hisleri arasında yaşar. Bir yandan cehennem azabından korkarak, kul olarak yaptığı hatalardan dolayı bağışlanma diler. Bir yandan da Allah'a samimi olarak iman ettiği için Allah'ın hatalarını bağışlayacağını kuvvetle umut eder. Allah'ın merhametine ve bağışlayıcılığına sığınır, eksikliklerini gidermesi için samimiyetle dua eder. Hesap günü Allah'ın hakkındaki takdirini öğrenene kadar da, hem cehenneme gitme korkusunu hem de cennete gitme umudunu sürekli olarak birarada yaşar. Kuran'da peygamberlerin de bu şekilde korku ve umut dolu olarak Allah'a dua ettiklerinden bahsedilmektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi."
(Enbiya Suresi, 90)

Canlılardaki Kusursuz Simetri

" Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı
canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır."(Casiye Suresi, 3-4)

Kelebek Desenlerinden İlham
alınarak dokunmuş bir kumaş düşünün. Bu kumaşı gördüğünüzde muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve takdir edersiniz.
Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.
Elinize bir çift deniz kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde karşı karşıya koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralınışlarında kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde doğaüstü bir düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği görülecektir.
Aynadaki yüzünüze bir bakın, kusursuz bir simetri göreceksiniz. Elinize bir dergi alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan insanlar, karşınıza çıkan kuşlar, çiçekler ve kelebekler de aynı simetriye sahiptir.
Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.
Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, düzen ve simetri karşısında açıklama getirememektedirler. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden kör tesadüfler ile ortaya çıkmayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin'de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
"Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyon kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum."
Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıcı renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez.
Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah'ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O'ndan başka ilah yoktur.

Kelebeklerdeki Simetri

Yandaki resimdeki kelebeklerin kanatlarını ilk kez görüyormuşcasına inceleyin. Böyle kusursuz bir estetik, en ufak hataya rastlanmayan simetri, gözalıcı renkler ve desenler karşısında muhakkak hayranlık duyarsınız.
Şimdi bir kumaşı düşünün. Bu kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş, son derece estetik ve kaliteli bir kumaş. Böyle bir kumaşı mağaza vitrinlerinde gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve onun sanatını takdir edersiniz. Bu durumda şu gerçeği takdir etmelisiniz: Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Kelebeklerin renkli ve farklı desenlere sahip olan kanatları Allah'ın renk sanatının ihtişamlı birer tecellisidir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.
Ayrıca yandaki resimde gördüğünüz kelebeklerin tek çarpıcı özellikleri sahip oldukları muhteşem kanatlar değildir. Kelebeklerdeki vücut tasarımı da her yönüyle kusursuzdur. Kelebekler çiçeklerdeki nektarı emerek beslenirler. Kimi zaman derinlerde olan nektarı alabilmeleri için kelebeklerin pek çoğunda Proboscis adı verilen uzun bir organ vardır. Proboscis, çiçeklerdeki nektar gibi sıvı besinleri emmek ya da su içmek için kullanılan uzun bir dildir. Kelebekler bu uzun dillerini kullanmadıkları zamanlarda içeriye doğru sararlar. Bu dil yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.
Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak bir dokuya sahip olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer. Bu sert tabaka "kitin" maddesinden oluşmaktadır. Bu tabakanın oluşumu son derece ilginç bir süreç sonunda gerçekleşir.
Bilindiği gibi, kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir. Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa kelebeğe dönüşür. Bu değişim boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları, kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücrelerde değişimin her aşamasında kendilerini tekrar düzenler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte vücuttaki hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım sistemi ve solunum sistemi- gibi-değişim geçirir.
Kelebeklerin sahip oldukları bu tasarım çeşitliliği, tıpkı kanatları gibi sonsu güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri verendir.

"Allah… O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kavrayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyük."
(Bakara Suresi, 255)

Güneş Sistemi

Eğer Dünya'yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Burada ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir. Bu benzetmeyle Güneş Sistemi'nin dev bir boyuta sahip olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Ancak aslında Güneş Sistemi içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazi bir büyüklüğe sahiptir. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar tane yıldız vardır. Evrende sayısız sistem işlemektedir. Allah, biz farkında dahi değilken, örneğin, kitap okurken, yürürken, uyurken tüm bu sistemleri kontrolü altında tutar.

Zehir Uzmanı: Macawlar

Amerika'nın tropikal topraklarında yaşayan bir papağan türü olan Macawlar bu akıllı avcılardan biridir. Macawların besinlerini zehirli tohumlar oluşturmaktadır. Peki nasıl olup da bu canlılar zehirli tohumlar ile beslenmektedirler? Bu aşamada gerçekten de mucizevi bir tasarım örneği ile karşı karşıya kalırız. Bu kuşlar, besleyici değeri yüksek ancak zehirli olan bu tohumları yedikten hemen sonra belli bir bölgedeki kayalıklara doğru uçarlar. Oraya vardıklarında ise, burada bulunan bazı killi kaya parçalarını kemirip yutarlar. Kuşların ortada herhangi bir sebep yokken kil yutmaları kuşkusuz oldukça şaşırtıcı bir davranıştır. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda bu garip davranışın gerçek nedeni anlaşılmıştır:
Macawların yuttukları killi kaya parçaları kaolin maddesine sahiptir. Kaolin maddesinin özelliği ise, tohumların içindeki zehiri emebilmesidir. Macawlar bu sayede tohumları sindirebilmekte ve zehirden dolayı herhangi bir zarar görmemektedirler. (David Attenborough, Life of Birds, s.78)
Bir papağanın kilin içinde bulunan maddelerden kendiliğinden haberdar olması elbette ki mümkün değildir. Kuşkusuz ki Macaw bu maddenin zehirin etkisini giderdiğini öğrenmiş veya bunu önceden deneyerek görmüş değildir. Bu durumda karşımıza çıkan manzara son derece düşündürücüdür. Acaba Macawlar kildeki "kaolin" maddesinin toksinleri yok edici özelliği olduğunu nereden bilmektedirler? Bu bilgiyi tesadüfen öğrenmiş ve uygulamış olabilirler mi? Papağanların bir tür tıp veya kimya bilgisine sahip olduklarını varsayabilir miyiz? Elbette tüm bunlar imkansızdır. Bu durum, bu canlılara yapmaları gerekenleri öğreten, onlara bunu ilham eden bir 'Aklın' varlığını apaçık ortaya koymaktadır. Bu üstün akıl elbette ki Allah'a aittir. Bu canlılar, Allah'ın kendilerine bildirdiği şekilde hareket eder, o şekilde beslenir ve Allah'ın dilediği biçimde yaşarlar.
Her canlının Allah'ın kontrolünde olduğu bir ayette şu şekilde haber verilmiştir:

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir. (dosdoğru yolda olanı korumaktadır)"
(Hud Suresi, 56)

AWACS Uçakları 2
Gramlık Güveyi Taklit Ediyor
Modern orduların kullandığı AWACS uçakları, saldırı anını ve yönünü önceden bilecek şekilde tasarlanmıştır. AWACS'lar yüz milyonlarca dolar harcanarak kurulan tesislerde, yüzlerce bilim adamı ve mühendisin ortaklaşa yürüttükleri çalışmaların ürünüdür. Bu uçak, üzerindeki dev radarı ve bilgisayar sistemleri sayesinde kendinden çok uzaktaki düşmanın faaliyetlerini gözetleyebilir.
Doğadaki canlılardan biri de, tüm yaşamı boyunca AWACS ile kıyaslanabilecek üstünlükte bir beceriyi ortaya koyar. Bu canlılar birkaç gram ağırlığında ve 2-2.5 cm uzunluğunda güvelerdir.
Bazı güve türleri tıpkı AWACS uçaklarındaki gibi bir "erken uyarı" sistemi ile donatılmışlardır. Bu güveler kanatlarının altındaki kulakları sayesinde, düşmanları olan yarasanın yaydığı ses dalgalarını 100 metre uzaktan bile duyabilirler. Böylece düşmanlarının koordinatlarını ve kendilerini hedef alan bir saldırıya başlayıp başlamadıklarını belirleyebilirler.
Bir yanda 150 ton ağırlığında, kanat açıklığı 40 metreyi, boyu ise 44 metreyi bulan AWACS uçağı, diğer yanda birkaç gram ağırlığında kanat açıklığı da 2.5 cm olan 2 cm. boyundaki güve.
İkisi de aynı teknolojik özellikte. Üstelik AWACS'ın uçması için 9.5 ton uçak benzini gerekirken, güvenin bu iş için birkaç miligram bitki öz suyu alması yeterli… AWACS'ın radarının ve bilgisayarlarının işlemesi için kilometrelerce kablo kullanılırken, güvenin mükemmel algılama sistemi için sadece iki kısa sinir lifi yeterli…
İnsanlığın yüzlerce yıllık bilimsel birikiminin, tonlarca ağırlıktaki uçaklara ancak sığdırabildiği erken uyarı sistemleri, birkaç gramlık güvenin kanatları altında toplu iğne ucu kadar bir alanda gerçekleşiyor.
İnsanların tüm imkanlarını seferber etmesine karşın, benzerini bile yapmakta zorlandıkları böyle mucizevi bir sistem, küçücük bir güvenin bedeninde kusursuzca yaratılmıştır. Herşeyin Yaratıcısı olan Allah bütün kainatın sahibi ve mutlak hükümdarıdır. Allah ayetinde şöyle buyurur:

"Hak melik olan Allah pek yücedir, O'ndan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir."
(Müminun Suresi, 116)

Kendilerini Koruyabilen Bitkiler
Çoğu bitki türü, tırtıl saldırısına uğradığında, korunmak amacıyla uçucu organik kimyasallar salgılar. Bu kimyasallar sayesinde saldırgan tırtılların düşmanı olan avcı böcekler bölgeye gelir ve tırtılları yiyerek bitkiyi korurlar.
ABD'nin Utah eyaletinde yetişen bir tütün bitkisinin yaprakları, Manduca güvesinin tırtılı tarafından sürekli olarak saldırıya uğramaktadır. Tütün bitkisi, yapraklarını yiyen tırtılın salyasını "analiz eder" ve zarar gördüğünü "anlar". Hemen savunma sistemini "devreye sokar" ve uçucu organik kimyasallar salgılamaya başlar. Tütün bitkisinin salgıladığı uçucu kimyasallar sayesinde Geocoris böceği hemen yardıma gelir ve tırtıl yumurtalarını yiyerek zararlıların sayısının artmasını engeller. Böylece ekine zarar veren tırtıllar dolaylı bir strateji ve üstün bir akıl sayesinde imha edilmiş olur.
Şüphesiz bir bitkinin kendisini düşmanlarından korumak için böylesine akılcı bir stratejiyi oluşturması mümkün değildir. Bitkiyi kusursuz özelliklerle yaratan ve kendisini korumak için neler yapması gerektiğini bitkiye ilham eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Kum Üreten Papağan Balığı

Papağan balığı beslenme ve sindirim için bazı özel teçhizatlara ihtiyaç duyar. Papağanınkine benzer sert gagası mercan kayalıklarından algleri kazımasına, daha fazlasını aradığında da kayalardan büyük parçaları koparmasına yardımcı olur. Gırtlağındaki özel dişler kaya parçacıklarını öğütmesini; algleri ve birer mercan hayvanı olan küçük polipleri parçalamasını sağlar. Mercan yıkıntılarının yığınları üzerinde görülen diş izleri balığın o bölgede beslendiğinin kanıtıdır. Kayayı ısırdıktan ve parçaladıktan sonra yemeği sindirir ve kum olarak geri çıkarır. Büyük bir papağan balığı bir yılda mercan yapılardan bir ya da iki ton kum üretir.

Böbreklerimiz Tıbbi Bilgilere Sahip Olabilirmi?

Böbreklerinize pompalanan kandaki alyuvar miktarı, böbrekler tarafından sürekli olarak ölçülür. Hassas algılayıcılar ile tespit edilen veriler hemen değerlendirilmeye alınarak gerekenler yapılır.
Böbrekten süzülen kan miktarında bir azalmanın tespit edilmesi durumunda böbreklerdeki özel hücrelerden "eritropoietin" adlı bir hormon salgılanır. Bu hormon kan üretimini artırmaya yarar. Hormon, etkisini böbrek dışında bir yerde kemik iliği üzerinde gösterecektir. Kemik iliğinde bulunan ana kan yapıcı hücreler bu hormonun alyuvar sayısının azaldığını bildirmesi üzerine alyuvar yapımını hızlandırarak kan dolaşımına daha fazla alyuvar bırakılmasını sağlar. Bu sayede alyuvar dengesi ayarlanmış olur. Görüldüğü gibi böbrek hücreleri tespit yapmakta, verileri değerlendirmekte ve gerekeni uygulamaya sokacak şekilde insiyatif kullanmaktadır. Kemik iliğindeki hücreler de böbreklerden gelen bir hormon ile gönderilmiş olan mesajı nasıl çözeceklerini bilmekte ve bu mesaja göre harekete geçmektedirler.
Üstelik bu işlemlerin tümü, milyarlarca insanın her birinde aynı şekilde gerçekleşmekte, bu uyum bütün insanlarda aynı şekilde sürmektedir.
Bütün bu işlemlerde hücreler çok açık bir akıl gösterisinde bulunmaktadırlar. Bu durumda bu aklın kaynağının ne olduğu sorusunun cevaplanması gerekmektedir. Hücrelerin böyle bir akla kendi kendilerine ya da tesadüfen sahip olduklarının iddia edilmesi mümkün değildir. Hücrelere bu aklı yerleştiren, nasıl davranmaları gerektiğini onlara ilham eden herşeyi kontrolü altında tutan Allah'tır.

Taklit Böbrek
Günümüz teknolojisinin sağladığı imkanlarla, gerektiği gibi işlememeleri durumunda, organlarımızın yerini tutabilecek suni organlar ve cihazlar üretilmektedir. Böbreklerin fonksiyonlarını kaybetmeleri ya da yetersiz kalmaları durumunda da yerine vücudun arıtma sistemi olarak çalışmak üzere diyaliz makineleri geliştirilmiştir. Boyutları böbreklerle kıyaslanamayacak kadar büyük olan bu makinelerde kan, belli düzeneklerden geçirilir ve içerdiği üre, ürik asit gibi zararlı maddelerden ve fazla sıvılardan arındırılır.
Bu alet basit difüzyon (bir maddenin çok yoğun bir ortamdan, az yoğun bir ortama geçmesi) yöntemiyle çalışmaktadır. Atardamardan alınan bir hortum ilk önce bir pompaya gelir. Bu pompa kanı diyaliz aletine pompalar. Diyaliz sıvısı oksijence zengin ve tuz konsantrasyonu yönünden de kan plazmasına eşittir. Kan, diyaliz sıvısı içinde bulunan diyaliz tüplerinden geçirilir. Kandaki üre gibi artık maddeler difüzyonla diyaliz sıvısına geçerken, alyuvar ve protein gibi gerekli maddeler diyaliz tüplerinde kalır. Bu işlem esnasında diyaliz sıvısı alet içinde hafifçe çalkalanır. Bu sayede kandaki artık maddeler arındırılır ve kan geri dönecek hale getirilir. Eğer besleme yapılmak istenirse diyaliz sıvısına glikoz ilave edilir ve yine difüzyon yöntemiyle kana geçirilir. Temizlenmiş kan bir hortumla toplardamara verilir. Bütün bu işlemler sırasında diyaliz sıvısı sürekli yenilenir ve her defasında vücut sıcaklığına eşdeğer bir sıcaklıkta tutulur. Aksi halde, hasta çok fazla ısı kaybeder.
Tam bir diyaliz işlemi 4-6 saat alır ve diyaliz sıvısı pek çok defa değiştirilir. Bu işlem çoğu hastaya haftada iki veya üç defa uygulanır. Ancak diyaliz hiçbir şekilde böbreğin yerini tutmamaktadır. En etkili şekilde çalışan diyaliz makinelerinde bile hastanın yaşamı ancak birkaç sene kadar uzatılabilmekte ve hastaların çoğu belli bir zaman sonra hayatlarını kaybetmektedirler.
İnsan vücudundaki herşey olabilecek en mükemmel şekilde tasarlanmıştır. Teknoloji kullanılarak yapılan tüm araştırmalarda ulaşılmaya çalışılan sonuç, insan vücudundaki tasarımın bir benzerini üretebilmektir. Ancak vücudumuzda olduğu kadar küçük alanlara, aynı özelliklere sahip teknolojinin yerleştirilmesi henüz mümkün olmamaktadır.
Allah'ın insan vücudunda kurduğu sistem her yönden benzersizdir. Bir Kuran ayetinde Allah'ın benzersiz ve örneksiz yaratması şöyle haber verilmiştir:

"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)

İnsan vücudundaki tüm işlemlerde, hücreler çok açık bir akıl gösterisinde bulunmaktadırlar. Hücrelerin sergiledikleri bu aklın sahibi, nasıl davranmaları gerektiğini onlara ilham eden ve herşeyi kontrolü altında tutan Allah'tır.

Kral Kelebekleri
Her yıl düzenli olarak sonbaharda, Kuzeydoğu Amerika'da yaşayan kral kelebekleri, yumurtlamak için Kanada'nın güneyinden Meksika'nın içlerine kadar göç ederler. Bu yolculuk 4000 km.'nin üstünde bir yol demektir ve 75 günden fazla sürebilir. Kelebekler ise bu yolu katederken bir doğru boyunca uçmazlar. Kimi zaman önlerine çıkan bazı engelleri aşmak zorunda oldukları için aslında çok daha fazla yol katettikleri unutulmamalıdır. Kelebek gibi narin bir canlının, binlerce kilometrelik yolculuklara dayanıklı bir yapıya sahip olması elbette ki Allah'ın sınırsız ilminin kanıtlarındandır. Yeryüzündeki tüm canlılara ihtiyaçları olan özellikleri veren, onlara neler yapmaları gerektiğini ilham eden kısacası onları yaratan, üstün akıl ve ilim sahibi olan Yüce Allah'tır.
Yüzme Kesesi Olmayan Balıklar
Balıkların suda rahat hareket etmelerini sağlayan pek çok sistemleri vardır. Örneğin suda batmadan durmak istediklerinde yüzme keselerini şişirirler. Cankurtaran yeleğine benzetilebilecek olan bu yapı bütün balıklarda bulunmaz.
Örneğin derin deniz balıkları ve orkinos gibi iri balıklardaki yağlı et, onları batmaktan korur. Bu yüzden yağ kesesine ihtiyaçları yoktur. Köpek balıklarının ise oldukça yağlı bir karaciğerleri vardır. Bu da suda sabit durmak istediklerinde köpek balıkları için yeterli bir donanımdır. Pisi balığı gibi deniz dibinde yaşayan balıklar ise suda hareketsiz kalmaya gerek duymazlar. Bu yüzden pisi balıklarında da yüzme kesesi yoktur. Tüm bu örneklerde de görüldüğü gibi, Allah bütün canlıları en uygun sistemlerle yaratmış ve hayatlarını sürdürebilmeleri için tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır. Dr. Maurice Burton, Balıklar, s.22


Kuşların ve Karıncaların temizlikleri

Hayvanlar için temizlenmek çok önemlidir. Karıncaların ve diğer bazı böceklerin temizlenmelerine yardımcı olacak özel salgı bezleri vardır. Bu bezler, antibiyotik içeren bir madde salgılarlar. Böcekler bu salgıyı arasıra vücutlarına da sürerek bakterileri ve mantarları yuvadan uzak tutarlar.
Kuşlar karıncalar gibi kendilerini temizleyebilecekleri kimyasal madde salgılayamazlar. Ama onlar da temizlenmek için karıncaları kullanırlar. Karıncaların vücudundaki formik asit parazitlere karşı etkilidir. Kuşlar karınca yuvalarının kenarına sürtünerek veya karıncaların tüyleri arasında dolaşmasını sağlayarak formik asidin tüylerine yapışmasını sağlar bu sayede parazitlerden kurtulmuş olurlar.

Kemikteki kan Üretim Fabrikası
Kemiklerin ortalarında geniş bir boşluk vardır. Bu boşluğun içerisinde, kan için gerekli maddelerin üretimini sağlayan kemik iliği bulunur. İlik; yağ, su, alyuvarlar ve akyuvarlardan oluşur. Bazı kemiklerde ise tamamına yakını yağdan meydana gelen "sarı ilik" bulunur. Kırmızı ilikte hem vücudu besleyen hem de enfeksiyonlara karşı vücudun savunmasını yapan kan hücreleri üretilir ve depolanır.
Kırmızı ilikte üretilen alyuvarların yapısındaki hemoglobin molekülleri oksijeni akciğerlerden alarak tüm hücrelere dağıtırlar. Eğer kırmızı ilikteki kan üretiminde biraz azalma olsa vücuttaki hücreler oksijensiz kalarak ölürler. Bu nedenle kemik iliğindeki üretimin sürekli olması zorunludur. Bu kadar önemli bir görevde aksama olmaması için vücutta çeşitli önlemler alınmıştır. Özellikle enfeksiyon dönemlerinde devreye giren bu önlemleri savaş zamanında düşman atağının seyrine göre değiştirilen stratejilere benzetmek mümkündür.
Vücut, enfeksiyonlarla savaş halindeyken kırmızı ilikte üretilen ve savunmaya göre planlanmış kan hücreleri kullanılır. Fakat bu hücreler miktar olarak her zaman yeterli olmayabilir. Bazen düşman, beklenenin üstünde bir performans göstererek saldırıya geçer. İşte bu durumda vücut alarm verir. Artık ciddi bir savunma yanında, saldırıya da geçilmelidir. Bu aşamada sarı ilik devreye girer. Ancak başta da belirttiğimiz gibi sarı ilik sadece yağlardan oluşmaktadır. Bu durumda yağların savunmada nasıl bir görevi olabilir? Vücuttaki asıl görevi yağ depolamak olan sarı ilik, kırmızı iliğin yetersiz kaldığı durumlarda acil durum sinyalini alarak birdenbire savunma yapan kan hücreleri üretmeye başlar. Amaç; düşmana karşı işbirliği içerisinde tek bir kuvvet oluşturarak savaşı kazanmaktır.
Bu, tüm canlılığı tesadüflere bağlayan Darwinist mantığın asla açıklayamayacağı, cevap bulamayacağı önemli bir ayrıntıdır. Çünkü işbirliği yapmaya ve düşmana karşı birlikte mücadele etmeye karar verenler akla, mantığa ve beyne sahip olmayan kemik içi sıvılarıdır. Aynı zamanda bu sıvılar o ana kadar kullanmadıkları bir özelliklerini açığa çıkararak farklı görevler yapabilecek şekilde hareket etmektedirler.
Bütün bunlar çok açık bir şekilde yaratılışı gösterir. Bu gibi örnekler Allah'a yönelmek ve O'nun yüceliğini, büyüklüğünü kavramak için birer vesiledir. Bildiği ve bilmediği pek çok üstün özellikle birlikte yaratılan insana düşen ise kendisine her yönden kusursuz bir vücut veren Allah'a şükretmektir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir."
(Araf Suresi, 54)


Bitkilerin Savunma Yöntemleri

Bitkilerin, kendilerine saldıran hayvanlara karşı çok değişik savunma yöntemleri vardır. Örneğin bazı bitkiler, tembel hayvan (sloth) ve pandalar gibi yapraklarını yiyen hayvanlara bir tepki olarak çeşitli kimyasal maddeler üretirler. Kimyasal madde üreten bitkilerde özellikle yeni çıkan yaprakların tadı çok kötü olur. Taze sürgünler hayvanlar için çok cazip birer yiyecektirler. Ama bu cazibeye kapılıp da yeni çıkmış yaprakları yemeye çalışan hayvanlar için bu kötü tat oldukça caydırıcıdır. Bir bitki kendi kendine hayvanların hoşuna gitmeyecek, onları caydıracak bir zehir üretebilir mi? Elbette ki üretemez, bitkilere bu özelliği veren her türlü yaratmayı bilen yüce Allah'tır.(Robert. R. Halpern, Green Planet Rescue, s.13)
Vücuttaki çok kompleks hormon sisteminin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek, bir gökdelenler şehrinin tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek kadar mantıksızdır.

Vücudumuzdaki Kusursuz Orkestra: Hormonlar
Heyecanlandığınızda veya korktuğunuzda, sinir hücreleriniz derhal sinyal sistemini uyarır ve büyük bir hızla ve yolunu şaşmadan hedefe ulaşarak böbreküstü bezlerinizi hareketlendirir. Mesajı alan böbreküstü bezleri adrenalin hormonu salgılar. Adrenalin hormonu ise kana karışarak, bütün vücudu alarma geçirir. Sindirim organlarının hareketlerini engeller ve sindirme sürecini durdurur. Böylece sindirime katılmayan önemli miktarda kan, kasları beslemek üzere boşta kalmış olur. Aynı zamanda kalbin ritmi hızlanır, kan basıncı artar. Akciğerlerin bronşları genişleyip, oksijen girişini ve kanın oksijenle beslenmesini hızlandırır. Kandaki şeker miktarı artar. Bu da kaslara fazladan enerji sağlar. Nihayet gözbebekleri genişler ve gözlerin ışık uyarımlarına karşı duyarlılığı artar. Bütün bu etkiler biraraya geldiğinde ise, bir insan ister kaçma, ister savunma, isterse çok hareketli bir duruma geçmek üzere olsun, her durumda büyük bir performans göstermeye hazır duruma gelir.
Sinir hücreleri, cansız ve bilinçsiz atomlardan oluşan yapılardır. Ancak bu atomlar, vücudun ihtiyaç duyduğu durumları hemen anlayarak, vücudun ilgili yerine derhal mesaj gönderirler. Mesajı alan yer de aynı şekilde cansız atomların birleşmesinden meydana gelmiştir. Buna rağmen kendisine gelen mesajı hemen anlar ve harekete geçerek gerekli hormonu üretir. Bu hormon ise, son derece şuurlu bir şekilde ve üretiliş amacını gayet iyi bilerek tüm vücudu dolaşır ve ilgili organları alarma geçirir.

Kuşların Göç YollarıSu kuşları göç ederken özel rotalar kullanırlar. Ki bunlar uçuş yolları adı verilen, gökyüzündeki ana yollardır. Sadece Kuzey Amerika'da kuşların kullandıkları başlıca 4 tane uçuş yolu vardır. Her su kuşunun kendine ait bir rotası vardır. Farklı su kuşu grupları farklı rotaları kullanarak göç ederler. Bu kuşlar her sene ilkbaharda kuzeye, sonbaharda ise güneye uçmak için aynı yolları izlemektedirler. Burada şaşırtıcı olan bu yolların hiçbir zaman değişmemesidir. Öyle ki uçuş yollarının bir kısmı hayret verecek şekilde çok uzun zamandır -1 milyon yıldan fazla süredir- su kuşları tarafından kullanılmaktadır. Kuşların göç yollarında görüldüğü gibi bütün örnekler bizi canlıların Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleri gerçeğine götürür.

kulaktaki Mucize

Kulak, iç içe geçmiş onlarca karmaşık mekanizmanın uyum içinde çalışmasıyla işlev gören, kusursuz bir sistemdir. Modern bilim ve teknoloji ise, bu sistemi taklit etmek bir yana, çalışma prensiplerini tüm ayrıntılarıyla çözmeyi dahi başaramamıştır.

Gaz Ortamından Sıvı Ortama Geçen Ses
Havadaki titreşmeler, kulak kepçesi vasıtasıyla dış kulak yoluna yoğunlaştırılarak gönderilir. Titreşimler buradan orta kulak vasıtasıyla iç kulağa geçirilir. Atmosferde, yani gaz ortamında meydana gelen titreşimler sıvı bir ortama aktarılır. İç kulaktaki sıvılar fiziksel özellikleri açısından suyla benzer özelliktedir. Ancak ses dalgaları ortam değiştirirken, oldukları gibi diğer ortama geçemezler. Bir kısmı geçeceği ortama çarparak geri döner. Yapılan hesaplamalar titreşimlerin 1000'de 1'inin sıvı ortama geçtiğini gösterir. Bu kaybın desibel cinsinden değeri ise 30 db.dir.
Böyle bir kaybın, duymanın gerçekleşmesinde ciddi bir sorun oluşturması beklenir. Ancak planlanmış bir yaratılış olduğu bu noktada kendini iyice gösterir.
Wever ve Laurence adlı iki bilim adamının yaptıkları deneyler, bu ses kaybının tam eş değeriyle orta kulak tarafından telafi edildiğini ortaya koymuşlardır.
Yani orta kulak, ses titreşimlerini 30 db. şiddetlendirmektedir. Başka bir deyişle eğer orta kulağımız olmasaydı ses titreşimleri iç kulağa 30 db. kayıpla geçeceklerdi.
Orta kulak bu önemli görevini yaparken içinde bulunduğu ortamın basınç miktarı da büyük önem taşımaktadır. Kulak zarının dış kulak tarafındaki basınç ile orta kulaktaki basınç birbiriyle dengeli olmak durumundadır. Aksi takdirde kulak zarı dış basınç nedeniyle orta kulağa doğru çökme yapacak ve bunun sonucu ciddi işitme kayıplarına neden olacaktır.

Basınç Ayarı Yapan Östaki Borusu
Bu önemli ayrıntının çözümü, yaklaşık 3-3,5 cm boyundaki östaki borusuyla halledilmiştir. "Östaki borusu" orta kulaktan burun deliklerine açılan bir penceredir. İnsan vücudundaki tüm sistemlerin birbirleriyle mükemmel uyumunun bir göstergesi de bu küçük borucuktur. Çünkü bu boru her zaman hava alışverişi için açık bulunmaz. Açılmasını sağlayan nedenlerin en önemlisi ise yutkunmamız, yani tükürük bezleri salgılarının yutulmasıdır.
İnsan ortalama dakikada 1 kere yutkunur; ancak her yutkunmada östaki borusu açılmaz. Normal açılışı iki yutkunmada bir olur. Yani 2 dakikada bir açılır. Bu sürede orta kulağın dengesi için tam yeterli olan süredir.
Orta kulaktaki basıncın hassas dengeleri; tükürük bezlerinin salgılanmasına kadar uzanan ince hesaplar sayesinde sağlanır. Artık çok hassas bir organ olan kulak zarımız görevini yapabilir.
Her ayrıntının düşünülmesi, muhtemel problemlerin çok pratik ve en uygun şekilde çözülmesi, üstün bir akıl ve güç sahibi olan Allah'ın kudretini gözler önüne seren çok açık delillerdendir. Bir Kuran ayetinde Allah kulağın yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:

"De ki: "Sizi inşa edip yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller veren o Allah'tır. Ne az şükrediyorsunuz?"
(Mülk Suresi, 23)

Sincapların Hassas Duyuları
Sincaplar kışın ihtiyaç duyacakları besin maddelerini daha önceden toplayan canlılardandır. Çeşitli yerlere fındık gömerek depolayan sincaplar, daha sonra fındıkları hassas koku duyularını kullanarak bulurlar. Öyle ki, 30 cm.'lik karın altına gizlenmiş fındıkların bile kokusunu alabilirler.
Sincapların hassas duyularından bir diğeri de bıyıklarıdır. Sincaplar dengelerini bıyıklarını kullanarak sağlar. Bıyıkları kesilen sincaplar dengelerini koruyamazlar. Ayrıca sincaplar, bıyıklarını karanlıkta etrafta bulunan nesneleri hissetmek için de kullanırlar.
Herşeyin hakimi olan Rabbimiz bütün canlıları bunlar gibi değişik özelliklere sahip olarak yaratmıştır. Canlılardaki çeşitlilik Allah'ın üstün yaratma sanatının delillerindendir. (Ranger Rick, Ekim 1993, sf. 6-12)


360 Dereceyi Görebilen Örümcek
İnsan da dahil olmak üzere pek çok canlı, sahip olduğu gözler ile yalnızca belirli bir alanı görebilir, arkasını ise göremez.
Oysa sıçrayan örümcek, kafasının üzerindeki dört çift özel gözle, arkasındakiler dahil etrafındaki her şeyi görebilir. Bu gözlerin iki tanesi kafanın ortasından test tüpleri biçiminde ileri uzanmıştır. Bu iki büyük göz, yuvalarının içinde sağa-sola ve yukarı-aşağı hareket edebilir. Kafanın yanındaki diğer dört göz ise görüntüyü tam olarak algılayamaz, ancak etraftaki her hareketi fark edebilir. Bu sayede, hayvan, arkasındaki bir avı da rahatlıkla teşhis edebilmektedir.
Sıçrayan örümceğin gözlerinin birbirinden bağımsız görebilme yeteneği, hayvanın, cisimleri daha çabuk algılayabilmesini sağlar. Resimlerde siyah olan göz kameraya, açık olan göz başka bir yere bakmaktadır. Acaba neden diğer benzerleri iki gözlüyken, sıçrayan örümcek sekiz gözlüdür ve görüş açısı 360 derecedir?
Elbette hayvan, böyle olmasının kendisi için daha faydalı olacağını "düşünmüş" de, kendine ilave gözler imal etmemiştir. Elbette bu gözler tesadüfen de meydana çıkmamıştır. Sıçrayan örümcekleri tüm bu özelliklerle birlikte yaratan Allah'tır..


Profesyonel Avcılık Yapan Bir Balık
1)
Balığın yüzgeci kapalı durumdayken
2) Balık diğer balıkların dikkatini çekmek için yüzgecini açar ve sahte balık ortaya çıkar.
3) Sahte balığın cazibesine kapılarak yaklaşan av, avcıyı fark edemediği için kolay bir yem olur.

Acaba bu balık yüzgecine balık görüntüsünü kendi mi vermiştir? Yoksa rastlantılar rastlantılara eklenip balık tesadüfen böyle bir özelliğe mi sahip olmuştur? Elbette böylesine bilinçli bir hareketin ve planın bir balık tarafından yapılabildiğini iddia etmek mümkün değildir. Kuşkusuz canlıların sahip olduğu tüm özellikler karşımıza tek bir gerçeği çıkarmaktadır: Doğada var olan üstün aklın ve tasarımın sahibi Allah'tır. Allah bir ayetinde bütün canlıların rızkını veren olduğunu şöyle haber vermektedir:

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitaptadır." (Hud Suresi, 6)

Bedenimizdeki Kumanda Merkezi: Beyin

Hem hassas bir yapısı hem de çok önemli görevleri olan beyin, vücut içinde çok yönlü bir korumaya alınmıştır. Bunlardan en dikkat çekici olanı beynimizin bir sıvı içinde yüzüyor olmasıdır.


Beynimizin suyun içinde yüzdüğünü biliyor muydunuz?

Hissetme, hareket etme, işitme, görme, tad ve koku alma, kalbin çalışması, nefes alma gibi hayati işlevlerin tümünü beynimiz gerçekleştirir. Ayrıca hormonlar üreterek vücudun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapar. Çok hassas bir sisteme sahip olan bu organımız elektrik sinyalleri ile çalışan sinir hücreleri, bunları barındıran ve beslenmelerine yardımcı olan destek hücreleri ve kan damarlarından oluşur
Beyin yaklaşık 1,5 kg'lık bir ağırlığa sahiptir. Eğer beyin bir sıvının içinde bulunmasaydı ve direkt olarak kafatasına temas etseydi kendi ağırlığının altında ezilirdi. Bu da beyindeki hayati merkezlerde bir baskı oluşmasına, dolayısıyla ölüme sebebiyet verebilirdi. Ancak böyle bir sorunla -hastalık halleri dışında- karşılaşılmaz. Çünkü beynimizin kendi ağırlığı -yüzdüğü sıvının içinde iken- 1400 kg'dan 50 gr'a kadar düşer. Yani beyinde ağırlığı otuzda bire kadar düşüren bir sistem vardır. Bu sistem şöyle çalışır:
Beynin içinde birtakım boşluklar ve bu boşlukların içinde de sadece beyinde bulunan özel damar yığınları vardır. Bunların görevi vücuttan beyne taşınan kandaki serumu süzmektir. Serum önce beynin içindeki boşlukları doldurur ve sonra çeşitli yollardan beynin dışına çıkar. En sonunda da bu sıvı beynin üst kısmında yer alan tek yönlü valf sistemi (araknoid villus) sayesinde genel dolaşıma (kan dolaşımına) geri döner. Bu valflerin çok önemli bir görevi vardır: Sıvının beyne yaptığı basıncı ayarlamak.…
Eğer bu ayarlama olmasaydı ve basınç çok yüksek bir seviyeye çıksaydı, o zaman beyne olan baskı beynin fonksiyonlarını etkilerdi. Ve bu durum pek çok hastalığa sebep olurdu.
Buna "hidrosefali" denilen hastalığı örnek verebiliriz. Bu hastalık türünde dolaşımdaki herhangi bir aksaklıktan dolayı beyindeki sıvı bir süre sonra birikmeye başlar ve oluşan basınç beyin fonksiyonlarını etkiler. Eğer dışarıdan bir müdahale yapılmazsa, yani ameliyatla bu sıvı boşaltılmazsa artan basınç; zeka geriliği, hareket bozuklukları, körlük hatta ölümle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olur.
Beyindeki sıvının basıncı normalden daha az düzeylere indiği zaman da dayanılmaz baş ağrıları olur ve beyin hasar görmeye başlar.

Beyindeki bu detaylı tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?
Beynimizin en enfonksiyonel şekilde çalışmasını sağlayan bu tasarımın tesadüfen ortaya çıkması elbette ki mümkün değildir. Tüm bu ayrıntıları bilen jöle kıvamında bir et parçası olan beynin kendisi de olamaz. Böyle iddialarda bulunmak akıl ve mantığın tamamen dışına çıkmak demektir.
Bütün bu hassas dengeleri kusursuz bir düzen içinde yaratan, herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.


Kelebeklerin Sahte Gözleri

Hayvanlardaki şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı savunma yöntemlerinden biri de, "sahte gözler"dir.
Bazı kelebekler kanatlarını açtıkları anda karşımıza bir çift göz çıkar. Bütün ayrıntılarıyla ve simetrisiyle eksiksiz iki gözdür bunlar. Sadece bu gözler bile, düşmanlarını karşılarındaki canlının bir kelebek olmadığı konusunda ikna etmeye yeter de artar. Özellikle Şönling Kelebeği gibi bazı kelebek türlerinin sahte yüzleri; ortasındaki pırıltılarıyla gözleri, yüz hatları, çatık kaşları, ağzı ve burnuyla öylesine mükemmeldir ki, ortaya çıkan görüntü birçok düşman için oldukça caydırıcıdır.
Birkaç haftalık ömrü olan bir tırtılın, kendi renkleriyle, desenleriyle oynayıp, ressamlara taş çıkartacak bir çizimi gerçekleştirmesi ve bunu savunma için kullanması söz konusu bile değildir.
Yeryüzündeki tüm canlılar gibi "sahte gözleri" olan bu canlılar da Allah tarafından yaratılmışlardır. Onlardaki kusursuz tasarımın sahibi hiç kuşkusuz ki alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Canlıların Fedakarlıkları
Darwinizm'e göre doğa, canlıların hayatta kalabilmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ettikleri, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği bir yerdir. Ancak bu iddia çok büyük bir yanılgıdır. Bu konuda yapılan bütün gözlemler Darwinizm'i açıkça yalanlamaktadır. Çünkü doğa, Darwinistlerin iddialarının aksine, çoğu kez ölümü göze alan fedakarlıklar ve canlıların kendi zararına olduğu halde sürü için gösterdikleri özverilerin örnekleriyle doludur.

Yavruları ve Başkaları İçin Kendi Hayatlarını Feda Eden Canlılar
DARWINİZM'İN iddiaları ve doğadaki örnekler karşılaştırıldığında çok bariz bir çelişki olduğu görülecektir. Örneğin, Darwin'e göre, yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir ceylan sürüsünde, hızlı koşabilen ceylanlar hayatta kalacaktır. Böylece ceylan sürüsü, hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Fakat doğaya baktığımızda durumun farklı olduğunu görürüz.
Ceylanlar herhangi bir tehlike sezdiğinde çevresindeki diğer canlıları uyarmak için ilginç bir zıplama dansı yaparlar. Ayrıca bir ceylan, yavrusunun yırtıcı hayvanlar tarafından kovalanmaya başladığını gördüğünde hemen onun arkasına geçer ve mümkün olduğunca yavrusuna yakın hareket eder. Çünkü, yırtıcı hayvanlar, avlarını genellikle arkadan yakalar. Eğer yırtıcı hayvanlar yaklaşırsa, anne ceylan saldırıyı uzaklaştırmak için kendi canı pahasına yırtıcı hayvanlara tekmeler atar. Bu bazen anne ceylanın hayatına mal olabilir, ama anne ceylan kendi hayatını yavrusu için feda etmeyi göze aldığı için bu davranışından hiç vazgeçmez.
Canlılardaki fedakarlık örneklerinden birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz.
-Balarıları, kovanlarına saldıran bir hayvanı sokarak öldürürler. Bu hareketleri ile arılar aslında intihar etmiş olurlar, çünkü sokma sırasında iğnelerini bıraktıkları için, ona bağlı bazı iç organları yırtılıp gövdelerinden sökülür. Kovandaki diğer arıların güvenliğini sağlamak uğruna kendi hayatlarını feda ederler. Bu çok büyük bir fedakarlıktır.
-Penguenler, yavrularını korumak için büyük bir mücadele verirler. Erkek penguenler yavrularını soğuktan korumak için 4 ay boyunca hiç ara vermeden ayaklarının üzerinde taşırlar. Bu çok büyük bir fedakarlıktır.
-Timsah, yeryüzündeki en vahşi hayvanlardan biri olmasına rağmen yavrusunun bakımı için gösterdiği özen son derece hayret vericidir. Yumurtadan çıktıkları andan itibaren, yavrular büyüyüp kendi hayatlarını devam ettirecek hale gelinceye kadar timsah onları ağzında veya üzerinde taşır. Annelerinin ağzı yavru timsahlar için en güvenli barınaktır. Bu da çok büyük bir fedakarlıktır.
Canlıların gösterdiği bu ve benzeri fedakarlıklar karşısında evrimcilerin söyleyecek birşeyleri kalmamıştır. Doğadaki bu gerçekler karşısında "doğa bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını koruyan üstün gelir" iddiasını savunan Darwinistler, teorilerini çürüten bu fedakarlık örnekleri karşısında hiçbir açıklama getiremezler.
Kuşkusuz tüm bu canlıları yaratan, kendileri için en çok yararlı olacak tavrı sergilemelerini ilham eden ve onları koruyup esirgeyen, alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. Tümü apaçık bir kitaptadır"
(Hud Suresi, 6)

Kalp Liflerinin
İçinde Saklı Mesaj

Kalp kası liflerinin derin bölgelerine, çok önemli bir mesaj taşıyan özel moleküller yerleştirilmiştir. Bu mesaj, kalbi değil, çok uzaklarda bulunan başka bir organı ilgilendiren bir bilgi içermektedir. Ancak mesajı taşıyan moleküller, güçlü kalp kası lifleriyle çevrelendikleri için normal şartlarda bu bölgeden ayrılamazlar.
Peki bu moleküllerin taşıdığı mesaj nedir ve bu moleküller niçin kalp dokusunun derinliklerine yerleştirilmişlerdir? Bu soruların cevabı incelendiğinde yine bir yaratılış mucizesi ile karşılaşırız.
Bu molekül "atrial natriüretik faktör" isimli bir hormondur. İçindeki mesajı okuyabilecek tek yetkili de böbreklerdir. Mesaj böbreklere sodyumun vücuttan atılmasını emreder.
Burada insanın aklına; "Niçin böbreklere gönderilecek bir mesaj kalbin derinliklerinde saklanıyor?", "Böbreklerin sodyumu vücuttan atmalarıyla kalbin ne ilgisi var?" gibi sorular gelebilir. Ancak Allah insan vücudunu birbiri içine girmiş binlerce sistemle var etmiştir. Kalbin derinliklerine böbreği ilgilendiren bir mesajın saklanması, bu kompleks ve kusursuz sistemlerden yalnızca biriyle ilgilidir.
Yüksek tansiyon, yani damarlardaki sıvı miktarının artması, insan için oldukça tehlikeli bir durum oluşturur. Eğer bir önlem alınmazsa sonuç ölümdür. Artan kan basıncı kalbin daha fazla gerilmesine neden olur. Bu gerilmeyle kas liflerinin de araları açılır ve liflerin içine hapsedilmiş olan mesaj molekülleri serbest kalarak kana karışır. Ardından bu mesaj kan yoluyla böbreklere ulaşır. Böbrek kendisine ulaşan emre itaat eder ve vücuttaki sodyumu atmak için harekete geçer. Sodyumla beraber vücuttan atılan sıvı miktarı da artar. Böylece kan basıncı normal düzeye düşer ve kalp sağlıklı olarak atmaya devam eder.


Hücrelerdeki Şuur Yaratılış Gerçeğini Tasdik Ediyor!
Vücudumuzdaki organların birbirleri ile iletişim kurmaları, hayatımızın devam etmesi için mutlak bir zorunluluktur. Bir organizmayı oluşturan hücreler görevlerini yerine getirebilmek için sürekli haberleşirler. Hücreler birbiri ile ya doğrudan temas yoluyla, ya da sinirsel, elektriksel ve kimyasal haberciler aracılığı ile haberleşirler. Ancak burada bahsedilen her organelin bir et parçası olduğunu, iletişimi sağlayan habercilerin de yine proteinler, kimyasallar ya da mineraller olduğunu unutmamak gerekir. Birbirlerine bilgiyi aktaran, bu bilgiyi anlayıp uygulamaya geçirenler de yine aynı maddelerdir. Ancak yapılan hareket çok büyük bir şuur ve akıl içermektedir.
Örneğin bir insanın karaciğerinin bir kısmı kesilip alındığında karaciğerin diğer kısmı kendi kendini yenileyerek eski halini alır. Bu sırada hücreler zaman kaybetmemek için çok hızla çoğalır. Ama asıl önemli olan hücrenin çoğalmaya ne zaman başlaması ve ne zaman durması gerektiğini bilmesidir. Burada çoğalan ve bölünen hücreler aynı anda durmaya karar vermektedirler. Daha fazla ya da daha az değil, daha önce ya da daha geç değil, aynı anda durma kararı almaktadırlar.
Bu hücrelere ilk çoğalma emrini veren, acil bir durum olduğu için hızlı davranmaları gerektiği konusunda onları uyaran, organ eski halini aldığında bunu fark edip, onları durduran kimdir? Peki diğer hücreler kimin sözüne itaat edip çoğalmaya başlamakta, kimin sözüne itaat edip durmaktadırlar? Karaciğer isimli bir et parçasının mı? Tabi ki bir et parçasının bu üstün şuuru göstermesi, akıl göstererek karar vermesi mümkün değildir. Bu üstün akıl ve şuur alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir. Bu olaylar bize tüm kainata hakim olan Allah'ın üstün kudretini göstermektedir.

Kelebek Hortumlarındaki Tasarım
Kelebeklerde bulunan hortum, sayısız teknik ayrıntıyla donanmış gelişmiş bir alet niteliğindedir. Dinlenme anında bu hortum, bir saatin sarmal yayı gibi dolanır. Kelebek besin gereksinimini karşılamak isterse, hortumda ki özel bir kas harekete geçer. Hortum çözülerek bir boru halini aldığında, en derin taç yapraklarındaki çiçek özünü bile emebilir. Meşrubat içmek için kullandığımız kamışlar da aynı sistemle yapılmıştır.

Karaciğerdeki Çok Fonksiyonlu İşçiler
Karaciğerin temel hücreleri olan hepatositler; safra salgılanması, kandaki toksinlerin arıtılması, proteinlerin ve karbonhidratlar ile yağların ayrıştırılması, kanın depolanması ve pıhtılaşmayı sağlayan parçacıkların üretilmesi gibi görevleri yerine getirirler. Ardı ardına kolaylıkla sıraladığımız bu fonksiyonların her biri, sağlıklı bir yaşam sürmemiz için gereken çok önemli faaliyetlerdir. Bu kadar farklı işlevin, karaciğerdeki birbirinin aynı olan hücreler tarafından gerçekleştirilmesi ise oldukça düşündürücüdür. Aslında her biri başlıbaşına bir uzmanlık gerektiren bu kimyasal reaksiyonların ve üretimlerin aynı hücreler tarafından ustaca yapılması, çok sistemli, düzenli ve planlı bir çalışmayı gerektirir. Bu planlı çalışmayı karbon, hid***en, oksijen ve azot gibi maddelerden oluşmuş ve detayları ancak elektron mikroskobu altında görülebilen hücrelerin yapıyor olması ise üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Bu noktada şöyle bir örnek verilebilir. Karaciğerin yaptığı işlemleri bizim için yapacak bir insan topluluğu oluşturmaya çalıştığımızı düşünelim. Bulmamız gereken;

kimyasal tepkimeler konusunda uzman, üretimde çalışacak, depoda gerekli maddeleri stoklayacak, üretimde oluşan atıkları dışarıya atacak fakat bunu fabrikada çalışanlara zarar vermeden ve çevreyi kirletmeden yapacak, yan fabrikalara ek hizmet verecek ve onların ihtiyacı olabilecek malzemeyi önceden belirleyip tedbirini alacak ve üretimini yapacak, çevredeki fabrikalar arası anlaşmazlıkları giderecek, Ve bunun gibi daha pek çok görevi de üstlenecek kişiler olacaktır.
Aynı zamanda bu kişilerin her birinin -karaciğer hücrelerinin yaptıkları gibi- tüm bu işlerde tecrübeli olmaları, ara vermeksizin çalışmaları, yorgunluk duymamaları ve tüm işlerin sorumluluğunu tek başlarına da üstlenebilmeleri gerekmektedir.
Tahmin edilebileceği gibi, böyle bir işin altından kalkabilecek, bu özelliklerin tümüne sahip insanlar bulmak imkansızdır. Oysa, ancak mikroskop altında görebildiğimiz milyonlarca görevli hücre, şu anda diyaframımızın altında bulundukları yerde, saydığımız görev listesini ve daha saymadıklarımızı eksiksiz yerine getirmektedir. Üstelik bu kusursuz görevler bugün yeryüzünde yaşamakta olan milyarlarca insanın her birinin karaciğerinde aynı şekilde gerçekleşmektedir. Tarih boyunca yaşamış trilyonlarca insanın her birinin karaciğer hücreleri de aynı görevleri eksiksiz olarak yerine getirmiştir.
Trilyonlarca hücrenin gösterdiği bu müthiş aklın, moleküllerden oluşan bu varlıklara mal edilemeyeceği açıktır.

Kumda Nasıl Hareket Ediyor?
Çölde yaşayan bir yılan türü kumun üzerinde oldukça seri biçimde hareket edebilmektedir. Yılan göğüs kaslarını aşamalı olarak kasarak vücudunu S şeklinde hareket ettirir.
Hareketinin başında vücudunu bir kıvrım halinde büker ve kafasını kaldırarak havada tutar. Bu hareketi sağlayan kasılma kuyruğa doğru ilerlerken, hayvanın kafası ileride yere değer. Bu arada kasılma hareketi kuyruk kısmına gelir. Başlayan yeni bir dalga kuyruğun kumdan kaldırılarak başın hizasına gelmesini sağlar. Böylece yılan ortalama 45 derecelik eğime sahip, birbirine paralel izler bırakarak öne doğru ilerler. Bu hareket sırasında yılanın sadece iki noktası kuma değer. Bu ilerleyiş şekliyle yılan, aşırı derece ısınmış kuma en az şekilde temas eder. Bu hareket şekli yılanın vücudunun kavrulmasını engeller.



Sekreter Kuşları
Sekreter kuşları sadece Afrika'da yaşarlar. Ağaçlarda ve çok yükseklerde yaptıkları yuvalarını yaprak, ot ve tüylerle döşerler ve bu malzemeleri her yıl yenilerler. Sekreter kuşları daha çok yılanla beslenirler ve çok ilgi çekici bir yöntemle yılan avlarlar. Bir yılanla karşılaşan sekreter kuşu gagasını kullanmadan pençeleriyle saldırır ve avını pençe vuruşlarıyla öldürmeye çalışır. Karşılaştığı yılan zehirli bir tür ise, sekreter kuşu, kanatları aracılığıyla onu kendisinden uzak tutar ve yılanın zehirini boşaltması için birkaç tüyünü yılana yutturmaya çalışır. Bunu başarırsa, yılan zehirini kuşu etkilemeyecek bir yere boşaltmış olur. Sekreter kuşu, zehirinin büyük bölümünü boşalttığı için artık eskisi kadar tehlikeli olmayan yılana pençeleriyle saldırır. Sekreter kuşunun pençelerinin yüzeyi çok az damarlı olduğu için yılan ısırsa bile, kuş zarar görmez. Son derece ilginç bir beslenme şekline sahip olan ve çok isabetli bir yöntemle yılanı alt eden sekreter kuşlarına bütün bunları Allah ilham etmiştir.
Meniden Bir Damla
Cinsel birleşme sırasında erkekten bir kerede ortalama 250 milyon sperm atılır. Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin ancak bin kadarı ana rahmindeki yumurtaya ulaşabilir. Beş dakika sonra bitecek olan yarışın sonunda yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı değil, ondan küçük bir parçadır. Kuran'da bu gerçek şöyle açıklanmıştır:
"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi.. (Kıyamet Suresi, 36-37)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın akıtılan meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yapıldığı haber verilmektedir! Bu ifadedeki özel vurgunun, ancak modern bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise, Kuran'ın Allah kelamı olduğunun delilidir.


Bebeğin Anne Rahmindeki Üç Evresi

"... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?"
(Zümer Suresi, 6)

Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir.
Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic Human Embryology isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Rahimdeki hayat 'üç evre' den oluşur; preembriyonik evre (ilk 2,5 hafta), embriyonik evre(8. haftanın sonuna kadar), ve fetal evre (8. haftadan doğuma kadar).
Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:

1. Pre Embriyonik evre:
Bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer.

2. Embriyonik evre:
İkinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.

3. Fetal evre:
Embriyo artık "fetus" diye adlandırılır. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği 3 cm. büyüklüğündeki 'fetus'un yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insanın dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam eder.
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde edilmiştir. İnsanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir dönemde, Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler verilmiş olması, elbette Kuran'ın Allah kelamı olduğunun açık bir delilidir.

Eklem Sıvısı Mucizesi
Allah'ın yaratışındaki mükemmellik, detaylara inildikçe daha belirgin olarak ortaya çıkar. Bu detaylardan biri de eklem sıvısıdır. Eklem sıvısı, insanın hareket edebilmesini sağlayan, olmazsa olmaz birçok unsurdan biridir. Allah herşeyi yerli yerinde ve amacına uygun olarak yaratmıştır.
Hareket edebilmemiz için, kemikler, kaslar, bunların çalışabilmesi için de beyin, sindirim, dolaşım, sinir sisteminin olması gereklidir. Tüm bu sistemler de kendi içlerinde kompleks ve mükemmeldir. Ama tüm bunlar yaratılıp da, kemikler arasındaki eklemlerde bulunan eklem sıvısı yaratılmamış olsaydı, hareket etmemiz mümkün olmazdı. Küçük bir detay gibi görünen eklem sıvısının, böylesine önemli bir özelliği olması, Allah'ın yaratışının son derece ince hesaplara dayalı, planlı ve mükemmel olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Kolunuzu ya da bacağınızı oynatırken neden acı duymadığınızı hiç düşünmüş müydünüz? Sürekli bir sürtünmenin olduğu kemiklerde normal şartlar altında aşınmalar ve yıpranmalar olması bunların sonucu olarak da acı oluşması gerekirken böyle bir şey hiç olmaz. Bunun nedeni eklemlerin arasında sürtünmeyi engelleyici eklem sıvısının bulunmasıdır. Bu sıvı kayganlık sağlayarak eklem yüzeyindeki aşınmayı ve tahribatı önler. Biz de Rabbimizin vücudumuzda yarattığı bu kusursuz tasarım sayesinde rahatlıkla hareket ederiz.


Kemikler vücut içinde bulundukları yere göre farklı özelliklere sahiptir. Örneğin sürekli hareket halindeki kemiklerimizin bazıları, hareketsiz bölgelerdeki kemiklere göre daha farklı desteğe ihtiyacı vardır. Buna örnek olarak eklemlerimizi verebiliriz. Omurgamızı meydana getiren omurlar, bacaklarımızdaki, kollarımızdaki, el ya da ayaklarımızdaki eklemler her hareketimizde birbirleri üzerinde dönerler. Sürekli hareket halinde oldukları için de destek sistemlere ihtiyaçları vardır. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz.
Herhangi bir mekanik alet çalışırken hareket eden parçaların birbirlerine temas noktalarında sürtünme görülür. Sürtünmenin gerçekleştiği bölgelerde kısa bir süre sonra aşınma ve aşınma sonucunda parçalarda kopma ve kırılma söz konusu olur. Bunu engellemek için mekanik parçalar düzenli olarak yağlanır. Basit bir kapı menteşesinden, üstün teknolojiye sahip bir otomobil motoruna kadar her hareketli mekanik sistemde yağlamaya ihtiyaç vardır. Ancak yağlama aşınmayı tam olarak engellemez, yalnızca geciktirir. Örneğin otomobillerin motoru her beş bin kilometrede bir yağlandığı halde aşınmanın önüne geçilemez. Bu nedenle motor parçalarının düzenli olarak değiştirilmesi gerekir.
Ancak insanların ve hayvanların eklem yerleri bir ömür boyunca hareket ettikleri halde hiçbir şekilde bakıma ya da yağlanmaya ihtiyaç duymazlar. Hatta bir insanın ömür boyu yaklaşık 100 bin kilometre yol aldığını düşünürseniz sözü edilen mekanik sistemin yaptığı işteki mucizevi yön daha iyi anlaşılır.
Görüldüğü gibi insanın hareket edebilmesi için her yönden eksiksiz bir tasarım vardır.
İnsanın üzerine düşen ise, Rabbimize karşı şükredici olmaktır. Allah, bir ayetinde, şükrün önemine şöyle dikkat çekmektedir:

"Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar."
(Neml Suresi, 73)

Eklem sıvısı, kemiklerin sürtünmesini engeller. Bu mükemmel
Mimar Yaban Arısı
Yaban arısı, mimarlık yeteneğiyle dikkat çeken bir canlıdır. Yaban arısının bir türü, tahta parçalarını kemirir ve bunları kullanarak ağzında bir tür selüloz, yani kağıt üretir. Bu kağıdı kullanarak da, kendisine yuvarlak bir ev inşa eder. Tavana yapıştırdığı bu kağıttan yuvanın içinde, aynı balarıları gibi, altıgen petekler yapar. Her altıgen peteğin tavanına da bir yumurta yapıştırır.
Yaklaşık üç hafta sonra yumurtalardan larvalar çıkar. Yapmaları gereken her iş, larvalara kendilerini yaratan Allah tarafından ilham edilmiştir. Larvalar şaşırtıcı bir bilinç göstererek, annelerinin açık bıraktığı peteklerin alt tarafındaki ağız kısmını örerler. Böylece ağırlıkları yüzünden aşağı düşmekten kurtulurlar.


Uçuş Makinaları: Yusufçuklar

Yusufçuk böceği, uçuşu hangi hızda ve hangi yönde olursa olsun, aniden durup ters yönde uçmaya başlayabilecek kadar kusursuz bir uçma yeteneğine sahiptir. Yusufçuk, havada sabit durup avına saldırmak için uygun bir pozisyon bekleyebilir. Ayrıca bu durumdayken olduğu yerde kıvrak bir dönüş yaparak avına yönelebilir. Bunlar, yusufçuğun günümüzün gelişmiş teknolojisinin ürünü olan helikopterlere ilham kaynağı olan manevra kabiliyetlerinden birkaçıdır.
Yusufçuğun vücudu, metalle kaplanmış izlenimi veren halkalı bir yapıya sahiptir. Buz mavisinden bordoya kadar çeşitli renklere sahip olabilen yusufçuğun sırtında biri önde diğeri arkada olmak üzere iki çift kanat vardır. Kanatların hareketi iki karşıt kas grubunun hareketi ile sağlanır. Kasların bir ucu gövdenin içinde kaldıraç şeklindeki uzantılara bağlıdır. Bir kas grubu kasılarak bir çift kanadın yükselmesini sağlarken, öteki kas grubu da aynı oranda esneyerek ikinci çiftin alçalmasını sağlar. İşte günümüzde yusufçuklardan örnek alınarak üretilmiş olan helikopterler de aynı yöntemle alçalıp yükselir.



Yusufçuk böceklerinin kusursuz uçuşları, birbirinden bağımsız dört büyük kanadın vücudun ağırlığını taşımasıyla sağlanır. Bu özellik sayesinde yusufçuk ani manevralar yapabilir, aniden hızını artırabilir ve saniyede 10 metre gibi yüksek bir hızla uçabilir.
Çok hızlı uçarken ani manevralar yapabilen yusufçuğun, görme yeteneği de kusursuzdur. Yusufçuk gözü, bilimsel çevrelerde dünyanın en iyi böcek gözü olarak kabul edilir. Yusufçuğun her birinde 30.000 kadar ayrı mercek bulunan bir çift gözü vardır. İki yarım küreye benzeyen ve başının yarısı kadar yer kaplayan gözler, böceğe çok geniş bir görüş sahası sağlar.
Yusufçuğun sahip olduğu mükemmel kanat sistemi ve olağanüstü göz yapısı, detaylarındaki tüm özel likleriyle birlikte kusursuzca yaratılmıştır. Yusufçuk böceği ancak mevcut bu vücut tasarımı sayesinde yaşamını sürdürebilir. Yusufçuktaki bu benzersiz tasarım Yüce Allah'a aittir. Allah her türlü yaratmayı bilendir.

"Çünkü Rabbin, yaratan ve bilenin ta kendisidir." (Hicr Suresi, 86)

Yusufçuk ani manevralar yapabilir, aniden hızını artırabilir ve saniyede 10 metre gibi yüksek bir hızla uçabilir. Yusufçuğun birer basit kopyası olan helikopterler ise bu muhteşem teknolojiyi taklit etmeye çalışıyorlar.
Örümcek Ağındaki Mucize
Örümcekler, inşaatlarını kendi bedenlerinden salgıladıkları ipek ağlarla yaparlar. Örümcek ipi, aynı kalınlıktaki çelikten tam 5 kat daha sağlamdır. Öyle ki havada hızla uçan büyük sinekler bile, örümcek ağının sağlam ve esnek tuzağından kurtulamaz. Bununla birlikte türlere göre ağların özellikleri de değişir. Örneğin karadul örümceğinin ağında bu sağlamlığa ek olarak yapışkan damlalar bulunur. Bu ağlara yakalanan bir avın kendini kurtarması imkansız gibidir. Örümceğin ağı, yapışkan, esnek ve şaşırtıcı derecede sağlamdır. Ağ ile avına tuzak kuran örümcek aynı zamanda ağını vücudunun bir uzantısı gibi de kullanır. Örümcek, ağa takılan her türlü canlının titreşimlerini hisseder ve onu gecikmeden yakalar.
Örümceklerin bu mimari harikası ağları inşa etmelerini sağlayan yüce Allah'tır. Örümcekler de yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah'ın ilhamıyla hareket ederler.

Birbirlerine Uyumlu Yaratılan Canlılar
Bazı bitkilerin çiçeklerindeki nektar, çiçeğin iç kısımlarında bulunur. Bu da, böceklerin ve kuşların nektar toplamalarını, dolayısıyla çiçeğin döllenmesini zorlaştıran bir dezavantaj gibi görünür. Oysa Allah, nektarı derinlerde bulunan çiçeklerin özelliklerine tıpatıp uygun yapılara sahip canlılar yaratarak, bu bitkilerin de döllenmesini sağlamıştır. Avize ağacı ve yuka güvesi arasındaki uyumlu beraberlik bunun örneklerindendir.
Avize ağacı bitkisinin üzerinde, büyük yapraklardan oluşan bir rozet şekli, bunun da merkezinde krem renkli çiçekleri taşıyan bir sap bulunur. Avize ağacının polenleri eğimli bir bölgede bulunur. Bu yüzden, bitkinin erkek üreme organlarında bulunan çiçek tozunu, ancak eğimli bir ağız yapısına sahip olan bir canlı türü toplayabilir.
Avize ağacı güvesi, topladığı çiçek tozlarını birbirine bastırıp top şekline sokar ve bunu başka bir avize ağacı çiçeğine götürür. Önce çiçeğin dibine iner ve kendi yumurtalarını bırakır. Sonra tepeciğe çıkar ve çiçek tozu topunu buraya vurarak polenlerin dökülmesini sağlar. Çünkü bir süre sonra yumurtalardan güve tırtılları çıkacak ve bu polenlerle beslenecektir. Ancak bu arada güve, önceki bitkiden topladığı çiçek tozu topunu, yeni bitkinin tepeciğine vurarak bitkinin de döllenmesini sağlamış olur.


Görüldüğü gibi, güvenin beslenmesi ve ağacın döllenmesi birbirine son derece uyumlu bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu uyumu yaratan ağacın kendisi ya da güve değildir. Bir bitkinin ya da bir böceğin başka bir canlının ihtiyaçlarından haberdar olması, buna göre bir taktik belirleyerek kendi ihtiyacına bir çare bulması mümkün değildir, çünkü bu canlılar akledemez, birtakım yöntemler bulup bunları diğer bir canlıya öğretemez.
Her iki canlı da kendilerini tanıyan, bilen, herşeyden haberdar olan, yaratan, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın eseridir. Allah bizlere yüce kudretini, kusursuz sanatını, büyüklüğünü tüm canlılarda olduğu gibi avize ağacı bitkisi ile güvenin birbiri ile uyum içinde yaratılmasında da göstermektedir.

"Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O'nu tespih eder; O'nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tespihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır." (İsra Suresi, 44)

Canlılar arasında pek çok örneğini gördüğümüz ortak yaşamlardaki kusursuz uyumu yaratan Yüce Allah'tır.

Anne Sütündeki Mucize

Anne karnındaki korunmuş ve mikrotan arındırılmış alandan çıkıp dünyaya gelen bebek, dış dünyada birçok mikropla savaşmak zorundadır. Anne sütünün en önemli özelliklerinden biri bebeği enfeksiyonlara karşı korumasıdır. Anne sütünden bebeğe geçen koruyucu hücreler (antikorlar), bebeğin daha önceden hiç tanımadığı mikroplarla adeta bilgisi varmış gibi savaşmaya başlamasını sağlar.
Özellikle doğumdan sonraki ilk birkaç günde salgılanan ve "kolostrum" adı verilen sütte bol miktarda bulunan antikorlar koruyucu etkilerini doğrudan gösterirler. Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bu önemli bilgiyi Allah bizlere 14 asır önce şöyle bildirmiştir:

"Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır." (Lokman Suresi, 14)

Anne Sütündeki Mucize
Anne karnındaki korunmuş ve mikrotan arındırılmış alandan çıkıp dünyaya gelen bebek, dış dünyada birçok mikropla savaşmak zorundadır. Anne sütünün en önemli özelliklerinden biri bebeği enfeksiyonlara karşı korumasıdır. Anne sütünden bebeğe geçen koruyucu hücreler (antikorlar), bebeğin daha önceden hiç tanımadığı mikroplarla adeta bilgisi varmış gibi savaşmaya başlamasını sağlar.
Özellikle doğumdan sonraki ilk birkaç günde salgılanan ve "kolostrum" adı verilen sütte bol miktarda bulunan antikorlar koruyucu etkilerini doğrudan gösterirler. Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bu önemli bilgiyi Allah bizlere 14 asır önce şöyle bildirmiştir:

"Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır." (Lokman Suresi, 14)

Gelincikler
Gelincikler çok hızlı hareket eden canlılardır. Hareketleri o kadar atik ve akıcıdır ki,gelinciğin bulunduğu alanı dikkatle gözleyen bir kimse bile güçlükle farkedecektir. Gelincik hızla yol kenarındaki çalılara dalar ve yiyecek bir şey olması ihtimaliyle her deliğe,her yarığa kafasını sokarak yolunda ilerler. Bu grubun hepsi yırtıcı hayvandır. Öyle ki kendilerinden büyük, tek başına dolaşan hayvanları bile kolaylıkla öldürebilir. Gelinciklerin bazı türleri kış ayları için postlarını değiştirebilirler. Kuzey Amerika'daki Leat gelinciğinin ve Kuzey Avrupa'da yaygın olarak bulunan Avrupalı Gelinciğin tüylerinin rengi beyaza döner. Bazı diğer Asya türleri de daha açık renge bürünürler. Koyu tüyleriyle karda kolay bir av olabilecek gilincikler Allah'ın onlara verdiği bu özellik sayesinde kışın güven içinde hareket ederler.
Yağmurdaki Ölçü
Kuran'da yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur:

"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı';
siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 11)

Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.
Eğer bu miktarda en küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran'da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.

ALLAHIN İSİMLERİ
Basir

(İyi gören)
"Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir." (Mülk Suresi, 19)
İnsanın görme kapasitesi kuşkusuz çok sınırlıdır. Çıplak gözle görebileceği mesafe en fazla birkaç kilometre ötesidir. Üstelik bu da ancak açık bir havada, yüksek bir yerden bakıyorsa mümkün olur. Ancak şartlar ne kadar uygun olsa da görebildiği en uzak yer onun için hayal meyal farkedilebilen, puslu bir görüntüden başkası değildir.
İnsan belki de sınırlı yeteneği sebebiyle kendisini de hiç kimsenin göremeyeceğini zanneder. Gizli bir iş yaparken, saklanırken, etrafında hiç insan yoksa, kimse tarafından görülmediğinden emindir. Bu tarz ortamlarda insanlar istedikleri herşeyi yapabileceklerini, hiç kimseye karşı sorumlu tutulamayacaklarını, yaptıkları hataların asla karşılarına çıkmayacağını sanırlar.
Oysa bu bir yanılgıdır. Çünkü insanın unuttuğu çok önemli bir gerçek vardır: Allah her an herşeyi tüm detaylarıyla görendir.
İnsan gözleriyle ancak belli bir alanı görebilirken, Allah o kişinin bulunduğu odayı, onun dışında diğer odaları, o evin tamamını, o evin içinde bulunduğu şehri, onun da içinde bulunduğu ülkeyi, onları içine alan kıtayı, bütün bunların tamamını kapsayan dünyayı, tüm gezegenleri, uzayı ve onun da ötesindeki boyutları aynı anda görmektedir.

"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. "
(Yunus Suresi, 61)

"Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. "
(Bakara Suresi, 110)

"Allah katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir. "
(Al-i İmran Suresi, 163)

"De ki: "Sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?
De ki: "Sizi yeryüzünde üretip-türeten O'dur.
Siz O'na toplanıp götürüleceksiniz."" (Mülk Suresi, 23-24)



Her insan birçok defa tanıdık biriyle göz göze gelip merhabalaşmıştır. Peki bu bir-iki saniyelik sürecin oldukça uzun ve karmaşık bir hikayesi olduğunu biliyor muydunuz?
Bir akşamüstü deniz kıyısında iki adamın ayrı ayrı oturduklarını varsayın. İyi dost olmalarına rağmen henüz birbirlerini fark etmemişler. Adamlardan birisinin, henüz görmediği arkadaşına doğru yüzünü çevirmesi, bir biyokimyasal olaylar zincirini başlatır: Arkadaşının vücudundan yansıyan ışık, saniyede 10 trilyon foton (ışık parçacığı) geçecek şekilde gözbebeğine varır. Işık önce bu merceğin daha sonra da göz yuvalarını dolduran sıvının içinden geçer ve retinanın üzerine düşer.

Doğum olayı
Doğum olayı son derece büyük bir mucizedir. Anne karnında hazırlanmış olan özel korunaklı odasında gelişen bebek bir süre sonra dünyaya gelir. İşte bu mucizevi olaydaki detaylar, düşünen her insanı çok önemli sonuçlara götürecektir. Bu sonuca, bebeğin gelişiminde etkili olan detaylardan birini ele alarak birlikte ulaşalım:
Plesanta döllenmiş yumurtanın rahim duvarına yerleşmesi için vücut tarafından oluşturulan etli bir dokudur. Bebeğe ait yumuşak kan damarlarını içerir. Bu damarlar bir ağacın kolları gibidir. Plesanta bebeğe besin taşıyan dokularla birleşerek besin, vitamin, mineraller, su ve oksijen gibi anneden gelebilecek her türlü maddeyi bebeğe taşır.
Plesantanın bu görevi son derece önemlidir. Çünkü bu doku, hem bebeğin bütün ihtiyaçlarını gidermeli hem de bebeği korumak için seçici olmalıdır. Aslında bu görevleri yapmakla plesanta bebek için, akciğer, mide, bağırsak, karaciğer ve böbrek gibi organların görevlerini yüklenmiş olur. Plesantanın bu alışverişi gerçekleştirmesini sağlayan "korion" adı verilen ince bir zardır. Bu zar anne ile bebeğin kan dolaşımını birbirinden ayırır. Bu zar sayesinde annenin kanı kesinlikle çocuğun damarlarına geçmez. Bebek oksijen ve besinlerini bu zar aracılığıyla alır.
Öncelikle sadece hücrelerden oluşan bir doku olan plesantanın tüm bu hesaplamaları nasıl yaptığı sorusunun cevabı verilmelidir. Plesanta dokusu anne karnındaki bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilecek özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmıştır. Doğum mucizesi Allah'ın yaratma sanatındaki ihtişamın sergilendiği örneklerden biridir.


Kuşların İlgi Çekici Yuvaları

Kuşların ve tüm diğer canlıların davranışlarında görülen aklın, bilginin ve yeteneğin kaynağının tek açıklaması
vardır: Bunların tümü bu hayvanlara Allah tarafından ilham edilen özelliklerdir. Allah, bu canlıları yaratmış,
onlara korunma, avlanma, beslenme, üreme yöntemlerini ayrı ayrı ilham etmiştir. Onlara yuvalarını inşa ettiren,
kusursuz planlar yaptıran, onları koruyan ve barındıran sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah'tır.
Kuşlar, yuva yapma konusunda en usta canlılar olarak bilinirler. Her kuş türünün kendine özgü yuva teknikleri vardır ve hiç şaşırmadan bu kusursuz yapıları inşa ederler. Kuşların yu 0 0va inşa etmelerinin en önemli nedeni yumurtalarının ve daha sonra bu yumurtadan çıkan yavrularının son derece savunmasız olmalarıdır. Bundan başka bazı kuşlar da üreme dönemlerinde dişilerine gösteri yapmak için çeşitli yuvalar kurarlar ve bu yuvaları cazip hale getirmek için süslerler.

Her Şey Yavru Kuş İçin
Yavrular için yapılan kuş yuvalarının en önemli amaçlarından biri, yavruları soğuktan korumaktır. Yavrular tüysüz doğarlar ve aynı zamanda pek hareket edemedikleri için kaslarını hiç çalıştıramazlar. Bu nedenle yavruların donmamaları için soğuktan izole edilmiş yuvalara ihtiyaçları vardır. Özellikle "örgü yuvalar", yapıları itibariyle bu sıcaklığı yavrulara sağlayabilirler. Bu yuvaların yapımı ise oldukça detaylı ve zordur. Dişi kuş yuvayı çok uzun bir sürede büyük bir itinayla örerek oluşturur. Aynı zamanda, yuvanın içini tüy, lif ve kıllarla doldurur, böylece yuvanın izolasyonunu artırmış olur.
Her türden yuva için malzeme temini son derece önemlidir. Kuşlar gün boyunca yapacakları inşaat için gerekli malzemeyi toplarlar. Kuşların gagaları ve ayakları çeşitli malzemeleri taşımak ve kullanmak için özel tasarlanmıştır. Yuvanın kuruluşu dişiye aittir ama yuvanın kurulacağı bölgeyi erkek seçer. Kuşlar bu mimari şaheserleri çamur, yaprak, sarmaşık, tüy ve kağıt gibi maddelerden yararlanarak yaparlar. Kuş yuvalarının özellikleri, kullandıkları malzemelere ve uyguladıkları tekniklere bağlıdır. Yuvalar, kullanılacak olan malzemenin elastikiyeti, dayanıklılığı ve sertliği göz önünde bulundurularak yapılır. Malzeme, sıkıştırmaya ya da gerilmeye elverişli olmalıdır. Ayrıca değişik türden malzemelerin birlikte kullanılması, yapının sahip olduğu koruyucu özellikleri artırır. Sözgelimi çamurla bitki liflerini karıştırmak yuvadaki çatlakların yayılmasını önler.

Kuşlar topladıkları malzemelerle önce inşaatın harcını oluştururlar. Bu şekilde yuva yapan kuşlardan biri uçurum kırlangıçlarıdır. Uçurum kırlangıçları yuvalarını uçurum kenarlarına, bina veya avlu duvarlarına çimento ile yapıştırırlar. Bu çimentoyu elde ediş yöntemleri ise oldukça pratiktir. Gagalarıyla çamur veya kil parçaları toplarlar ve bu malzemeleri inşaat alanına taşırlar. Çamuru yapışkanımsı salyalarıyla karıştırıp, uçurumun yüzeyine sürerler ve üstünde yuvarlak bir açıklık bırakarak düzgün bir çömlek şeklinde biçim verirler. Çömleğin içini çim, yosun ve tüyle doldururlar. Bu yuvaları çoğunlukla sarkan bir kaya çıkıntısının altına inşa ederler ki, yağmur yağdığında çamuru yumuşatmasın ve yuvayı yıkmasın.
Bazı Güney Afrika kuşları (Anthoscopus) ise, iki bölüme ayrılmış olan özel yuvalar kurarlar. Bu yuvalarda kuluçka odasının asıl girişi gizlenmiştir. Yuvanın diğer girişi ise ortada bir yerdedir. Bu ayrıntı, avcı hayvanlar için hazırlanmış olan bir aldatmacadır.
Başta belirttiğimiz gibi kuşlar yuvalarını sadece yavrularına bakmak için kullanmazlar. Kimi zaman da dişilerine gösteri yapmak için yuva yaparlar. Bu kuşların içinde en ilginç olanlarından biri Yeni Gine'de yaşayan çardak kuşlarıdır. Çardak kuşları dişilerine yaptıkları gösterilerinde tüylerini kabartmak yerine buldukları "değerli şeyleri" sergilerler ve küçük çardaklar kurarlar.
Bazı erkek çardak kuşları öncelikle kendilerine genç bir fidanı çadır direği gibi kullanıp, çevresine ince dalları dizerek bir nevi çardak oluştururlar. Diğer bir tür, önünde iki girişi ve bir de çatısı olan bir mağaracık yapar; içine çiçek, mantar, kısacası ne bulduysa toplar ve düzenli bir şekilde sıralar. Daha sonra topladığı malzemelerle bu yuvayı süsler. Her çardak kuşu türünün seçtiği belli bir renk vardır. Ama genellikle parlak mavi renkli cisimleri tercih ederler. Belli bir renkte olması şartıyla sopa, taş, çiçek, tohum ve o renkte olan herhangi birşeyi süs eşyası olarak kullanırlar.

Yuvadaki Mükemmel İşçilik
Dokumacı kuşların yuvaları, bugün kuşbilimciler ve diğer doğabilimciler tarafından, kuşların yaptığı en ilginç yapılar olarak gösterilmektedir. Bu kuşlar, doğada buldukları bitki liflerini ve ip olarak kullanabilecekleri her türlü uzun bitki sapını "dokuma" şeklinde örerek kendilerine çok sağlam yuvalar inşa ederler.
Dokumacı kuş ilk iş olarak kullanacağı malzemeyi toplar. Yeşil ve taze yapraklardan kendine ince uzun şeritler keser veya yaprakların orta damarlarını alır. Özellikle taze yaprakları seçmesinin ise bir nedeni vardır: kuru yapraklardan alacağı malzemeyi kontrol edebilmesi ve bunları dokumada kullanması çok zordur, ancak taze yaprak lifleri ile bu işlemler çok kolay gerçekleşir. Kuş öncelikle çatallı bir dala, bir yapraktan kopardığı uzun bir lifin ucunu sararak işe başlar. Bir ayağı ile lifin ucunu dalın üzerinde tutarken, diğer ucunu gagasıyla idare eder. Liflerin düşmelerini engellemek için onları düğüm atarak birbirlerine bağlar. İlk olarak bir çember oluşturur; bu yuvasının girişidir. Daha sonra ise gagasını mekik gibi kullanarak yaprak liflerini diğer liflerin üzerinden ve altından sırayla geçirir. Dokuma işlemi sırasında her lifin ne kadar çekilmesi gerektiğini de hesaplayabilmelidir. Çünkü eğer dokuması gevşek olursa yuva hemen çöker. Ayrıca yuvanın son halini zihninde canlandırabilmelidir ki, duvarların ne zaman kavisleneceğine veya dışarı doğru çıkıntı verileceğine karar versin.
Girişi dokuduktan sonra yuvanın duvarlarını dokumaya başlar. Bunun için başaşağı durur ve içeriden çalışmaya devam eder. Gagasıyla bir lifi diğerinin altına sokar ve sonra hassas bir şekilde dışarıda kalan ucunu tutar ve sıkıca çeker. Böylece son derece muntazam bir dokuma oluşturur.
Görüldüğü gibi dokumacı kuş yuvasını yaparken hep birkaç aşama sonrasını hesaplayarak hareket etmektedir.

İçgüdü Değil İlham
Şimdiye kadar anlatılan örneklerde de görüldüğü gibi her kuş türünün kendine özgü bir yuva inşa etme tekniği vardır. Ve bu tekniklerin her biri bilinci, aklı ve düşünme yeteneği olmayan bir hayvandan beklenemeyecek kadar karmaşıktır; her biri bir tasarım ve plan gerektirir.
Bir düşünelim: karşımızda akıl, bilinç, plan ve tasarım ürünü eserler üreten canlılar bulunmaktadır. Ancak bu canlıların bu özelliklere sahip olmaları imkansızdır. Öyle ise bu canlılar bu davranışları nasıl gösterirler?
Kuşların ve tüm diğer canlıların davranışlarında görülen aklın, bilginin ve yeteneğin kaynağının tek açıklaması vardır: Bunların tümü bu hayvanlara Allah tarafından ilham edilen özelliklerdir. Allah, bu canlıları yaratmış, onlara korunma, avlanma, beslenme, üreme yöntemlerini ayrı ayrı ilham etmiştir. Onlara yuvalarını inşa ettiren, kusursuz planlar yaptıran, onları koruyan ve barındıran sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah'tır. Evrimcilerin iddia ettiği gibi ne "tabiat ana", ne de tesadüfler bu canlıları son derece karmaşık yuvaları inşa etmeleri için programlayamaz. Tüm canlılar üstün bir Yaratıcı olan Rabbimiz'in ilhamına uydukları için kendilerinden kesinlikle beklenmeyecek davranışlar sergilerler.



alıntıdır...........
http://cerkes2004.port5.com/portland2004/index1.htm