Announcement

Collapse
No announcement yet.

Mitoloji Açısından Roma Dönemi Resim Sanatı

Collapse
X
  • Filtre
  • Zaman
  • Gösterim
Clear All
yeni mesajlar

  • Mitoloji Açısından Roma Dönemi Resim Sanatı

    Mitoloji Açısından Roma Dönemi Resim Sanatı
    Not: konuyla ilgili eserlerin resimlerini Roger Ling, "Roman Painting" Cambridge University Press, 1992. adlı kitaptan ve Pompeii ile ilgili herhangi bir kitaptan bulabilirsiniz.

    Mitolojik Resim Anlayışında Frizler

    Roma duvar resimlerindeki ilk figür ressamlığı, birinci stilin renkli blok işçiliğindeki tek başına anonim örneklerden ayrı kalan gizemler villasıdır. Bunlardan en ünlüsü Villanın güney batı köşesindeki görkemli Oecus frizidir. Konunun mitoloji kurallarına tam uymamasına rağmen, bazı mitolojik figürlerin eklenmesi ve Hellen stilinin güçlü kullanımı, günümüz kontekstlerindeki saygınlığını doğrulamaktadır. Friz kesin olarak Dionysiakh kült ile bağlantılıdır. Dar, doğu duvarının ortasında, doğrudan doğruya ana girişin karşısında yer alan odaksal bir yatış pozisyonunda ve bir kadın figürünün kucağında kendinden geçmiş bir vaziyette, sarhoş Dionysos tasvir edilir. Bu merkezi grubun sağına soluna, tanrıların yarattığı mucizeleri örnekleyen ve bir tür ayinde bulunan diğer figürler sıralanırlar. Bu önemli duvar resim sanatı örneği, İ.Ö. 60-50 yılları arasına tarihlenmektedir.
    Vitruvius Roma evlerindeki duvar resimciliği türlerini tanıtırken, Troya savaşlarını ve Odysseus’un gezilerini de dahil etmektedir. Pompeii’deki Cryptoportico evinde resmedilmiş orijinal olarak ****en sahne içeren bir friz bulunuyordu. Friz yüksekliğinin çoğunu kaplayan figürlerle ve manzara betimleriyle, resim stili geleneksel Yunan anlayışına uygundur. Yunanlılar, resim eserlerini, kahramanları tanıtan düzgün yazılı etiketlerle de desteklemişlerdi. Roma’da Esquiline’den bir frizde Laestrygonialılarca saldırıya uğrayan Odysseus tasvir edilmiştir. Vatikan müzesindeki eser, İ.Ö. 50-40 yılları arasındandır. Yine Vatikan müzesinde bulunan bir diğer frizde de Laestrygonia’daki Odysseus sahnesi aynı yıllara tarihlenmiştir. Bu sahnede de kahramanların üzerlerinde kim olduklarını belirten yazılar bulunmaktadır. Doğa manzarası ustalıkla ele alınmıştır ve resme egemendir. Kirke’nin sarayındaki Odysseus sahnesi Esquiline’den bir başka frizdir. Vatikan müzesinde sergilenmektedir ve İ.Ö. 50-40 yılları arasındaki sanatın başka bir örneğini oluşturur. Burada, büyücü kadını kapıda Odysseus’u karşılarken görürüz; sağ tarafta aynı dekor içinde ise Kirke’nin iksirine karşı bağışıklık kazanmış olan Odysseus, kılıcını ona doğru yöneltir. Kirke dizlerinin üzerine düşer ve Odysseus’tan merhamet dilenir. İ.Ö. 50-40 yıllarına ait son Odysseus konulu bir diğer friz Esquiline’den yer altı dünyasındaki Odysseus sahnesidir. Odysseus’un gemisi yer altı dünyasının kapısına ulaşmıştır ve kahramanın, ölülerin ruhları etrafta toplanırken Tiresias ile buluştuğu sahne tasvir edilmiştir.
    Roma resim sanatında, ikinci stilden sonra mitolojik ve efsanevi frizler önemli bir unsur olmaktan çıkmıştır; yerlerini yeni moda olan dominant panel resim anlayışına açıkça bırakmışlardır.

    Panel Resimleri ve Diğer Mitolojik Konular

    Roma resim sanatındaki en erken resimler, açık bir şekilde, çerçevelendirilmiş ve ahşap öğelerle sarılmış paneller halinde sergilenirdi. Ayrıca açık ve koyu rengin cesur darbelerince gösterilen figürlerle neredeyse empresyonist bir stilde, yarım yamalak olarak resmedilirlerdi. Gizemler villasında ve Boscoreale villasındaki örnekler sırasıyla dini konular ve belirsiz anlamdaki figürlü sahnelerle betimlenmekteydi. İkinci stilin bir özeliği olarak da bu örneklere bakacak olursak eserlerin boyanmış sütunlarla çevrili olduğunu da görürüz.
    Üçüncü stile geçişte, mimari formlar azaltılmış ancak süslemeler daha çok kullanılmıştır. Pompeii’deki İmperiale villasının Oecus’undaki gibi son örnekler, aslında iki boyutlu bir süslemenin beyaz zeminli frizinde oldukça endişeyle oturur biçimde gösterilmişlerdi. Orta ikinci stilin empresyonizmi yavaş yavaş daha titiz yorumlara yol açtı. Bu şekilde duvardaki panel resimleri ve geri kalan unsurlar arasında artık herhangi bir fark kalmıyordu.
    Mitolojik manzaralar, üçüncü ve dördüncü stilde varlığını sürdürmeye devam ediyordu ancak popülaritesini kaybetmiş gibi görünüyordu. Aynı zamanda bu tür konuların doğası da değişti. Manzara tasvirleri daha karmaşık ve heterojen oldu; figürler öncekilere göre daha küçük de kalsa büyümeye başladı ve panelin boyunun kısaltılmasıyla, düşey yerleştirme gelişimi giderek kısıtlandı. Bu özelliklere uygun bir mitolojik örnek, Pompeii’de Orchard evinin doğu duvarında resmedilmiş Diana ve Actaeon sahnesidir. Eser, İ.S. 40-50 yılları arasına tarihlenmektedir ve 1.18 m yüksekliğindedir. Dördüncü stilde de kare ya da kareye yakın form gerekli görüldü. İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğine ait olan British Museum’daki kökeni bilinmeyen kareye yakın bir panelde, Odysseus ve sirenler betimlenmektedir. Yüksekliği 34 cm’dir. Eserde ana unsurlar alanın alt yarısında tasvir edilirken diğer unsurlar (kayalar, sirenler gibi) yukarıya yerleştirilmişlerdir ve doğru bir perspektif anlayışı da kendini göstermektedir. Dördüncü stil aynı zamanda kendinden önce gelen diğer anlayışları da barındırmaktaydı.
    Üçüncü stile ait olan ve aynı zamanda di*** anlayışla betimlenenlerden biri de yine Pompeii’den Theseus ve Minotaur sahneli paneldir. Eser, İ.Ö. birinci yüzyılın sonuna ve İ.S. birinci yüzyılın başına tarihlenir. Bu sahnede, Minotaur’u öldürdükten sonra Theseus Atinalı çocukların şükranlarını kabul etmektedir. Arka planda, solda Minerva heykeli görünmekte, ön planda da Minotaur’un bedeni uzanmaktadır. Dördüncü stile ait olan, İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğinden Gavius Rufus evinde de yine Theseus ve Minotauros konulu bir duvar resmi bulunmaktadır
    Birinci yüzyılın başına ait bir diğer örnek, Pompeii’deki Jason evinden Pan ve Nymphelerin işlendiği sahnedir. Naples Arkeoloji müzesinden olan eser, 1.20 m yüksekliğe sahiptir ve üçüncü stilin tipik bir örneğidir. Sahnenin ortasında Pan flüt çalmaktadır ve Nymphenin elinde de bir lyra vardır. Üçüncü stilin daha geç yıllarında düz zemin anlayışına ve zarafete olan ilgi kaybolmaya başlamıştır. Figür kompozisyonlarının uzamsal ve üç boyutlu etkileri daha önemli bir gelenek halini alır ve vurgulanmak istenen figürler daha büyük yapılır. Ayrıca sahnedeki figürlerin sayısını arttırmaya da bir eğilim vardır. Figürlerin çoğu, meraklı seyirci rolünü saflıkla oynamaktadır.
    Tanrılar yine resmedilmekten çekinilmeyen varlıklardır; İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğine ait olan Naples Arkeoloji Müzesindeki Bir sahnede, Thetis Hephaistos’un atölyesinde betimlenir. Farklı alanlara figürlerin yerleştirilmesi ile hatırı sayılır bir derinlik yaratılmıştır. Bu ve buna benzer çalışmalar yüzyıllar sonra, daha profesyonel bir şekilde sanatta kendini bulacaktır ve bunlar ilk denemelerdir ve bu yüzden belirli hatalara sahip olsalar bile olumsuz bir anlayışla eleştirilmemelidirler.
    Resmedilen tanrılardan biri de Apollon’dur ve Pompeii’de Dioskurlar evinde kithara çalarken tek figür olarak betimlendiği ünlü bir sahnesi de vardır. Bu eser de İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğine aittir ve British Museum’da korunmaktadır. Tanrı, sahnenin boy olarak tamamını kaplayacak kadar büyük yapılmıştır ki yine aynı evreye ait, Herculaneum’dan, çocuklarını öldürmeyi düşünen Medea sahnesiyle tek figürlülük ve sahneyi kaplama açısından benzerlik göstermektedir. Tıpkı Trajik Ozan evindeki Admetus ve Alcestis sahnesindeki figürde olduğu gibi, tanrının başının arkasındaki dairesel süs Hıristiyanlık döneminde her zaman kullanılacak olan haleleri hatırlatmaktadır. Tekrar birinci yüzyılın üçüncü çeyreğine ait olan Admetus ve Alcestis sahnesine dönecek olursak buradaki figürlerin üç farklı yüzeyde yerleştirildiği de gözden kaçmamaktadır.
    Roma dönemi resim sanatında Venüs ve Ares konulu sahneler de işlenen mitolojik temalardandır. Bu tarz resimlerde tıpkı İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğine ait olan Pompeii’deki örnekte olduğu gibi aşk ön plana çıkmaktadır. Venüs, sahnenin ortasında bir taht üzerinde oturmaktadır ve Mars onun hemen arkasında ayakta dikilmektedir. Ayrıca Roma sanatında tipik bir özellik olan Mars’ın Venüs’ün göğsünü tutması da resimde görülmektedir. Sahnenin adı Mars’ın ve Venüs’ün kurudur ve Naples Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte; 1.23 m yüksekliğindedir. Yine diğer bir eser de, dördüncü stile ait olan Mars ve Venüs evinden tanrı ve tanrıçanın tasvir edildiği sahnedir. Burada da Mars, Venüs’ün elbisesini çıkarırken resmedilmiştir. Sol üstte bir Eros figürü onun altında bir kalkan ve Venüs’ün sağ kolunun arasından, sahneyi diagonal olarak geçen bir mızrak motifi de diğer öğeleri oluşturmaktadır.
    Roma resim sanatı, dış kaynaklı inançlardan da etkilenmiştir. Bilinen Roma tanrıları dışında, Agathodemon, Osiris, İsis gibi tanrılar da karşılaşılan örnekler arsında vardır. İsis tapınağında, M.Ö. 1. yüzyıla ait olan Io’nun İsis tarafından kabul ediliş sahnesi bunlardan biridir. Geç Roma kültünde Io, Mısır tanrıçası İsis ile özdeşleştiriliyordu.

    Sonuç

    Yunan ve Roma resim sanatı, gerçekçi ve üç boyutlu bir anlatıma ilgi göstermiş ve sanatları insanın ve insanın içinde bulunduğu dünyanın ölçülerine bağlı kalmıştı. Bu nedenden ötürü işlenen konu ne olursa olsun gerçekçi ifadeler, konuları, mitleri olduğu gibi yansıtma ve simgesel anlatımdan kaçınma sanatlarının temel hususlarından biri olmuştu. İnsanlar, tanrılar ve ikincil öneme sahip diğer insan üstü varlıklar, tek tanrılı dinler ile karşılaştırıldıklarında özellikle Helenistik dönemden sonra doğanın şaşılmaması gereken, sıradan parçaları imiş gibi anlatılmışlardı. Ancak hiyerarşik bir anlatım biçiminin olmadığı anlaşılmamalıdır. Elbetteki hiyerarşi mutlaka vardı; tanrı eğer Dionysos ise yapılan eserin merkezi noktasına yerleştiriliyor, onun yanında dans eden, içki içen, ayin yapan figürler tanrının etrafına serpiştiriliyordu. Klasik Yunan anlayışından Roma dönemi resim anlayışının bitimine kadar esasında çok da farklı bir konu seçimi yoktur; farklılık belki dinsel varlıkların görünüşünde ya da değişen ve gelişen sanat anlayışının vurgulayışında bulunmaktaydı. Bu vurgu, figürlerin panelin neresinde durması gerektiğini söylüyor, üç boyutluluğu ortaya çıkarıyor, göz alıcı doğa resimlerini mitolojik konulara taşıtıyor ya da panelin dikdörtgen mi yoksa kare mi olması gerektiğine karar veriyordu. Ortaya çıkan stiller resim anlayışının görünen biçimleriydiler; fakat bu anlayış doğrultusunda yapılan eserlerin konularında yavaş yavaş değişimler de olmuştur. Doğunun her şeyden güçlü ve gizemli bir evren düşüncesi, mimari, resim, heykeltraşlık uygulamaları devam etmekte olan Roma stilini değişikliğe uğratmıştır. Doğunun dünyaya bakış açısını ortaya çıkartan sanat batıya doğru ilerledikçe bundan din ve dini konulu duvar resimleri de nasibini aldı. Doğu anlayışı, perspektife, insan bedeninin anatomisine ve doğal nesnelerin sunuluşunda gerçekçiliğe Roma sanatının gösterdiğinden daha az ilgi göstermekteydi. Bu yeni düşünceler ve yeni uygulamalar İ.S. 100 sıralarında başlayarak sürekli olarak Roma imparatorluğuna yayıldı. Ancak bu noktadan sonra, Roma sanatında yeni konuları ve eski konuların yeni işleyişlerini bulmaya başlarız. Tutumda bir katılık ve kabalık, bedenlerde eski klasiksel orandan bir uzaklaşma başlar. Kabartmalarda da, imparator melekler tarafından göklere yükseltilir. Simgesel anlatım tarzı ortaya çıkar yani. Son etkiler konu açısından önem taşımadığından özgürce ortaya çıkmış ve gelişmiş Roma resim sanatını, dönem içerisindeki önemli eserlerle anlatmaya çalışmak daha uygundur.
    Pompeii içinde ve çağdaşı resim sanatı anlayışında görünen en önemli konu mitolojidir. Bu tema doğrultusunda da pek çok eser meydana getirilmiştir. Pompeii kenti duvar resimciliği açısından en önemli merkezlerin belki de başında geliyordu. Geç dönemlerde ortaya çıkan yeni anlayışlar, yüzyılları etkileyecek bir güce kavuştuğunda pek çok sanatçı, Hıristiyan ya da değil, hep bu anlayışın kaynağından besleniyormuşçasına Roma dönemi sanatını dolaylı ya da dolaysız bir şekilde takip etmiştir. Tabii bunlar ortaya çıktıkları dönemlerde başka başka adlarla sanat dünyasında moda olmuşlardır. Kaynağını Yunan ve roma anlayışından alan gelecekte oluşacak sanatın, bu ilk örneklerden iki farkı vardı: Birincisi bir din devrimi olmuştu ve tanrı sayısı neredeyse teke indirilmiş, çok tanrılı anlayışın getirdiği pek çok öğe, azizler, havariler ve melekler adı altında ancak kendini bulabilmişti. Ancak başlangıçta pagan eğilimi muhakkaktı: Hıristiyan eserlerine, yarı aslan yarı kartal, yarı insan yarı balık yaratıklar, çelenkler ve daha başka Roma süsleme motifleri karışır. İlk eserlerin tümü de bir putperest çerçevede üretilmişlerdir, sanatçılar hiç kuşkusuz hem Hıristiyan hem de putperest müşteriler için çalışıyorlardı. İkinci fark ise bütün sanat kurallarının artık genel geçer bir profesyonellik kazanmasıdır.
    Roma döneminde, belki de sanat için değil ama daha çok ticaret için önemli olan seramik endüstrisi genişlemiş, Doğu Akdeniz’den Britanya’ya kadar bir seramik ticareti ağı kurulmuştur. Bu dönemde önemli olan ne kadar çok seramik üretildiği ve ne kadar satış yapıldığıydı. Eskiye oranla resim sanatı seramikte değil, duvar resimciliğinde devam etmiştir. Hellenistik dönem ile birlikte figürlü sahneler vazolarda uygulanmamaya başlanır. Duvar resimciliği, resim sanatının ölçütünün gerçekte ne olduğunu bize anlatacak baş unsurdur.
    Herhangi bir Roma evinin belirli bir odasında, duvara resmedilmiş dini konulu bir eseri sanat anlayışı içinde eleştirirken, o eserin Romalı bir kişi tarafından nasıl değerlendirildiğini de göz ardı etmemek gerekir. Zeus’a ya da başka bir tanrıya dua edilmesi gerektiğinde bu duvar resimlerinin özel bir dini köşe, bir sunak vazifesi gördüğü, tanrılara yapılan duaların bu duvar resimlerinin önünde gerçekleştirildiği de unutulmamalıdır. Tıpkı bugünkü dindar Hıristiyanların evlerinin bir köşesini Bakire Meryem’in ve İsa’nın resim ve heykellerine ayırdığı gibi Romalılar da kendilerine dini, minyatür bir sığınak ayırıyor olmalıydılar. Bunun da en önemli öğeleri Tanrı ya da tanrıların duvardaki resimleri, bu resimlerin etrafında dizilmiş tanrı heykelcikleri, kandiller ya da ayinlerde kullanılan kaplar olmalıydı.
    Yunan ve Roma dininin etkisinin Hıristiyanlık içine de yayılması, çok tanrılı dinin hakikatlerinin sonraki yüzyıllara ve günümüze kadar gelen tek tanrılı din sistemi içerisine serpiştirilişi, sadece teolojik bir konu olarak ele alınabileceği gibi pagan sanat anlayışının Hristiyan sanatına etkileri de paralel olarak gerçekleştiğinden, sanat tarihi açısından da ele alınmaktadır. Mitolojik konulu resimlerdeki figür karakterleri, bu karakterlerin işleyiş biçimleri, simgeleri, sonraki yüzyıllar açısından sanatta temel alınacak faktörlerdi. Bütün bunlar, Roma resim sanatının ve çok tanrılı dininin ne kadar köklü, karakterli olduğunu ispatlamaktadır. Belki de buna örnek olabilecek bir eser, dördüncü stile ait olan, İ.S. birinci yüzyılın üçüncü çeyreğinden Gavius Rufus evindeki Theseus ve Minotauros konulu duvar resmidir. Theseus sahnenin ortasında çıplak bir biçimde –ve tanrısal bir duruşla- tasvir edilirken sağında ve solunda biri eline diğeri de ayaklarına kapanmış iki Atinalı çocuk resmedilmiştir. Bu sahne itibariyle Theseus’un Hıristiyanlığın İsa’sına prototip oluşturması (sanat açısından) olasıdır – sol omzuna yasladığı asa onun tanrısal gücünü mü vurgulamaktadır? ve bütün bunlar en azından kilise ressamlarının kendilerine örnek bulması açısından önemli ayrıntılar mıdır?- daha önce belirtildiği gibi sahnenin sağ tarafını kaplayan kalabalık ve meraklı kadınlı ve erkekli bir grup yer almaktadır. Hepsi, sahnenin ortasına yoğunlaşmış durumdadır ve en öndeki küçük erkek çocuğunun arkasında yer alan sakallı tıknaz yapıda bir erkek figürü işaret parmağıyla bir noktayı göstermektedir ki bu da büyük bir olasılıkla sol tarafta ölü bir şekilde uzanmakta olan boğa Minotauros’tur. İşaret parmağıyla bir noktayı gösterme betiminin bu tarz şekli, ilginçtir ki yine yüzyıllar sonra Da Vinci’nin Hıristiyanlık temalı tablolarında da uygulanacaktır. Gözden geçirilmesi gereken bir konu daha vardır: Figürün işaret ettiği yerde yatan boğa, kötülüğü simgelemektedir ve insanları acımasızca yutmaktadır; Theseus’un yok ettiği bu boğa doğal olarak iki boynuza sahiptir ancak hem bu özelliği hem de simgelediği rol bakımından günümüz dinlerinde kötülüğün kaynağını oluşturan Şeytanı ve boynuzlarını ister istemez akla getirmektedir. Şeytanın sonsuz nefretinin yerine Hıristiyanlığın sevgi anlayışını yaymak için bir çaba sarf eden İsa ve insanlara dehşet saçan Minotauros’u alt etmeyi başaran Theseus arasındaki bağlantı, resim sanatının eski Roma anlayışından ortaçağ ve Rönesans akımlarına kadar bir paralellik göstermiş olabilir.
İşlem Yapılıyor
X