MODERN RESMİN ÖYKÜSÜ

Resim sanatı 18. yüzyılın sonlarında, Fransız Devrimi ile birlikte değişmeye baş-ladı. Milliyetçilik ve özgürlük kavramları insanları daha çok düşünmeye ve duygularını betimlemeye itiyordu. Dini içerikli konular ve aristokrat portrelerinden çok manzaralar, olaylar ve mitolojik karakterler gerçekten daha farklı bir biçimde resmediliyordu. Resim sanatı yeni bir çağa ayak uydurmaya çalışıyordu (7).

18. Yüzyılda akademilerde öğrencilere felsefe, matematik gibi derslerin yanında sanat dersleri de verilmeye başlanmıştı. Resimde üslup kavramı tartışılıyordu. Fransız İhtilali ile birlikte aristokratlar dışında parası olan herkes resim ısmarlayabiliyordu. Yıllık resim sergileri ilk defa Londra ve Paris'te düzenlendi. Bu sergiler seçkin tabakanın en fazla konuştuğu konu haline geldi (7).

Müşteri toplamak için sanatçılar, resmin boyutlarını büyütüyor ve daha çarpıcı renkler kullanıyordu. Belki de resimdeki en büyük değişim yeni konu arayışları idi. Sanatçılar birdenbire güncel olaylardan, hayal gücüne seslenen, ilgi uyandıran konuları seçmeye başladılar. Bu değişim öncelikle en hızlı özgürleşen Amerika'da gerçekleşti. Sanatçılar kendilerini eski kurallardan daha bağımsız hissediyorlardı. Amerikalı John Singleton Copley (1737–1815) tarihi olayları resmediyordu. Önce tarihi gerçekleri öğrenip sonra sahneyi çizerdi. “Binbaşı Pierson' ın Ölümü” tarzının güzel bir örneğidir (7, 9).

Fransız İhtilalcileri kendilerini yeniden doğmuş Yunanlılar ve Romalılara benze-tiyor, devrimlerini yüceltmek ve onu anmak istiyorlardı. Jacques-Louis David (1748–1825) ihtilal hükümetinin resmi sanatçısıydı. Resimleri adeta propaganda aracıydı. En ünlü resmi “Marat'ın Banyoda Öldürülmesi” idi. İspanyol ressam Francisco Goya (1746-1828) yeni kuşak bir ressamdı. Gerçekçilikten ödün verip figürlerini daha basitleştirmiş, biraz da abartı katmıştı. Mitolojik ve fantastik eserler vermişti. Buna en güzel örnek Yunan mitolojisinden bir bölümü anlattığı “Satürn” adlı eseridir (7,9).

Mistisizm alanında resimler vermiş bir diğer ressam da İngiliz William Blake (1757-1857) tir. Blake, kendi dünyasına kapanmış dindar bir insandı. Resim kurallarını kabul etmiyordu. Hayal gücüyle yarattığı farklı figürleri çiziyordu. Kendi dünyasının tanrısı olan “Urizen”i çizmişti. İç gözünün gördüklerini resmediyor, gerçeklere sırtını çeviriyordu. Hatasız çizmeye önem vermiyordu (7,9).

Konu seçme alanındaki özgürlükten “manzara resmi” çok yararlanmıştı. Daha önce sanatın küçük bir dalı olarak görülürken 18. yüzyılda insanların duygularına hitap eden, büyük ressamların yücelttiği bir tür olmuştu. William Turner (1775–1851) ve John Constable (1776–1837) farklı tarzlar kullanarak bu alanda resimler vermişlerdi. Turner son derece başarılı bir sanatçıydı. Resimleri ışık dolu, güzelliklerle kamaşan fantastik bir görünüme sahipti. Fakat 1842'de resmettiği “Kar Fırtınasına Yakalanmış Buharlı Gemi” yeni bir türdü. Constable ise gördüğü şeyleri aynen boyayabilmek istiyordu. Canlı, göz alıcı konular seçmişti. Daha önce uygulanmış renk kurallarını ihlal edip farklı boyama teknikleri geliştirdi. Resimleri ilk sergilenişinde huzursuzluk yaratmıştı. Bunların dışında romantik ressamlar da vardı. Alman sanatçı Caspar Friedrich (1774–1840) manzara resimlerini, insanların duygularını uyandıracak biçimde yapmıştı. Fakat o dönemde şiirsellikten çok Constable'ın yolunda gidenler başarıya ulaştı (7,9).

Sanayi Devrimiyle insanlar daha fazla para kazanmaya başladılar. Sanatçılara daha çok sipariş veriliyor, resimler odaların en güzel köşelerine asılıyordu. Fakat ortaya çıkan farklı üsluplardan dolayı, ressamlarla alıcıların zevkleri uyuşmamaya başlamıştı. Ressamlar siparişlere bağlı kalmayıp özgürce resim yapmak istiyorlardı. Bu durum resim satışlarında düşüş getirecekti. Sanatçılar ikilemde kalmıştı (7).

Daha fazla üslup oluştuğu için sanatçının kendini ifade edebilme yolları artmıştı. Sanatla ilgilenen kimseler, değişik şeyler yapmak isteyen sanatçılar aramaya başladılar. 19. Yüzyılda sanata katkıları olan insanların değeri öldükten sonra bilinir oldu. İki tip ressam ortaya çıktı: Gerçekçilik ve kurallara bağlı kalan muhafazakâr ressamlar ve yenilikçi ressamlar (7).

Sanattaki ilerleme en fazla Paris'te Montmartre sokaklarında görüldü. Yeni sanat kavramlarının oluştuğu bu yere, dünyanın her tarafından sanat eleştirmenleri, ustalar ve öğrenciler geldi (7).

19. Yüzyılın en önemli muhafazakâr ressamlarından biri Jean-Auguste-Dominique Ingres' (1780–1867) dir. Canlı modelleri çiziyor, doğaçlamadan nefret ediyordu. Bu düşünceye karşı çıkanlar Eugene Delacroix' (1798–1863) nın sanatını benimsiyorlardı. Çünkü o, resimde hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu savunuyor, kurallara uymuyordu. Çarpıcı renkleri keşfetmek ve aradığı sadeliği bulmak için 1832'de Arapların yaşadığı Tanca'ya (Fas) gitti. Ona göre figürlerin hareket halinde olması resmi yüceltiyordu. Delacroix bu yüzden şaha kalkmış atları, savaş sahnelerini ve tarihi olayları betimliyordu (7,9).

Jean-Baptiste Corot (1796–1875) gördüklerini tuval üzerine olabildiğince doğru resmetmek istemişti. Fakat atmosferi izleyiciye benimsetmek için boyayı farklı bir biçimde kullanıyor, ayrıntıların üzerinde durmuyordu (7).

Akademilerde hala saygıdeğer insanların resmedilmesi gerektiği düşünülüyordu. İlk kez François Millet (1814–1875) köylüleri resmederek bu anlayışa karşı çıktı. Daha önce köylüler küçük düşürülerek çizilirdi. Millet resimlerinde adeta köylülerin yaptığı işi yüceltiyordu. Tasarıma denge veren ölçülü bir ritmi vardı (7).

Gustave Courbet (1819–1877) , Millet' nin yolundan gidip yeni akıma bir ad koymuştu: “Gerçekçilik”. Courbet güzelliği değil, gerçeği arıyordu. Neyi çizdiğinin önemi yoktu. Renkleri ve ışığı değiştirmez, resmi daha heybetli yapmak için figürleri abartılı çizmezdi. Tarzı akademilerden çok eleştiri aldı. Düzeni bozmakla suçlanıyordu (7).

Gerçek devrim ise Edouard Manet (1832–1883) tarafından yapıldı. O da atölyelerde yapılan resimlerde ışığın yanlış kullanıldığını savunuyordu. Resmin gerçekçi gözükmesi için dışarıda yapılması lazımdı. Güneş ışığında sert kontrastlar oluşurdu. Manet'nin sert gölgeleme yöntemleri tepkiyle karşılandı. Akademiler Manet'nin resimlerini kabul etmeyince otuz yıl süren bir savaş başladı. Manet' nin resimleri giderek basitleşiyordu. Ayrıntılara daha az önem veriyor, gün ışığında yuvarlak biçimlerin lekeler gibi göründüğünü ileri sürüyordu. Yeni kuramları cisimlerin açık havadaki halini inceliyordu (6,7,9,12,18).

Manet'nin fikirlerine katılanlardan biri de Claude Monet (1840–1926) idi. Bütün resimlerin başlandığı yerde bitmesi gerektiğini savunuyordu. Fakat açık havada resim yaparken güneş ve bulutlar yer değiştiriyordu. Bu nedenle Monet resmin olabildiğince hızlı yapılması gerektiğine inanıyordu. Kaba fırça darbeleriyle, ayrıntıya önem vermeden resim yapmak bunun çözümüydü. Eleştirmenler bitmemiş, özensiz (!) resimlerine aşırı tepki gösterdiler (7,9,13,18).

Bu yeni tarza empresyonizm dendi. Resimler izleyicinin üzerinde bir izlenim bırakıyordu. Bu tip resimlere bir bütün halinde bakmak gerekiyordu. Eleştirmenler ilk başta resimlere çok yakından baktıkları için kaba fırça darbelerinden başka bir şey görememişlerdi. Fakat empresyonizm daha sonraları çok sevildi ve bütün modern akımların hareket kaynağı oldu (6, 7,9, 18).

Monet, Turner' ın ışık ve havayı resmedişinden çok etkilenmişti. Empresyonistler sadece manzara resimleri yapmakla kalmadı, günlük yaşamdan herhangi bir kesiti de betimlediler. Auguste Renoir (1841–1919) parlak boyalar kullanarak partileri ve baloları resmetti. Kullandığı kaba fırça darbeleri Hals veya Velazques' inkilerden daha belirgindi. Renoir her ayrıntıyı yapmadığı için resim daha canlı oluyordu. Ayrıntıların var olduğu resimlerin daha cansız gözüktüğünü anlayan ilk ressamlardan biri Leonardo da Vinci olmuştur. Arka plandaki detayları daha bulanık yapmak için sfumato tekniğini kullanmıştır. Camille Pissarro' (1830–1903) nun tablolarında da figürler bulanık gözükür ama tabloya bir bütün halinde bakıldığında uyum ve güzellik ortaya çıkar (7,9, 15, 19).


Sonunda empresyonizm kazandı. Monet ve Renoir saygın kişiler haline geldiler. Sanat eleştirmenleri saygınlıklarını kaybettiler. Bu zaferde en büyük pay fotoğrafçılığındı. Gerçekçiliğin önemi kalmamıştı. Fotoğraf çekmek daha pratikti. Önceleri neredeyse herkes yaşamında bir kez portresini yaptırırken fotoğraf bulununca buna gerek kalmamıştı. Empresyonistler büyük ölçüde Japon baskı resimlerinden etkilenmişlerdi. Bu resimler oldukça basitleştirilmişti. Zaten modernizme giden yolda hep bir basitleştirme arayışı vardı (7).

Resimde başka bir devrimci de Edgar Degas (1834-1917) idi. Onun zamanına kadar bütün resimlerde figürlerin en önemli yanları gözükürdü. Degas ise biçimleri en beklenmedik açılardan gösteriyordu. Bu nedenle balerinlerin provalarını izledi ve onların çeşitli duruşlarını inceledi. Resimlerine bazı balerinlerin sadece bacakları ve kolları giriyordu (7,9,11).

Paris'e gelen ressamlar empresyonizmle tanıştılar. Bunlardan biri de Amerikalı James McNeil Whistler' (1834–1903) di. Resimde konuyu değil, rengin izleyicide uyandırdığı duyguları inceliyordu. Londra'da yeni akım adına eleştirilere karşı tek başına savaş verdi. Eleştirmenler onu düzgün bir ressam olarak görmüyorlardı. Whistler yeni “estetikçi akımın” lideri oldu (7,9).

Empresyonizmle birlikte resimde yeni sorunlar oluştu. Bu sorunları ilk fark eden Paul Cezanne' (1839–1906) dı . Empresyonistlerin sergilerine katılmıştı fakat aldıkları tepkilerden memnun değildi. Rahat çalışmak için Fransa'nın Provence adlı kentine çekildi. Maddi açıdan sıkıntısı yoktu ve istediği türden resimler yapıyordu. Eski ressamlardan Poussin' in resimlerindeki gibi denge ve kusursuzluğu yakalamak istediğini söylemişti. Hacimleri daha basit bir şekilde resmetmek, güçlü ve yoğun renkler kullanmak istiyordu. Sainte-Victoire dağını birçok kez çizdi. Kolay kavranan motif oluşturmanın yanı sıra derinlik de kazandırmıştı. Fırça vuruşları özenlice ve planlanarak yapılmıştı. Sonuçta Cezanne basit şekilleri birleştirerek bir dağı betimlemişti. Re-simlerinde figürlerin yerini dikkatle seçmiş, aralarındaki uyuma bakmıştı. Cisimlerin dış hatlarının doğruluğunu feda etmişti. Ayrıntıları çarpıtmak onu rahatsız etmiyordu (6,7,8,9,10,18).

Cezanne empresyonizmde düzen üzerinde çalışırken Georges Seurat (1859–1891) renk teorisini incelemeye karar verdi. Resimlerini küçük noktalar kullanarak mozaik gibi boyadı. Renklerin beynimizde kaynaşacaklarını savunuyordu. Bu tarza sonradan noktacılık dendi. Tüm hatlar kaldırılmış ve düzeni korumak için resim basitleştirilmişti (7,9,18).

1888'de Hollandalı ressam Vincent van Gogh (1853–1890) Güney Fransa'ya resim yapmaya geldi. Yoksulluk ve yalnızlık acısı çeken bu genç yeni bir teknikle resim tarihinde çağ açtı. Ne yazık ki resimleri o zamanlarda rağbet görmediği için van Gogh delirdi ve intihar etti. Van Gogh empresyonizm ve noktacılıktan etkilenmişti. Düz fırça vuruşları ile saf renkleri kullanmayı seviyordu. Bu yeni tarza ekspresyonizm dendi. Van Gogh'un fırça vuruşları ve kullandığı renkler kendi ruhsal durumunu açıklıyordu. Tarlalar ve ay çiçekleri gibi sıradan şeyleri resmetti. Resimleri kesinlikle gerçekçi değildi, perspektifi yanlıştı, ama renkler insanın duygularını harekete geçiriyordu. Nesnelerin renklerini ve biçimlerini değiştirmekten çekinmiyordu. İzleyici manzara resimlerinden bile van Gogh' un duygularını anlayabilir. Ressamlar bu yeni stili ilerde daha da basitleştirecek ve rasgele çizilmiş çizgilerle duygularını anlatacaktı (7,8,9,16,18).

Van Gogh'un arkadaşı ressam Paul Gauguin ' (1848–1903) in durumu daha değişikti. Çok gururlu ve tutkulu biriydi. Oldukça ileri bir yaşta resme başlamıştı. Bir delilik nöbeti geçiren van Gogh tarafından saldırıya uğrayınca, Gauguin Paris' e kaçtı. Farklı renklerle tanışmak için Tahiti'ye gitti. Aradığı üslubu uygarlıktan yoksun olan yerlerde bulan ilk ressam o değildi. Döndüğünde primitif (!) resimleri hayretle karşılanmıştı. Gauguin de bunu istiyordu. Resimlerinde sadece konu egzotik değildi, yerlileri resmederken adeta onların ruhlarını da ortaya koyuyordu. Onların ilkelliğinden etkilendi. Cezanne'dan farkı resimde derinlik izlenimini yok etmesidir. Gauguin Avru-pa'da anlaşılamayınca Tahiti'ye dönmeye karar verdi. Orada hastalık ve yoksulluktan öldü (7,9,18).

Cezanne, van Gogh ve Gauguin yaşamlarında pek rağbet görmemiş olabilirler ama modernist akımların öncüleri oldular. Cezanne'nın hacim kavramı kübistlere, van Gogh'un resimle birlikte duygularını anlatması ekspresyonistlere ve Gauguin'in ilkelliği primitiflere ilham kaynağı oldu. Onların uğraştığı konular üzerine yeni çözümler geldi. Japon sanatına bakarak yeni kuşak ressamlar basitleştirme uğruna derinlik ve detayların feda edilmesiyle resmin daha güçlü olduğunu anladılar (7,8,9).

Pierre Bonnard ' (1867–1947) ın resimlerinde ışık ve parlamalar duvar halılarındaki gibi ustaca yapılmıştı . Ferdinand Hodler (1853–1918) resimlerini Japon çizimlerine benzetti. Olabildiğince basit çizdi. Bu tip resimler afişleri anımsatıyordu. Japon sanatı reklamcılıkta da kullanıldı. Bu tür çizimlerde en çok tanınan Toulouse-Lautrec (1864–1901) oldu. Çizdiği Cabaret ve Moulin-Rouge afişleri ilgi çekiyordu (7,9).

Bütün bu süreç sonunda resimde basitleştirmeye gidildi. Modern Resim doğdu (7,8).

20. yüzyılın başında ressamlar doğayı olduğu gibi resmetmenin çelişkili bir durum olduğunu anladılar. Aslında gördüğümüzü bildiğimizden ayıramayız. 1910' larda sanat dünyasında Afrika maskelerine, heykellerine duyulan bir hayranlık vardı. Afrikalılar doğaya bağlı değildiler. Akıllarına geleni yapıyorlardı. Bu özgürce ifade şekli Avrupa'daki ressamlara da geçti. Sade ve güzel eserler yaratmak istiyorlardı. Modern anlayış buydu (4,7,14).

Van Gogh kendi resimlerini karikatüre benzetmede haklıydı, çünkü karikatürcüler çizdikleriyle izleyiciye bir mesaj ve duygu verirdi. Van Gogh'un resimleri de aynı işlevi görüyordu. Korku, sevgi ya da nefret gibi duyguların dışa vurulması için resimde çarpıtma ve abartı gerekiyordu. Edward Munch (1863–1944) abartılmış resimler yapıp vermek istediği duyguyu çok güzel fark ettirmiştir (7,9).

Ekspresyonist sanatın sevilmeyen kısmı güzellikten uzaklaşılmasıydı. Figürlerin çirkinleştirilmesi ve bozulması bu tarzın bir gereğiydi. Ekspresyonistler fakirliği, sefaleti ve acıyı yorumladıkları için resmi çirkinleştirdiler. Bu özellikler Kaethe Kollowitz ' in (1867–1945) resimlerinde açıkça görülür: Silezya'daki dokuma işçilerinin sefaletini çok dokunaklı bir şekilde anlatmıştır (7).

Hala bir arayış içerisinde olan Alman ressamlar Die Brücke (köprü) adını verdik-leri bir dernek kurdular. Geçmişle olan bağlarını tamamen koparıp yeni bir gelecek için savaşmak istiyorlardı. Bu grubun üyesi olan Emil Nolde (1867–1956) afişleri andıran etkili resimler yapmıştı. Ekspresyonist akım en fazla Almanya' da ilerlemişti. Naziler iktidara gelince modern resmi yozlaşmış buldular ve temsilcilerini sürgüne gönderdiler. Hayata güzel yanından bakmayı reddedenlerden biri de Oskar Kokoschka ' (1886–1980) ydı. Yapıtları güzel olsa da içinde bir hüzün ve acı vardı. Bunun sebebi figürlerinin duru-şu ve kullandığı renklerdi. Ekspresyonizm giderek soyutlaşıyordu. Rus ressam Vassily Kandinsky (1866–1944) non-figüratif çalışıyordu, ama resimlerinde bir ruhsallık vardı. Renkleri çarpıcıydı ve izleyiciye coşku veriyordu. Kandinsky resimlerine “rengin müzi- ği” diyordu (7,8,9).

Sanatçılar artık “barbarca” resim yapıyorlardı. 1905'te Paris'teki bir sergide bu ressamlara “ fovlar ” dendi. Doğanın biçimlerini reddettikleri ve çarpıcı renkleri sevdikleri için bu ismi almışlardı. Örneğin Henri Matisse ' in (1869–1954) resimlerinde dekoratif bir etki vardı. Eserleri çocuk çizimlerini anımsatıyordu (7,8,9).

Paris'te ise kübizm denen bir akım çıkıyordu. Bu akım figürü ortadan kaldırmaya değil yeniden betimlemeye çalışıyordu. Amaç basit geometrik şekillerden bir cismi üç boyutlu çizebilmekti. Artık biçimlere ışık ve gölge kullanarak hacim verilmeyecekti (4,7,14).

Cezanne'dan hiçbir ressam Pablo Picasso (1881–1973) kadar etkilenmemişti. Mavi ve pembe döneminde ekspresyonistlerin hoşlanacağı konuları resmetmişti: Dilen-ciler, kimsesizler, sirklerde çalışanlar. . . Daha sonra Afrika sanatından etkilenip resmi basitleştirme yoluna gitti. Cezanne doğayı küreler, koniler ve silindirlerden oluşmuş gibi görmeyi öğütlemişti. Picasso bu tarzı denemeye karar verdi. Amacı bir cismi üç boyutlu olacak şekilde tekrar inşa etmekti. Objeyi en kolay tanımlanabilecek açıdan çiziyordu. Örneğin bir kemanın ön yüzünü resmediyordu. Fovlar cismi ışıklandırma yoluyla belirtmek isterken kübistler hacimleme yolunu kullanarak adeta yapbozlar yaratmışlardır. Picasso sadece kübizmle kalmamış neredeyse resimdeki her tekniği denemiştir. Zekâsı ve ustalığıyla resimlerini daha sade yapabilmiştir (4,7,8,9,14,18).

“Her zaman için önce biçim sonra konu gelir”. Bu düşüncenin en iyi örneği İsviçreli ressam ve müzisyen Paul Klee ' (1879–1940) dir. Bauhaus 'da öğretmendi. İmgeleri değişik şekillerde yaratmanın onları düpedüz kopya etmekten çok daha doğal olduğuna inanıyordu. Klee'nin resimleri biçim ve konu bakımından bir bulmaca gibidir. Sanatçı resmi yaparken aklına yeni şeyler geldikçe biçimler üzerinde oynamıştır. Çoğu modern sanatçıya göre bu yanlıştı. Bir yapıtın kurallar çerçevesinde kendini tamamlama- sına izin verilmeliydi (7,8,9).

Lyonel Feininger (1871–1956) iki boyutlu bir yüzeyde hacim ve hareket duygusu yaratmak için zekice bir yöntem geliştirdi. Resimleri birbiri üstüne binen üçgenlerden oluşuyordu. Bu üçgenler tiyatro sahnesindeki saydam tül perdeler gibi resme derinlik duygusu veriyordu (7,9).

Piet Mondrian (1872–1944) renkli kareler ve dikdörtgenler yaparak insanların duygularını uyandırmaya çalışıyordu. Mondrian renklerin arasındaki uyumu incelerken Ben Nicholson (1894–1982) şekillerle ilgilendi. Farklı kalınlıktaki beyaz kartonlara belirli bir düzen içinde daireler, kareler ve dikdörtgenler oydu (7,8,9).

İlkelcilik , ilk sergide çok beğenilmişti. İnsanların beğenisi değiştikçe resim okumamış insanlar arasından ressamlar çıktı. Henri Rousseau (1844–1910) gümrük memuru iken ünlü bir ressam oldu. Bu da akademi anlayışının modern resme ayak uyduramadığının kanıtıdır. Rousseau' nun resimlerinde öyle bir sadelik, şiirsellik ve çocuksuluk vardır ki onun usta olduğunu kanıtlar. Çocuksu saflığa ve sadeliğe ulaşmış diğer bir sanatçı Marc Chagall ' (1887–1985) dır. Sıradan insanların yaşamından kesitler resmetti. Amerikalı Grant Wood (1892–1942) da yaşadığı eyalette tarlaların kilden modellerini yapıp manzara resimlerine farklı bir bakış açısı getirdi (7,9).

İtalyan Giorgio de Chirico ' (1888–1978) nun isteği farklı ve şaşırtıcı olmaktı. Değişik malzemeleri bir araya getirerek bulmaca gibi kompozisyonlar oluşturdu. Rene Magritte (1889–1967) de sürrealist resimler yapmıştı. Fakat bu tarzın ustası Salvador Dali' (1904–1989) ydi. Bilinçaltındakilerin su yüzüne çıkmasını sağlayacak bir zihinsel düzeye ulaşmanın özlemini çekmişti. Resimleri adeta bilmece gibiydi. Aralarında hiç bağ olmayan figürleri bir araya getirip, hatta birleştirip çok güzel kompozisyonlar çıkardı (7,8,9).

Zürich'te başlayan “ Dada ” akımı aşırı uçtaki hareketlerdendi. Bu akım sanata, eleştirmenlere ve politikacılara duyulan öfkeyi betimliyordu. Jackson Pollock ' un (1912–1956) resimlerinde konu değil kullandığı lekecilik tekniği ilgiyi çekti; çocukların karalamalarındaki sadeliği yakalamıştı. Soyut Ekspresyonizm olarak adlandırılan bu tarzda Pollock'un aşırı tekniklerini kullanmasa da birçok ressam güdülerine teslim olmak gerektiğini düşünüyordu (7,8,9).

Yeni akım “Zen Budizm” denen dinden de etkilenmişti. Kandinsky, Klee ve Mondrian gibi gizemci sanatçılar resimlerine insanların “iç gözü” ile bakmaları gerektiğine inanıyorlardı. Budizm'de buna “kutsal delilik” deniyordu. Bu dinin bir başka öğretisi de insanların aydınlanmaları için mantıktan uzaklaşmaları gerektiğiydi. İnsanlar bu tür tablolara baktıkça ilgisi artacak ve onlardan hoşlanacaktı (7).

Belki de sanatçılar yapıtlarının fotoğraflar gibi çoğaltılmamasını istemiş ve özgün bir şey yaratmaya çalışmışlardı. Bazıları da yapıtının orijinalinin etkileyici olmasını isterdi. Mesela dev bir tuvale yapılan resim fotoğrafa indirgendiğinde etkisini kaybeder. Bazı sanatçılar resimlerinde boya yanında çamur, kum, gazete, kumaş, teneke gibi başka malzemeler de kullanmışlardır (7,4).

20. yüzyılın sonlarına doğru daha farklı sanat akımları ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Op Art ' tır. Bu resimlerde gözün bazı optik özelliklerinden yararlanarak yapıtın daha çok bir illüzyona dönüşmesi sağlanır (7,9).

1940larda en çok dikkat çeken sanatçı Nicolas de Stael 'dir (1914–1955) . Ustaca fırça darbeleriyle yapılmış çok yalın eserleri vardır (7,9).

iorgio Morandi (1890–1964) renkleri ve biçimleri doğru dengeleyerek resmini yarım bırakmaktan kaçınmıştır. Chirico' nun resimlerinden etkilenen Morandi moda akımlarla uğraşmayarak resim sanatının sorunlarıyla ilgilendi. Işık konusunda deneyler yaptı. Morandi gibi resim yapan başka ressamlar da vardı. Onlar modaya uymak değil yeni modalar yaratmak istiyorlardı. Örneğin Pop Art' ta çizgi romanlardan yararlanıl- mıştı. Sanat karşıtı akımlar entelektüel insanların konusu olmuştu (7,8,9).