Sayfa 1 / 3 123 SonSon
Gösterilen Sonuçlar : 1 ile 20 arası , toplam 51

Konu: Çocuk Sağlığı

  1. #1
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Çocuk Sağlığı

    HASTALIKLAR
    Bebeğiniz Varsa Dikkat

    Hazırlayan : Prof.Dr.Hasan Özkan
    Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD


    BAKIM

    1. Ne sıklıkta emzireyim ?
    2. Sütümü nasıl saklayabilirim ?
    3. Vitamin kullanmamız gerekiyor mu ?
    4. Göbek bakımını ne ile yapalım ?
    5. Bebeğimizi hangi sıklıkta banyo ettirelim ?
    6. Hangi pişik kremini kullanalım ?
    7. Bebek için uygun oda ısısı kaç derece olmalıdır ?
    8. Ne kadar kilo alması gerekir ?
    9. Aşılarına ne zaman başlayacağız ?
    10. Bebeğimizin odasını ne zaman ayıralım ?
    11. Arabaya bebek koltuğu almak gerekir mi ?
    12. Tekrar ne zaman doktora kontrole getirelim ?

    ENDİŞELER

    1. Bebeğim bu günlerde çok sık emmeye başladı. Neden olabilir ?
    2. Acaba sütüm yetmiyor mu ?
    3. Her emzirmeden sonra az miktarda kusuyor. Bu normal mi ?
    4. Bebeğim çok uyuyor. Bu normal mi ?
    5. Bebeğim niçin çok ağlıyor ?
    6. Zaman zaman gözleri şaşı oluyor. Bu normal mi ?
    7. Bebeğimin bacakları eğri mi ?
    8. Saçları ne zaman büyümeye başlayacak ?

    ACABA

    1. Bebeğimizin bulunduğu odada klimayı çalıştırmamızın sakıncası olur mu ?
    2. Göz rengi değişir mi ?
    3. Bebeğim şu anda görebiliyor mu ?
    4. Evde köpeğimiz / kedimiz var. Bebeğimiz açısından bir sakıncası var mı ?
    5. Ana kucağı kullanabilir miyiz ?
    6. Bebeğimizle ne zaman yolculuk edebiliriz ? Uçakla gidebilir miyiz ?

    UYARILAR

    1. Hangi durumlarda acilen doktora başvurmalıyım ?
    2. Evde nelere dikkat etmeliyim ?


    BAKIM

    Ne sıklıkta emzireyim ?

    * Her istediğinde emziriniz
    * (8-12 kez/gün) Dört saatten fazla aç kalmasın

    Sütümü nasıl saklayabilirim ?

    * Buzdolabında 48 saat
    * Buzdolabı buzlukta 3-4 ay
    * Derin dondurucuda 6 ay

    Vitamin kullanmamız gerekiyor mu ?

    Yenidoğan döneminde mutlaka kullanılması gereken vitaminler vardır.
    Bunları doktorunuza danışarak kullanmalısınız. Bunlar;

    * K vit 1 mg (doğumda)
    * D vit 400 Ü/gün
    * Demir 1 mg/ kg/ gün
    * Flor 0.25 mg/gün

    Göbek bakımını ne ile yapalım ?

    %60-70 alkol Kuru ve temiz tutma

    Bebeğimizi hangi sıklıkta banyo ettirelim ?

    Sabun ve şampuanı haftada 2 defadan fazla kullanmak doğru değildir
    Ama bunlar kullanılmadan her gün duş aldırabilirsiniz.

    Banyo sırasında;
    Oda ısısı 22-25 0C ise
    Banyo suyu 32 0C olmalıdır.

    Hangi pişik kremini kullanalım ?

    Sürekli bir pomat kullanmanız gerekmez.

    * %10 çinko oksid, parafin içerenleri kullanınız.
    * Talk pudrası kullanmayınız.

    Bebek için uygun oda ısısı kaç derece olmalıdır ?

    Gündüz 20-240C
    Gece 16-18 0C

    Sizin giydiğinizden bir kat fazla giydirmeniz yeterlidir.

    Ne kadar kilo alması gerekir ?

    * Bebeğinizin ağırlığı günde 20-30 gram artmalı.
    * Boyu ayda 3,5 cm uzamalı ve baş çevresi ayda 2 cm artmalıdır.

    Aşılarına ne zaman başlayacağız ?

    YaşOlması Gereken AşıDoğumdaHepatit B, 1 AyındaHepatit B,2.AyındaBCG(Verem), Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB(Heamofilus İnfluenza B)4. AyındaDifteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB6. AyındaHepatit B, Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB9. AyındaKızamık15. AyındaHİB, Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık, Varicella18. AyındaDifteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci4-6 YaşındaDifteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık7. YaşındaBCG(Verem)11-12 YaşındaHepatit B, Tetanoz-Difteri(yarım doz)


    Yaş Olması Gereken Aşı
    Doğumda Hepatit B,
    1 Ayında Hepatit B,
    2.Ayında BCG(Verem), Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB(Heamofilus İnfluenza B)
    4. Ayında Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB
    6. Ayında Hepatit B, Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, HİB
    9. Ayında Kızamık
    15. Ayında HİB, Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık, Varicella
    18. Ayında Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci
    4-6 Yaşında Difteri-Tetanoz-Boğmaca, Çocuk Felci, Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık
    7. Yaşında BCG(Verem)
    11-12 Yaşında Hepatit B, Tetanoz-Difteri(yarım doz)

    Bebeğimizin odasını ne zaman ayıralım ?

    Bunun için ;
    2 ile 6 ay arası dönem en uygun dönemdir.
    En geç 6 aylık iken bebeğin bir düzeni olması gerekir.

    Arabaya bebek koltuğu almak gerekir mi ?

    * Emniyet standartlarına uygun bir emniyet koltuğu kullanılmalıdır.
    * En az 9 kg olana ve 1 yaşına dek bebekleri arkaya bakacak şekilde yerleştirin.Daha sonra öne bakabilir.
    * En güvenli yer arka koltuğun ortasıdır.
    * Ön yolcu hava yastığı olan arabalarda bebek öne oturtulmamalıdır.
    * Araba içinde herşey sabit hale getirilmelidir.

    Tekrar ne zaman doktora kontrole getirelim ?

    İlk 3 yılda en az 9 kez sağlık kontrolü yapılmalıdır.
    1, 2, 4, 6, 9, 12, 18. ay,
    2 ve 3. Yaşta doktor kontrolünden geçmesi uygundur.

    ENDİŞELER

    Bebeğim bu günlerde çok sık emmeye başladı. Neden olabilir ?

    Bebeğiniz zaman zaman büyümesi hızlanır. Bu büyüme hamleleri

    * 8-12. gün
    * 3-4. hafta
    * 3. Ay

    Acaba sütüm yetmiyor mu ?

    Aşağıdaki durumların bir veya birkaçı bebeğinizde görülüyorsa sütünüz yetmiyor olabilir. Bir doktora başvurmalısınız.

    * Günde 6 dan az idrar yapma
    * Günde 3-4 den az sarı renkli gaita
    * Yeşil, kahverengi ve siyah gaita
    * Günde 8 den az meme emme
    * Devamlı meme isteme
    * Yutma sesi duyulmaması
    * 5. Günde süt gelmemesi
    * Hep 4-6 saatten fazla uyuma
    * Doğum kilosuna 10.günde yeniden ulaşmama
    * Memelerde hep aşırı gerginlik
    * Meme uçlarında ağrı
    * Günde 15-30 gramdan az ağırlık artışı

    Her emzirmeden sonra az miktarda kusuyor. Bu normal mi ?

    3 ay altındaki bebeklerin % 80’i günde en az bir kez kusar.

    Bebeğim çok uyuyor. Bu normal mi ?

    Yenidoğan bir bebek ortalama 14-16 saat uyur

    Bebeğim niçin çok ağlıyor ?

    Bütün bebekler ağlar.Aşağıdakiler ağlamasının nedenleridir.

    * Açlık
    * Uykusuzluk
    * Fiziksel ağrı
    * Altının ıslak olması
    * Üstünün değiştirilmesi
    * Çok soğuk veya sıcak olması
    * Kucaklanma isteği
    * Kolik

    Zaman zaman gözleri şaşı oluyor. Bu normal mi ?

    Bebeklerde ilk altı ayda olabilir
    Devam ederse mutlaka göz doktoru veya çocuk dortoruna danışmanız gerekir.

    Bebeğimin bacakları eğri mi ?

    Bebeklerin bacakları yürümeye başladıktan 6-9 ay sonra düzelir

    Saçları ne zaman büyümeye başlayacak ?

    3-6 aydan sonra saçları uzamaya başlar

    ACABA

    Bebeğimizin bulunduğu odada klimayı çalıştırmamızın sakıncası olur mu ?

    Oda ısısı 22 0C altında olmamak ve doğrudan bebeğe üflememek kaydıyla klima çalıştırabilirsiniz.

    Göz rengi değişir mi ?

    Kalıcı göz rengi 8-9 ayda belli olur.

    Bebeğim şu anda görebiliyor mu ?

    Yenidoğanda görme keskinliği 20/400 ' dür. 20-35 cm.den görür. Görme keskinliği 8 aylık bebekte 20/40, 5 yaşında 20/20 olur.
    Renkleri doğumdan itibaren farkeder. Derinlik algılanması 4. ayda başlayıp 8.ayda tam olarak gelişir.

    Evde köpeğimiz / kedimiz var. Bebeğimiz açısından bir sakıncası var mı ?

    Beslediğiniz ev hayvanı bebeğinizi kıskanabilir ve uyumluluk eğitimi programına gerek olabilir.Bebeğin odasına girmelerine izin vermemek daha doğru olur.

    Ana kucağı kullanabilir miyiz ?

    Kullanmanızın bir sakıncası yoktur.
    Ancak bebeği ana kucağı ile taşır iken koşmamalıdır.

    Bebeğimizle ne zaman yolculuk edebiliriz ? Uçakla gidebilir miyiz ?

    Emniyet koltuğu varken ilk günden itibaren kısa yolculuk yapılabilir.
    Uçak için mümkünse 6 haftalık olması beklenebilir. İniş ve kalkışta emzirilmeli

    UYARILAR

    Başka dikkat etmemiz gereken bir şey var mı ?

    Aşağıdaki durumlarda DERHAL HEKİME BAŞVURUNUZ

    * Emmede zayıflama
    * Uzun süre uyuma
    * Vücudunda gevşeklik
    * Hareketlerinde yavaşlama
    * Ağlamama
    * Tiz sesle ağlama
    * Fışkırır tarzda kusma
    * Morarma
    * Kilo alamama

    NELERE DİKKAT ETMELİSİNİZ ?

    * Bebeğinizi masada yalnız bırakmayın
    * Banyo küvetine 5 cm.den fazla su koymayın. Altına havlu koyarak kaymasını engelleyin
    * Evcil bir hayvanla bebeğinizi yalnız bırakmayın
    * Beş yaşın altındaki kardeşiyle bebeğinizi yalnız bırakmayın
    * Bebeğin üzerinde veya karyolasında 12 cm.den uzun kurdele-ip bulundurmayın
    * Evde yangın dedektörleri kullanın
    * Bir bebek baş kontrolünü tam olarak kazanmadan havuza girmemelidir. 6 ay altı bebekler 28-29 0C altında suya sokulmamalı
    * On dört yaşın altında bakıcıyla bırakmayın
    * Bebeği havaya atmayın ve sarsmayın
    * Bebeği hiçbir zaman evde bir an bile yalnız bırakmayın
    * Arabada bebeğinizi yalnız bırakmayın. Sıcak havada sıcak çarpması riskini unutmayın

  2. #2
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Diyabetli Çocuklarda İnsülin Tedavisi

    Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun
    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı Başkanı


    Günümüzde insülin pompaları avuç içi büyüklüğünde ve cep telefonu gibi bele takılabilmektedir.

    İnsülin pompası nedir?
    Insülin pompa tedavisinin esası taşınabilir bir elektro mekanik pompa aracılığıyla deri altına sürekli insülin vermeye dayanmaktadır. Günümüzde insülin pompalan avuç içi büyüklüğündedir ve cep telefonu gibi bele takılabilmektedir. Pompaya bir kartuş içinde kısa veya hızlı etkili insülin analogları konmaktadır. Pompaya bağlanan bir kateter karın derisine yerleştirilmekte, bu katater 3 günde bir değiştirilmektedir.

    Şu andaki insülin tedavileri yeterli değil mi?
    İnsan pankreası iki şekilde insülin salgılamaktadır: sürekli insülin salgısı ki buna bazal insülin salgısı denmektedir ve yemek sonrası pik yapan insülin salgısı. Kan şekeri, bu iki şekilde salgılanan insülin ile dengelenmektedir. Pompa kullanmayan hastalar, günde 3 kez kısa veya hızlı etkili insülin yaparak yemek sonrası kan şekeri yüksekliklerini önlemekte; gece NPH veya Glargine insülin yaparak gün boyu sürecek insülin etkisi (bazal insülin) elde etmeye çalışmaktadırlar. Bununla birlikte özellikle NPH kullananlarda bu insülinin pik etkisi nedeniyle 6-8 saat sonra kan şekeri düşüklükleri yaşanmakta, ayrıca sabaha karşı insülin etkisi azalmaktadır. Bütün bunların yanın da deri altına depo şeklinde (ömeğin20 ünite) Verilen insülin her zaman aynı şekilde kana karışmamakta, bu da kan şekeri dalgalanmalarına neden olmaktadır.

    İnsülin pompasının avantajları nelerdir?
    İnsülin pompasının en önemli avantajı pankreasa daha benzer bir şekilde insülin vermeyi mümkün kılmasıdır. Pompa. tedavisine başlanırken günlük İilsülin dozu % 30 azaltılmakta ve toplam dozun yarısı 24 saate bölünerek sürekli bazal insülin verilmektedir. Ayrıca sabaha karşı kan şekeri yüksek olanlarda gece 03.00'dan sonraki bazal hız artırılabilmektedir. Bir başka deyişle gün içindeki ihtiyaçlara göre bazal hız ayarlanmaktadır. Bu şekildeki sürekli infüzyon ile deri altına az miktarda insülin verildiğinden emilim daha iyi ve sabit bir hızla olmaktadır. Yine pompaya kumanda ederek istenen miktarda insülin, yemek öncesi bolus olarak verilebilmektedir. Pompa ile normal bolus, geciktirilmiş bolus, bölünmüş bolus, çift dalga bolus gibi seçenekler kullanılarak farklı hızlarda bolus insülin verilmektedir.

    Pompa suni pankreas mıdır? Yararları nelerdir?
    Öncelikle pompa suni pankreas (kan şekerini ölçen ve buna göre insülin veren) bir alet değildir. Pompa yalızca daha fizyolojik biçimde insülin vermeye yaramaktadır. Pompa kullanan çocukların günde 4-6 kez kan şekeri ölçmeye devam etmeleri gereklidir. Pompa kullanan hastaların HbAlc'lerinde hafif bir düzelme olduğu(ortalama %0.5), ama esas önemlisi kan şekeri düşüklüğü sıklığında % 50-80 azalma olduğu bildirilmektedir. Ayrıca sabah kan şekeri yüksekliği olan çocuklarda bu sorunun çözümüne katkıda bulunmaktadır.

    Bütün Tip 1 diyabetli çocuklar pompa kullanmalı mı?
    Şu anda kullandıkları insülin tedavi rejimleri ile kan şekeri dengeleri iyi ve HbAlc < % 7 hastaların pompa kullanmasına gerek yoktur. Pompanın aile ve çocuklardan daha fazla katkı ve çaba istediği unutulmamalıdır. Genel olarak sık şiddetli kan şekeri düşüklüğü yaşayan veya hipoglisemiyi hissetmeyen, şu andaki yöntemlerle kan şekeri dengeleri kötü seyreden, Değişik insülin pompalan ve insülin pompası taşıyan bir çocuk sabah kan şekeri yüksekliği ile baş edilemeyen ve oynak diyabeti olan çocuklarda pompa tedavisi önerilmektedir

    Pompa için yaş sınırı var mı? Tedaviye başlamak için hangi aşamalardan geçilir?
    Son yıllarda küçük çocuklarda da pompanın etkili olduğu belirtilse de genel olarak 10 yaşından büyük çocuklara pompa tedavisi önerilmektedir. Pompa tedavisi başlamadan önce 3-6 ay çoklu doz insülin tedavisi uygulaması ve günde 4 kez kan şekeri bakması, insülin dozlarını ayarlayabilme ve besinlerdeki karbonhidrat miktarını sayabilme yeteneği kazanması gereklidir. Hasta ve ailelerinin en az 3 günlük pompa kursundan geçmesi ve tedavinin hastane koşullarında başlanması önerilmektedir. Pompa kullanan merkezlerin hastalarına 24 saat hizmet sunabilmesi gereklidir.

    Pompa hiç çıkarılamaz mı?
    Pompa tedavisi esnek bir yaşam tarzı sağlamakla birlikte pompanın 24 saat vücudunuza takılı kalması gereklidir. Pompa ancak 30 dakika vücuttan ayrılabilir. Bu durum bazı çocuklara itici gelebilmektedir.

    Pompa takınca bütün sorunlarımız bitecek mi?
    Daha önce de söylediğimiz gibi pompa mucize yaratacak bir tedavi yöntemi olmadığı gibi hasta ve ailelerden daha fazla çaba istemektedir. Bu nedenle pompa ancak ihtiyacı olan seçilmiş hastalarda kullanılmalıdır. Pompanı ancak motive çocuklara takılması gerektiği unutulmamalıdır.

    Pompa tedavisi masraflı mı? Ülkemizde pompa kullanılıyor mu?
    Günümüzde insülin pompaları 3000- 5000 ABD Dolarına satılmaktadır, ayrıca yılda 1500 dolar kadar sarf malzemesi (kateter vs) gerekmektedir. Bu nedenle normal insülin tedavilerine göre daha pahalıdır. Ülkemizde pompa tedavisi uygulayan merkezler vardır, yakında Sağlık Bakanlığı'ndan onaylayarak yeni bir pompa piyasaya sürülecektir. Ülkemizde ancak özel rapor alındığında sosyal güvenlik kuruluşları tedavi masraflarına katkıda bulunmaktadır

  3. #3
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Diyabetli Çocuklar ve Hakları

    Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun
    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı Başkanı


    Bütün çocuklar gibi diyabetli çocuklar da büyüyen ve büyüdükçe ihtiyaçları değişen varlıklardır. Onlar da yaşıtları gibi oynamak, eğlenmek, derslerinde başarılı olmak, spor yapmak, üniversiteye gitmek, sağlıklı erişkinler olmak, iş bulmak, evlenmek ve çocuk sahibi olma hakkına sahiptir. Yine bütün çocuklar gibi onlar da kendi ihtiyaçlarını kendileri gideremez; her bakımdan ailerine ve yaşadıkları topluma bağımlıdırlar.

    Bu benzerliklere rağmen diyabetli çocukların diğer çocuklara göre çok farklı tıbbi, psikolojik, sosyal ve duygusal ihtiyaçları bulunmaktadır:

    1. İnsülin diyabetli çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli bir ilaçtır. Bu nedenle her koşulda bütün diyabetli çocuklara sürekli ve yeterli insülin sağlanmalıdır.

    2. İnsülin tedavisinin doğru planlanabilmesi ve daha önce değinilen yoğun diyabet tedavisinin uygulanabilmesi için evde kan şekeri bakılması gereklidir. Bu nedenle bütün diyabetli çocuklara glükometre ve kan şekeri ölçüm çubuklarının yeterli miktarda sağlanması gereklidir.

    3. Diyabetli çocukların bakımı ve izlemi onların değişen ihtiyaçlarına duyarlı, yeni tıbbi bilgi ve teknolojiye sahip merkezlerde yapılmalıdır. Bu merkezlerde hekim, diyabet hemşiresi, diyetisyen ve psikologdan oluşan bir diyabet bakım ekibi ile hizmet verilmelidir. diyabetli çocuklara sürekli kendi hekimleri ile ilişki kurma imkanı sağlanmalıdır. Yine bu merkezlerde diyabet komplikasyonlarının erken saptanması ve tedavisini sağlamak üzere göz hekimleri , nefrologlar ve nörologlar ile sıkı bir işbirliği olmalıdır.

    4. Yoğun diyabet tedavisinin en önemli unsuru olan diyabet eğitimi hem hastalar hem de aileler için sürekli olmalıdır. diyabetli çocuklar her türlü eğitim materyaline kolayca ulaşabilmelidir. diyabetli çocuklara kendi tedavilerini kendilerinin ayarlayabilme becerisi kazandırılmalıdır.

    5. Bütün Dünya'da diyabet eğitiminin vazgeçilmez parçası olan diyabet kamplarına isteyen bütün çocukların katılmaları sağlanmalıdır.

    6. diyabetli çocukların okul yaşamlarında karşılaşabilecekleri güçlükler ve kan şekeri düşmesi gibi sorunlar nedeniyle öğretmenler ve okul yöneticileri diyabet konusunda eğitilmelidir.

    7. diyabetli çocuklara yönelik sosyal ayırımcılığın önlenebilmesi açısından toplum eğitimine önem verilmelidir.

    8. diyabetli çocukların okul hayatlarını sürdürebilmeleri, sosyal ve kültürel faaliyetlere katılabilmeleri ve iş bulabilmeleri için toplumsal yardım yapılmalıdır.

    9. diyabetli çocuk aileleri sosyal, ekonomik ve emosyonel yönden desteklenmelidir.

    Yakın zamanda TBMM'ce onaylanarak yürürlüğe giren "Çocuk Haklarına Dair Sözleşme"nin 24'üncü maddesinin ilk fıkrası şöyledir: "Taraf devletler, çocuğun olabilecek en iyi sağlık düzeyine kavuşma, tıbbi bakım ve rehabilitasyon hizmetlerini veren kuruluşlardan yararlanma hakkını tanırlar. Taraf devletler, hiçbir çocuğun bu tür tıbbi bakım hizmetlerinden yoksun bırakılmamasını güvence altına almak için çaba gösterirler". Bu maddeye göre bütün diyabetli çocuklara daha önce değinilen yoğun diyabet tedavisi imkanlarının sağlanması gereklidir. Benzer şekilde Dünya Sağlık Örgütü(WHO) ve Uluslararası Çocuk ve Adolesan diyabeti Birliği (ISPAD), yukarıda belirtilen hakların bütün diyabetli çocuklara sağlanması üzerinde önemle durmaktadır.

    Çocuklar kendi hakları için mücadele etme imkanlarından yoksundur. Bu nedenle yukarıda belirtilen hakların diyabetli çocuklara sağlanması devletin ve toplumun sorumluluğudur. Bunun için tıbbi, sosyal, yönetimsel ve endüstriyel her türlü çaba gösterilmelidir.

    A. Tip 1 diyabetli çocukların tedavi ihtiyaçlarının karşılanması için yapılan Çalışmalar

    TİP 1 DIYABET tedavisinde kullanılan ilaç ve tıbbi malzemeler şunlardır:

    * İnsülin
    * Glukagon
    * İnsülin enjektörü veya insülin kalemi
    * Kan şekeri ölçme aleti
    * Parmak delme aleti ve uçları
    * Kan şekeri stripti
    * İdrar şekeri ve/veya ketonu stripti

    Yakın zamana kadar ülkemizdeki sosyal güvenlik kuruluşları (Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur) diyabetliler için ücretsiz olarak yalnızca insülin ve glukagonu sağlıyordu. Ülkemizde diyabet çalışmalarının "Ulusal diyabet Programı" çerçevesinde 1995'den itibaren yoğunlaşmasıyla birlikte kan şekeri kontrolü bakımından önemli başlıca iki konu kamuoyunun gündemine getirildi. Bunlardan ilki ihtiyacı olan bütün hastalara ücretsiz insülin sağlanması, ikincisi ise diyabet eğitimi ile birlikte kendi kendine bakımın ön şartı olan evde kan şekeri ölçümünün yagınlaştırılması. Başta diyabetli çocuklar olmak üzere insülin kullanan bütün diyabetlilerin sorunları 1995'den sonraki diyabet aktivitelerinde ve Ulusal diyabet Programı Danışma Kurulu toplantılarında tartışıldı. Dünya Sağlık Örgütü St Vincent Bildirgesi ve Uluslararası Çocuk ve Adolesan diyabetikler Birliği (ISPAD)'ın KOS Bildirgesi hedefleri doğrultusunda hazırlanan öneriler Sağlık Bakanlığı aracılığıyla yetkililere iletildi. Resmi düzeydeki girişimlerin yanısıra diyabet örgütleri konuyu popülerize etmek için çeşitli aktiviteler düzenledi. Bu amaçla;

    * Türkiye diyabet Tedavi ve Eğitim Vakfı tarafından 14 Kasım 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de katılımı ile toplantı yapıldı ve diyabetlilerin hakları bir panelde tartışıldı.
    * Gazeteci İsmet Solak Hürriyet Gazetesindeki köşesinde sürekli diyabetlilerin sorunaarını işledi ve özellikle maliye bakanlığı düzeyinde etkili girişimlerde bulundu
    * Yine Türkiye diyabet Tedavi ve Eğitim Vakfı tarafından diyabetlilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla 16 Kasım 1996'da Boğaz Köprüsünde yürüyüş düzenlendi.
    * Diyabet Araştırma ve Uygulama Derneği İzmit Şubesi 6 Aralık 1996'da 30 kadar diayabetli çocuk ve ailesi birlikte Cumhurbaşkanı Sülyman Demirel ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik'i ziyaret ederek diyabetli çocukların taleplerinin içeren bir dosya sundu,
    * 14 Mayıs 1997'de ve 25 Ekim 1997'de diyabet örgütleri tarafından " diyabetliler haklarını istiyor" isimli toplantılar yapıldı.
    * Diyabet Araştırma ve Uygulama Derneği İzmit Şubesi tarafında kan şekeri ölçüm striplerinin ödenmesi konusunda SSK aleyhine iki çocuğu da diyabetli olan Hüsamettin Çetin adına dava açıldı ve bu dava 13.10.1997'de kazanıldı; SSK'nın itirazına rağmen yargıtay tarfından onaylandı ( Bu davanın belgeleri ekler kısmaında bulunmaktadır)
    * Çocuk ve Adolesan diyabetikler Derneği, Türk diyabet Cemiyeti, diyabetli Gençler Derneği gibi örgütler de düzenledikleri çeşitli toplantılarda konunun gündemde kalmasını sağladılar.

    B.Tip 1 diyabet tedavsinde kullanılan ilaç ve malzemelerin sağlanması konusunda Sosayl Güvenlik Kuruluşlarının yükümlülükleri

    1. İnsülin ve glukagon,

    Ülkemizdeki bütün sosyal güvenlik kuruluşlarınca insülin ve ağır kan şekeri düşüklüğü tedavisinde kullanılan glukagon "hayati ilaç" olarak kabul edilmekte, dolayısıyla %20 katkı payı alınmaksızın hastalara verilmektedir. Hastaların bu hakkı kazanmaları için durumlarını bildirir sağlık kurulu raporu almaları gerekmektedir.

    Ülkemizde sosyal güvencesi olmayan diyabetli çocukların insülin ve glukagon ihtiyaçları çoğunlukla valilik veya kaykmakamlık bünyesinde çalışan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonlarınca karşılanmaktadır. Bu fonlardan yararlanmak için de sağlık kurulu raporu alınması gerekmektedir. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü 1995 yılında Valiliklere gönderdiği bir genelge ile sosyal güvencesi olmayan diyabetli çocukların tedavi ihtiyaçlarının Sosyal Yardımlaşma Fonlarınca karşılanmasını istemiştir. Bu genelgeye ragmen illerdeki uygulamalar yöneticilerin duyarlılıklarına göre değişkenlik göstermektedir. Hem diyabetli,çocukların hem de benzer sorunu olan diğer hastların sorununu çözmenin en iyi yolu yeşil kart yasasında değişiklik yapılarak bu tür hastaların ayatktan tedavi giderlerinin de yeşil kart kapsamına alınmasıdır. Yakın zamanda Sağlık Bakanlığı bu doğrultuda teklif hazırlamış fakat yasa haline gelmesi mümkün olmamamıştır.

    2. Kan şekeri ölçüm aleti, kan şekeri ölçüm çubuğu, idrar şeker ve/veya keton çubuğu

    Mayıs 1999 itibari ile ülkemizdeki sosyal güvenlik kuruluşları kan şekeri ölçüm aleti vermemektedir. Bununla birlikte son 3- 4 yıldaki çabalar sonucunda diyabetl çocuklar düzenli izlem için gerekli olan daha sık kan şekeri ölçme imkanına kavuşmuşlardır. Bu konudaki ilk adımı 26.11.1997 tarihli genelge ile SSK Genel Müdürlüğü atmış ve "TİP 1 DIYABETli çocuklar ile dikkatle seçilmiş erişikin hastalara" iki ayda 50'lik bir kutu kan şekeri ölçüm çubuğu ile yılda bir 50'lik idrar şeker+keton çubuğu verilmesini kararlaştırmıştır. Daha sonra yapılan girişimler sonucu SSK Genel Müdürlüğü 24.3.1999 tarihli genelgesi ile "heyet raporu ile gerekli görüldüğü takdirde" TİP 1 DIYABETli çocuklara verilecek kan şekeri ölçüm çubuğu sayısını en fazla ayda 100 adet olmak üzere yenden düzenlemiştir. Bu yeni genelgede "dikkatli seçilmiş erişkin hastalara ortalama iki ayda 50'lik bir kutu strip" verilmesi öngörülmektedir. SSK'nın sağladığı bu imkandan yararlanmak için diyabetli çocukların hangi kurumda izlenirse izlensinler bağlı bulundakları bölgedeki SSK Eğitim Hastanesi ( İzmirde Tepecik SSK Hastanesi, Ankara'da Dışkapı SSK Hastanesi, İstanbul'da Göztepe SSK Hastanesi gibi..) Çocuk Endokrin ünitelerine başvurmaları ve onların düzenlediği sağlık kurulu raporunu ve diyabet karnesini almaları gerekmektedir. Bu belgeler alındıktan sonra yerel SSK sağlık kurumları kan şekeri ölçüm çubuklarını karşılamaktadır. SSK'nın konuyla ilgili genelgeleri ekler kısmında yer almaktadır.

    Memurların bakmakla yükümlü olduğu TİP 1 DIYABETli çocuklarına kan şekeri ölçüm çubuğu sağlanması 11.3 1998 tarihli Resmi gazetede Maliye Bakanlığı'nca yayınlanan genelge ile sağlandı. Bu genelgeye göre kan şekeri ölçüm aletlerini kendileri temin etmeleri koşuluyla 18 yaşın altındaki diyabetli çocuklara ayda 30 adet kan şekeri ölçüm çubuğu verilmesi gerekmektedir. Memurların bu haktan yararlanabilmeleri için Tıp fakültelerinin pediatrik endokrinoloji ve metabolizma veya diyabet bilim dallarından veya ilgili uzmanları bulunan Sağlık Bakanlığı eğitim hastanelerinden sağlık kurulu raporu almaları gerekmektedir. Bu raporda "kendi kendine veya yakınlarınca kontrol yeteneği kazanmıştır" ibaresinin yeralması ve sağlık karnelerine her ay alınan ölçüm çubuklarının kaydettirilmesi istenmektedir. Son olarak Bağ-Kur Genel Müdürlüğü de 1.12.1998 tarih ve 301770 sayılı bir genelge ile "onsekiz yaşından küçük TİP 1 DIYABETli çocuklara kan şekeri ölçüm cihazlarını kendileri temin etmesi koşuluyla" ayda 30 adet kan şekeri ölçüm çubuğu verilmesini sağlamaıştır. Bağ-Kur kapsamındaki sigortalıların da bu haktan yaralanabilmeleri için devlet menmurlarına benzer rapor alması gerekmeketdir. Herhangi bir sosyal güvencesi olmayan ve muhtaç durumdaki diyabetli çocukların kan veya idrar şekeri ölçüm çubukları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu yoluyla sağlanabilmekte, bu konudaki uygulamalar ise illere göre değişmektedir.

    3. İnsülin enjektörü /insülin kalemi ve uçları

    Genel olarak insülin enjektörleri "enjeksiyon yoluyla yapılan ilaçlarla birlikte enjektör verilmesi" yönündeki uygulama nedeniyle sosyal güvenlik kuruluşalrınca karşılanmakatadır. Aynı şekilde kalem enjkektör kullanan hastaların kalem enjektör uçları da sağlanmaktadır. Bununala birlikte Bağ-Kur dışındaki sosyal güvenlik kurumları insülin kalemi bedelini ödememektedir. Sosyal güvencesi olmayan hastalar ise ya kendileri ya da Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonları yoluyla ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.

  4. #4
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Pasif İçicilik ve Çocuk Sağlığı

    Hazırlayan: Dr. Vildan Mevsim
    Halk Sağlığı Uzmanı - Bornova Sağlık Grup Başkanlığı


    Sigara içen kişi yalnızca kendine zarar vermekle kalmaz, içtiği sigaranın dumanından etrafındaki kişiler de zarar görür. Pasif içicilik, kendi istemleri dışında, kişilerin kapalı alanlarda içilen sigara dumanlarını solumalarıyla ortaya çıkan durumdur.

    Sigara dumanı toksik ve kanserojeniktir. insan yaşamının önemli bölümü (0;080) kapalı yerlerde geçmektedir. Kapalı ortamların da en önemli kirleticisi sigara dumanıdır. Sigara dumanı ile kirlenen kapalı ortamları normal havalandırma ya da bina içi hava filtrasyonları ile temizlemek olası değildir. Bu ortamların havalarının temizlenebilmeleri için, normal filtrasyonların ventilasyonunu 200 kat daha arttırmak gereklidir. Pasif içicilikle ilgili yapılan birçok çalışmada sigara içilen ortamlarda bulunan kişilerin sigara içmeseler bile, sigara içen kişiler kadar etkilendikleri ortaya konmuştur. Kişilerin sigara ile en sık karşılaştıkları kapalı ortamlar ev ve işyerleridir. Kişilerin sigaradan etkilenmeleri; ev ortamlarında, ev içinde içilen sigara miktarı ile, iş yaşamında ise dumanı ortamda yaşamak zorunda kaldıkları süre ile bağlantılıdır.

    Çocuk daha doğmadan önce anne karnında iken sigarayla tanışmaktadır. Çalışmalarda sigaranın anne karnında solunum sisteminin yapısal oluşumunu ve işlevlerini kötü yönde etkilediği gösterilmiştir. Bu etkiler özellikle kız bebeklerde daha fazladır. Bunun nedeni olarak da sigara içen annelerde kan kortizol ve dihidroepiandrosteron düzeylerinin yükseldiği, bunun da bebeklerin akciğerlerinin maskulizasyonla karşılaşmalarına neden olduğu, buna bağlı olarak da daha dar hava yollarının oluştuğu gösterilmiştir. Anatomik yapı bozukluğunun yanında işlevsel olarak da bozukluklar saptanmıştır. Anne karnında sigara ile karşılaşan çocuklar bu nedenlerden dolayı doğduklarında wheezing ve astım riski ile daha çok karşı karşıyadırlar. Bu çocuklarda yaşamlarının ilk yıllarında, bronşiolit ve bronşit gibi hastalıklarla karşılaşmadan bile, akciğer işlevlerinde azalmalar saptanmıştır.

    Doğumdan sonra, öncelikle anne babanın ve belki de evdeki diğer aile büyüklerinin içtikleri sigarının dumanı ile karşılaşır. Büyüdükçe örnek aldığı erişkin davranışlarından edindiği sigara içme alışkanlığı ile yaşamını sürdürür. Çalışmalar her dört çocuktan üçünün evde sigara dumanı ile karşı karşıya kaldığını göstermiştir. Sürekli sigara içilen ortamlarda bulunan çocuklar sigara içmeyi normal davranış olarak gördüklerinden, çok erken yaşta sigaraya başlamaktadırlar. Bugün dünyada sigaraya başlama yaşı 10-12'dir. Her gün yaklaşık 5.000 çocuk sigaraya başlamaktadır.

    Birçok çalışma pasif içiciliğin özellikle ilk 2 yaşta akut solunum sistemi hastalığı (Iarenjit, trakeit, bronşit, pnömoni) sıklığını arttığını göstermiştir.
    Özellikle her iki ebeveynin sigara içicisi olmasının bu riski iki kat arttırdığı saptanmıştır. Sigara maruziyeti 0-11 aylık bebekleri ciddi olarak, 1-4 yaş grubu çocukları ise daha az etkilemektedir.

    Pasif içiciliğe bağlı pnömoni ve bronşiolit sonucu hastaneye yatma sıklığı da artmıştır. Ayrıca bu hastalıklardan hastaneye yatırılarak tedavi olma gerekliliği 5 yaşa kadar yükselmiştir. İsrail'de 10.672 bebekte yapılan bir çalışmada sigara içmeyen annelerin bebeklerinde oluşan 100 bronşit ve pnömoni olgusunun % 9.5'inin, sigara içen annelerin bebeklerinin ise % 13.1 'inin hastaneye yatırılarak tedavi' edildiği saptanmıştır. Annenin içtiği sigara sayısı arttıkça bebeklerin hastaneye başvuru ve yatış sayıları da artmaktadır. Anneleri günde bir paketten fazla sigara içen bebeklerde ise hastaneye yatma oranı % 31.7 olarak bulunmuştur. Bunun yanında aileleri sigara içen çocuklarda günlük aktivitelerinin daha kısıtlandığı ve hastalık nedeniyle daha çok yatak istirahatı yapmak zorunda kaldıkları gösterilmiştir.

    Ailesi sigara içen çocuklarda akciğer işlevlerinde geri dönülmez yıkımlar olmaktadır. 7.834 çocuk üzerinde yapılan bir çalışma; annenin artan sigara içiciliğinin çocukların zorlu vital kapasitelerini (FEV1) düşürdüğünü ve süregiden maruziyetin akciğer gelişimini azalttığını göstermiştir. Akciğer gelişiminin azalmasının ileri yaşamda bu kişilerin obstrüktif akciğer hastalığına yakalanmaları için temel hazırlayıcı olduğu belirtilmektedir. Bu çocukların ana babalarından örnek alarak ileri yaşamlarında birer sigara içicisi olacakları da göz önünde bulundurulduğunda obstrüktif akciğer hastalığı konusundaki risk daha da artmaktadır. Çocuklarda görülen kronik wheezing, öksürük ve balgam gibi belirtiler ailenin sigara içmesi durumunda, evde sigara içen kişi sayısına bağlı olarak % 30 ile % 80 artmaktadır.

    Pasif içici olan çocuklarda özellikle effüzyonlu orta kulak enfeksiyonlarında artış saptanmıştır. Deneysel çalışmalar, duman maruziyetinin solunum sisteminde yer alan goblet hücrelerinde hiperplaziye ve mukus sekresyon artışına neden olduğunu göstermektedir. Özellikle üst solunum yolu enfeksiyonu geçirildiği dönemde sigara dumanının östaki borusunda işlevsel obstrüksiyonun oluşmasını kolaylaştırması, çocuklarda effüzyonlu otitis mediaya neden olmaktadır. Bazı hayvan deneylerinde kısa süreli sigara dumanı maruziyeti sonucunda siliostasis ve mukosilier aktivitede azalma olmuştur. Sigara dumanının silier işlevleri bozması ile orta kulak enfeksiyonlarının oluştuğu savunulmaktadır.

    Orta kulak enfeksiyonlarının oluşmasında sigara dumanının etkisini açıklayan bir diğer mekanizma ise, viral enfeksiyonların sigara dumanı ile birlikte solunum sisteminin fagositik anti bakteriyel özelliğini yitirmesine neden olduğu biçimindedir.

    Sık geçirilen effüzyonlu orta kulak enfeksiyonlarının sağırlık gibi bir komplikasyonunun olması özellikle 0-4 yaş grubu çocukları sigara dumanından korumanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Orta kulak enfeksiyonları sık karşılaşılan bir hastalık olmasına karşın sigara dumanına maruz kalmanın engellenmesiyle otit görülme sıklığının azaltılabilir olması, önemli bir başarıdır.

    Ailelerin sigara içme durumları ile çocuklarda görülen kanserler arasında bağlantı olduğuna ilişkin kesin kanıtlar olmamakla birlikte, bazı çalışmalar anne ve babanın sigara içmesinin özellikle annenin gebelik döneminde sigara içmesinin çocukta beyin tümörleri ve rabdomyosarkom görülme riskini arttırdığını, çocuklukta sigara dumanı maruzuyetinin lösemi riskinin artmasına neden olduğunu göstermektedir.
    Dünya Sağlık Örgütü sigara içen bir kişinin kendi sağlığı için yapabileceği en önemli girişimin sigarayı bırakmak olduğunu duyurmuştur. Sağlıklı kuşaklar yetiştirebilmek ve çocuklarımızı koruyabilmek için sigarayı bırakma, ve sigara içen kişileri de bırakmaya teşvik etmeliyiz.

  5. #5
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Diyabetli Çocukların Sağlığı İçin Ailelere 10 Öneri

    Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun
    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı Başkanı


    1- Çocuğunuza her gün sarılın
    Çocuklar yaşamlarının erken döneminden itibaren kişisel değer duygusu ile gelişirler. Onlar bu duyguyu anne ve babalarından alırlar. Çocuklarınızın ne demek istediğine kulak verin. Onlara sevildiklerini ve güvende olduklarını hissettirin . Bireyselliklerini destekleyin; onlara özel olduklarını ve takdir edildiklerini belirten sözler söyleyin. Çocuğunuza her gün sarılın. Unutmayın ki iyi diyabet kontrolü sevgiyle başlar ve mutluluk kan şekerini düşürür.

    2- Çocuğunuzun durumunu onunla birlikte gözden geçirin
    Yeni yıla başlarken yaşadıklarınızı ve öğrendiklerinizi çocuğunuzla birlikte değerlendirin. Geçen yıl kaç kez kontrole gittiğinizi, son bir yıldaki kan şekeri kontrol durumunu, kaç kez ve hangi derecede kan şekeri düşüklüğü yaşadığınızı ve bunların nedenlerini, göz ve böbrek kontrollerinin sonuçlarını, günlük yaşamdaki zorlukları, bu yıla ait beklentileri çocuğunuzla birlikte gözden geçiriniz. Yeni karşılaştığınız sorunları, vardığınız sonuçları ve aldığınız kararları diyabet takip defterinin arkasına yazıp, ilk fırsatta doktorunuzla tartışınız.

    3- Geçen yıldaki kan şekeri kontrol durumunu iyimser bir bakışla yorumlayınız
    Bugüne kadar yapılan çalışmalar, diyabetlilerin uzun dönemdeki sağlığını etkileyen en önemli faktörün kan şekeri yüksekliğinin derecesi ve süresi olduğunu göstermiştir. Çocuğunuzun üç aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1C düzeyi % 10 veya üzerinde ise, bunu önemli bir sorun olarak kabul edin ve en kısa zamanda hekiminizle bir plan yapın.

    4- Çocuğunuzun gelişmesine ve davranışlarındaki değişiklikleri dikkat gösterin
    Çocukların sürekli değişen bir bedenleri ve ruhsal dünyaları vardır. Ergenlik, çocuktaki gelişmenin en hızlı olduğu dönemdir. Ergenlik yıllarının yaşamın en çalkantılı yılları olduğunu unutmayın. Bir çok araştırma, ergenlik döneminde diyabet bakımının aksadığını ve kan şekeri kontrolünün kötüleştiğini göstermektedir. Ergenlik dönemine giren çocuklarda diyabet tedavisinin gözden geçirilmesi gereklidir. Ergenlik belirtileri başlayan çocuğunuza daha hoşgörülü davranın ve en kısa zamanda tedavi planında değişiklik ihtiyacı olup olmadığını hekiminizle tartışın.

    5- Egzersizi çocuğunuzun günlük yaşamının bir parçası haline getiriniz
    Egzersiz herkes için gereklidir, fakat diyabetliler için daha çok gereklidir. Çünkü egzersiz, şekerin daha çok kullanılmasını sağlayarak kan şekerini düşürür, insülin reseptörlerinin sayısını artırarak insülinin etkisini kolaylaştırır, kötü kolesterolü düşürüp, iyi kolesterolü artırarak kalp hastalığı riskini azaltır. Düzenli egzersiz ile kan şekeri dengesini korumak kolaylaşır. Bu nedenle yeni yılda çocuğunuzun seveceği bir spor aktivitesini düzenli olarak yapmasını sağlayınız.

    6- Kan şekeri düşüklüğüne daha çok önem veriniz
    Diyabet tedavisi sırasında kan şekeri düşüklüğü kaçınılmazdır. Hiç kan şekeri düşüklüğü yaşamayan diyabetliler, genellikle kan şekerleri yüksek seyreden diyabetlilerdir. Bununla birlikte son yıllarda sık geçirilen hafif ve orta dereceli kan şekeri düşüklüklerinin ileride kan şekeri düşüklüğünü hissetmemeye neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle çocuğunuzu gece güvenli bir kan şekeri değeri (> 120 mg/dl) ile yatırınız ve kan şekeri düşüklüklerini önlemek için yapılması gerekenleri tekrar gözden geçiriniz. Evinizde glukagon bulunup bulunmadığını sürekli kontrol ediniz.

    7- Çocuğunuzda Diyabet Bakım Bilinci Gelişmesi için çaba gösteriniz
    Diyabetle yaşamayı bir arabayla seyahat etmeye benzetirsek ya diyabet arabasında şöför olunması gerekiyor ya da başkasının kullandığı arabada bir yolcu. Biz diyabetli çocukların diyabet direksiyonunun başında olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Diyabetlilerin bu şekilde davranmaları ve kendi kendine bakım için gerekli bilgileri öğrenmeleri diyabet bakım bilinci olarak isimlendiriliyor. Çocuğunuzda diyabet bakım bilincinin gelişmesi için ilk günden itibaren diyabet tedavisine çocuğunuzun katkıda bulunmasını sağlayan bir yöntem kullanınız ve yaptığınız her şeyi onunla paylaşarak yapmaya özen gösteriniz.

    8- Çocuğunuzun beslenmesinde kan şekerini daha yavaş yükselten besinlere daha fazla yer veriniz
    Glisemik indeks, besinlerin, şekerle göreceli olarak karşılaştırıldığında kan şekerini yükseltme derecesini ifade eder. Şekerin glisemik indeksi 100 olarak kabul edilir ve besinlere buna göre puan verilir. Düşük puanlı yiyecekler kan şekerini daha yavaş yükseltirler. Diyabetli çocukların düşük glisemik indeksli beslenmesinin kan şekeri dengesini kolaylaştırdığını gösteren çalışmalar vardır. Besinlerin glisemik indekslerini öğrenmek için beslenme uzmanınızla görüşünüz.

    9- Çocuğunuzu bu yıl bir eğitim kampına katılmasını sağlayınız
    Diyabetli çocuklar için düzenlenen kamplar, çocukların deneyimlerini karşılaştırmalarını sağlar ve onların yalnızlık hislerini azaltır, değişik fiziksel ve sosyal aktiviteler ile kendi yeteneklerine güvenlerini artırır, kendi kendine diyabet bakımı konusunda çocukları daha güvenli, sorumlu ve becerikli hale getirir, onların kaygılarını azaltır ve gelecek konusunda daha pozitif olmalarını sağlar. Bu nedenle çocuğunuz 10 yaş ve üzerinde ise bu yıl mutlaka diyabetli çocuklar için düzenlenen kamplardan birisine katılmasını sağlayın.

    10- Diyabet tedavisindeki yenilikleri izleyiniz ve iyimser olunuz
    Yaşam devam ediyor ve bilim adamları diyabetli çocukları insülin enjeksiyonlarından kurtaracak tedavi yöntemleri için çalışıyor. Bazen araştırmaların sonuçları abartılı ifadelerle medyada da yer alıyor. Bugünden yarına gerçekleşmeyecek olsa da günümüzde iyimser olmamıza yetecek miktarda ilerleme sağlandığını söyleyebiliriz. Ülkemizde yeni kullanılmaya başlanan çok kısa etkili insülin ve pompa tedavisi gibi yöntemlerin çocuğunuz için gerekli olup olmadığını hekiminizle tartışınız. Diyabet tedavisiyle ilgili deneyimlerinizi ve sorunlarınızı diğer aileler ile paylaşınız. Bulunduğunuz yerde diyabetli çocuklar için eğitim ve sosyal aktivite düzenlenmesine katkıda bulununuz. Hem kendinize hem de çocuğunuza karşı gerçekçi bir iyimserlikle davranınız.

  6. #6
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocuklarda Göz Sağlığı

    Hazırlayan: Dr. Ahmet Karakurt
    Ankara Numune Hastanesi Göz Kliniği



    Çocuklarda Göz Muayenesi
    Göz muayenelerine genellikle hastanın şikayeti dinlendikten sonra görmesine bakılarak başlanır. Görme muayenesi hastanın tam uyumunu gerektirdiği için anne ve babalar çocuğun hangi yaşta göz muayenesine girebileceği ve bu muayenenin nerede yapılabileceği konusunda endişe duyarlar. Ülkemizde göz doktorları hem çocukları hem de erişkinleri muayene ve tedavi edebilecek şekilde yetiştirilir.

    Göz muayenesinin belli bir yaşı yoktur. Şikayeti olan çocuk hangi yaşta olursa olsun muayene edilebilir. Çocuğun muayeneye izin vermediği durumlarda uyutucu, sakinleştirici ilaçlar kullanılır; bazı durumlarda ise genel anestezi verilerek muayenesi tamamlanır. Hiçbir şikayeti olmayan çocuğa 3-4 yaşlarına kadar en az bir defa göz muayenesi yapılması gerekir.

    Muayenede ailelerin en çok merak ettiği konu çocuklarının görüp görmediğidir. Üç yaşın altındaki çocuklarda görme, uyum gerektirmeyen yöntemlerle tespit edilebilir ya da tüm muayene bulguları birleştirildiğinde çocuğun ne kadar gördüğü konusunda bir fikir edinilir. Üç yaşın üzerindeki çocuklar, ilgilenildiği takdirde E harflerini öğrenebilir ve bunların uçlarının ne yöne baktığı sorularak görme muayenesi yapılabilir. Bunun yanı sıra şekiller sorulabilir. Daha ileri yaşlardaki çocuklara erişkinlerde olduğu gibi harfler sorularak görme düzeyleri tespit edilir.

    Çocuklarda gözlük muayenesi erişkinlerden farklı olabilir. Özellikle bebek ve küçük çocuklar ile uyumsuz büyük çocuklarda ilaç damlatıldıktan sonra retinoskop veya bilgisayarlı ölçüm aleti ile gözlük numarası tespit edilebilir. İlaçlı muayene gözün arka kısımlarının değerlendirilmesine de olanak tanır.

    Gözbebeği Beyazlığı
    Gözbebeği, gözün renkli kısmının ortasındaki siyah yuvarlaktır. Gözbebeğinin beyaz, gri veya sarı gibi siyah dışındaki bir renge dönüşmesi önemli hastalıkları gösterir.

    Katarakt: Çocukluk çağında doğuştan olabileceği gibi sonradan yaralanmalar, metabolik bozukluklar ve enfeksiyonlar gibi nedenlerle de meydana gelebilir ve beyaz gözbebeğinin en sık nedenlerindendir. Erken dönemde tespit edilip tedavi edilmezse kalıcı görme kaybı, şaşılık ve kontrolsüz göz hareketlerine neden olur.

    Tümörler: Pek çok iyi huylu tümörün yanısıra retinoblastom adı verilen kötü huylu tümör de gözbebeğini beyazlaştırır. Tedavisi göz ve görmenin korunmasından öte hayati önem taşır.

    Enfeksiyöz ve iltihabi durumlar: Değişik bakteriyel, viral veya paraziter enfeksiyonlar gözbebeğini beyazlaştırabilir.
    Gelişimsel bozukluklar: Gözün gelişimi ilaç, enfeksiyon, metabolik bozukluk, yaralanma veya erken doğum gibi herhangi bir nedenle kesintiye uğrayacak olursa ciddi anormallikler meydana gelir.

    Diğerleri: Gözün sinir tabakasının yerinden ayrılması, göz damarlarının bozuklukları, göz sinirinin anormallikleri, göz içine kanama olması gibi pek çok durum gözbebeğini beyazlaştırır.

    Bir hastalığın, gözbebeği beyazlaştıktan sonra tespit edilmesi istenmeyen bir durumdur, erken tedavi başarıyı artırır. Gözbebeği beyazlaştıktan sonra ne kadar acele edilse de başarı kısıtlı olacaktır.

    Şaşılık
    Bakılan yere heriki gözün birlikte bakması gerekir. Gözlerden biri istenen hedefe bakarken diğeri başka yönlere bakıyorsa kişide şaşılık var demektir. Şaşılık her yaşta görülmekle birlikte çocukluk döneminde daha sıktır. Tek bir hastalık değildir. Değişik tipleri vardır.

    Çocukluk döneminde meydana gelen şaşılıklarda çocuk genellikle bir gözünü tercih ederek çift görmeyi engeller. Tercih edilmeyen gözde ise tembellik gelişir. Göz tembelliği, tedavisi ancak çocukluk döneminde yapılabilen ciddi bir bozukluktur.

    Çocuklarda en sık görülen şaşılık, içe kayma şeklinde olanlardır. Gözlerin dışa, yukarı veya aşağı doğru kaydığı şaşılıklar daha nadirdir. Her şaşılık, anne, baba veya yakınların anlayabileceği şekilde ileri düzeyde olmayabilir. Hatta bazı şaşılıklar basit bir muayene ile bile tespit edilemeyebilir ve ileri incelemeler gerekebilir.

    Şaşılığı taklit eden durumlar da vardır. Bunlara yalancı şaşılık denir. Yalancı şaşılıklar genellikle göz çukurlarının anormalliği, asimetrisi, göz kapağı bozuklukları ve burun kökü basıklığı gibi durumlarda meydana gelebilir. Şaşılığı taklit eden bu durumların ayırıcı tanısı yapıldıktan sonra bir kısmında etkene yönelik tedavi yapılırken bir kısmında da çocuğun gelişimini takip etmekle yetinilecektir.

    Toplumumuzda yaygın olan bir terim de gizli kayma ya da gizli şaşılıktır. Tıbbi olarak gizli kayma, normal durumda yokken belli testlerle ortaya çıkarılabilen kaymalar olarak açıklanabilir. Ayrıca çocuğun sağlıklı olduğu durumlarda görülmezken sıkıntılı veya hastalıklı zamanlarında ortaya çıkan kaymalar da olabilir.

    Tipi ne olursa olsun her tip kayma önem taşır ve bir an önce teşhis edilerek tedavi ve takip planının yapılması gerekir.

    Göz Tembelliği
    Göz tembelliği, toplumda sık rastlanan, çok konuşulan, fakat az bilinen bir konudur. Farkedilmesi zordur ve farkedildiği zaman da genellikle tedavi aşamasını geçmiş olmaktadır.

    Göz tembelliğini, en basit şekliyle gözün sinir tabakasını ve sinir yollarını tutan belirgin bir hastalığın olmamasına rağmen kişinin görmesinin herhangi bir şekilde artırılamaması olarak tanımlayabiliriz. Oluşum mekanizması, kullanılmayan sinirin atıl duruma geçmesi şeklindedir. Yani gözün öndeki kırıcı ortamlarından görüntü bir şekilde sinir tabakasına ulaşmaz ya da bulanık olarak ulaşacak olursa kişide göz tembelliği gelişir. Göz tembelliğine sebep olan durumların bir an önce ortadan kaldırılması ve görme sinirinin uyarılmaya başlanması gerekir.

    Göz tembelliğinin sık görülen nedenleri şunlardır:
    1. Şaşılık: İki göz ayrı ayrı yönlere bakıyorsa beyne iki ayrı görüntü gider ve çift görme meydana gelir. Çocuklarda bir şekilde bu durum engellenir. Beyin, gözlerden birinden gelen görüntüyü baskılar ve tek gözle görme sağlanır. Bu arada görüntüsü baskılanan gözde tembellik gelişmeye başlar.
    2. Kırılma kusurları: İki göz arasında kırılma kusuru farkı fazlaysa, ya da iki gözde de yüksek astigmatizma, hipermetropi vb. kırılma kusurları varsa göz tembelliği gelişebilir.
    3. Diğer göz hastalıkları: Bu grupta görme eksenini kapatan hastalıklar sayılabilir. Bunlar, kornea, iris, lens ve vitreus gibi gözün kırıcı ortamlarının kesiflik veya anormal pozisyonda olmaları ile ilgili hastalıklardır. En sık görülen tipi de kataraktlardır. Ayrıca göz kapağı hastalıkları da görme eksenini kapayarak göz tembelliği oluşturabilir.

    Göz tembelliğinin tedavisi ilk 6 yaş içinde yapılmalıdır, 10 yaşından sonraki tedaviler yararlı değildir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa alınacak sonuç da o denli başarılı olacaktır. Tedavi iki basamaktan oluşur. Bunlardan biri göz tembelliğine yol açan faktörün diğeri de göz tembelliğinin kendisinin tedavisidir.

    Gözde Çapaklanma ve Kanlanma
    Gözlerde yanma, batma, kaşıntı, kanlanma ve çapaklanma gibi şikayetler genellikle konjonktivite bağlıdır. Bazen korneanın iltihapları da bu tip şikayetlere yol açabilir. Hatta kornea ve konjonktivanın iltihapları birlikte seyredebilir. Gözde bu tip şikayetlere neden olan üçüncü bir yapı ise kapaklardır.

    Konjonktivanın iltihapları enfeksiyöz, alerjik, immünolojik, toksik veya travmatik olabilir. Enfeksiyöz olanlar bakteri, virüs ve parazitlere bağlıdır. Genellikle temizlik kurallarına uyulmadığı ve hastalıklı kişilerin eşyaları ortak kullanıldığı zaman meydana gelirler. Ayrıca genel durum bozukluğu da enfeksiyonlara yatkınlığı artırır. Bebeklik döneminde meydana gelen konjonktivitler çok şiddetli olabilir.

    Alerjik kökenli olan konjonktivitler genellikle bahar aylarında ortaya çıkmakla birlikte tüm mevsimlerde de görülebilir. Kaşıntı ve sulanma ön planda olur. Bazı alerjik durumlar çok şiddetli seyredip görmeyi dahi bozabilir. Tedavileri zor olsa da ihmal edilmemeleri gerekir.

    İmmünolojik, yani bağışıklık sisteminin bozukluklarıyla ilgili konjonktivitler daha çok yaşlılarda görülmekle birlikte çocuklarda da görülebilir ve ağır seyreder.

    Toksik ve travmatik olan konjonktivitler ilaçlar ve kimyasal maddelere karşı gelişir.
    Korneanın iltihapları keratit veya keratopati olarak adlandırılır. Bunlar da enfeksiyöz, immünolojik, alerjik, toksik veya travmatik olabilir. Korneayı tutan iltihabi durumların bir ayrıcalığı vardır. Uygun şekilde ve erken dönemde tedavileri yapılmazsa kesiflik meydana gelir ve bu kesiflik merkezi kısımları tuttuğu takdirde çocuğun görmesini etkiler. Ayrıca ilerlemiş kornea hastalığının tedavisi de daha zordur. Hatta göz, kornea nakli gibi çok ciddi bir ameliyata kadar gidebilir. Bu ameliyatta, ölü gözünden alınan saydam kornea kesifleşmiş olan hasta korneasının yerine dikilmektedir. Şüphesiz bu ameliyat sorunlardan arınmış, kornea hastalığının mutlak çözümü olan bir tedavi yöntemi değildir. Ameliyata ait sorunların yanısıra meydana gelmiş veya gelmesi muhtemel göz tembelliğinin de tedavisi gerekir.

    Son olarak göz kapağının iltihapları da gözde yanma, batma, kanlanma ve çapaklanma gibi şikayetler yapabilir. En belirgin özellikleri ise kirpik diplerinde kepeklenme, kirpiklerde dökülme ve kapak kenarında kızarıklıktır. Göz küresi yüzeyinde de ikincil sorunlar meydana getirebilirler.

    Gözde Sulanma
    Çocuklarda, özellikle de bebeklik döneminde konjonktivitler, kornea ve kapak hastalıkları, yabancı cisimler ve konjenital glokom gibi durumlar sulanma meydana getirebilir, ama gözde sulanma asıl olarak göz yaşı kanalının tıkanıklıklarının veya darlıklarının tipik belirtisidir. Bazen bu sulanma mikrobik bir hal alır ve çapaklanma meydana gelebilir. Burun köküne basıldığında iltihabi sıvılar çıkabilir. Bu durum ilk bir yaş içerisinde anne-babalar için sıkıntılı bir durum oluşturur, fakat genellikle bu sürenin sonunda kanal açılır ve çocuğun şikayetleri kaybolur. Bu dönem içerisinde kanalın açılmasını kolaylaştırmak için burun köküne masaj önerilebilir. Çapaklanmanın çok olduğu dönemlerde antibiyotik damlalar kullandırılır. Enfeksiyon, göz ve çevresindeki dokuları içine alacak şekilde artarsa daha yoğun bir tedavi gerekebilir.

    Bir yaşın sonunda kanal hala açılmamış ise genel anestezi altında sondalama yapılır. Sondalama işlemi başarısız olduğu takdirde birkaç defa tekrarlanabilir. Buna rağmen kanal açılmazsa 3-4 yaşlarını geçtikten sonra cerrahi tedavi gerekir.

    Doğuştan Göz içi Basınç Yüksekliği
    Erken müdahale edilmediğinde kalıcı körlüğe yol açan ciddi bir bozukluktur. Daha bebeklik döneminde ışıktan etkilenme, gözde sulanma, gözleri kısma ve kırmızı göz gibi şikayetler meydana getirir. Kornea dediğimiz gözün ortasındaki saydam yapı büyür ve kesifleşmeye başlar. Göz içi basıncı tek taraflı arttığında korneadaki büyüme daha belirgin olarak izlenir.

    Göz içi basıncı yüksek seyretmeye devam ederse korneada çatlaklar oluşur, görme sinirinde de çukurlaşma meydana gelir. Yani sinir hücreleri ölür ve bunların fonksiyonları bir daha geri getirilemez.

    Bebeklerde bu göz içi basınç yüksekliğini taklit eden ya da göz içi basınç yüksekliğine eşlik eden pek çok anormallik bulunur. Bu durumların tespiti için genel anestezi altında muayene gerekir, göz içi basınç yüksekliği doğrulanırsa bunun tedavisi cerrahidir.

    Az Gören Çocuk
    Az gören çocuğun bir miktar görmesi vardır, fakat bu görme ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde değildir. Görme ilaçla, cerrahi ile veya gözlükle artırılamaz. Görmenin ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye getirilebilmesi için özel cihazlar ve bunları kullanabilmek için de rehabilitasyon gerekir.

    Az gören çocuklar, özellikle okula başladıkları zaman yardıma ihtiyaç duyarlar. İyi göremedikleri için derslerde başarısız olabilirler. Özel cihazlarla da yeterince yardım sağlanamazsa görme özürlülere yönelik okullara gönderilmeleri gerekebilir.

    Bu çocukların görme rehabilitasyonunda kullanılan cihazlar büyüteçler, teleskop gözlükler ve kapalı devre televizyon sistemleridir. Uygun cihaz seçimi yapıldıktan sonra cihazın kullanımı öğretilir ve pratik yaptırılarak daha seri kullanması sağlanır. Cihaz kullanımının yanısıra ortamın ışığı artırılarak, büyük puntolu kitaplar sunarak ve çevresinde ihtiyacı olan şeylerin yazılarını daha belirgin hale getirerek hayatları kolaylaştırılabilir.

    Az gören çocuklara yardım, belli göz doktorlarının ve merkezlerin ilgi alanını oluşturmaktadır. "Az gören", "kör" demek değildir. Az gören kişinin kalan görmesi bir şekilde değerlendirilmeye çalışılır. Kör olan kişiler için ise diğer duyu sistemlerinin kullanılması gerekir. Yani körlerin rehabilitasyonu da tamamen ayrı bir konudur.
    İnsanlar az gördüğü veya kör olduğu zaman göz doktorlarıyla olan irtibatları kesilmez. Çünkü göz sadece görme organımız değildir. Göz, aynı zamanda estetiğimizin bir parçasıdır. Görmeyi azaltan veya kaybettiren hastalık ne ise takibi yapılmadığı takdirde göz küresinin de kaybına yol açabilir. Göz küresinin alınması ve estetiğin yeniden sağlanması için protez uygulaması zor işlemler olup görmese de göz küresinin yerinde kalması daha tercih edilecek bir durumdur.

    Baş Pozisyonu
    Nöropsikiyatrik hastalıklar, enfeksiyonlar, kulak, kas ve kemik hastalıkları yanısıra gözdeki bozukluklar da baş pozisyonu oluşturabilir. "Baş pozisyonu" demek çocuğun başını düz tutmak yerine yukarı, aşağı, sağa, sola veya ileri tutmayı tercih etmesidir. Genellikle ciddi bir durum olup sebebinin bulunarak tedavisinin yapılması gerekir. Aşağıda gözle ilgili baş pozisyonu oluşturan bazı bozukluklar listelenmiştir:

    - Şaşılıklar
    - Göz kası felçleri
    - Göz hareketlerini denetleyen beyindeki merkezlerin bozuklukları
    - Nistagmus (gözlerde titreşim)
    - Görme alanı defektleri
    - Tek gözde görme kaybı
    - Uygun şekilde düzeltilmeyen kırılma kusurları
    - Üst göz kapağı düşüklüğü
    - Işığa karşı aşırı duyarlılık

    Nistagmus
    Gözlerde sağa-sola, yukarı-aşağı veya dönme tarzında titreşimler meydana gelmesine nistagmus denir. Hasta, bu hareketleri kontrol altına alamaz. Daha çok kas hareketlerini kontrol eden merkezlerin bozukluğu olmakla birlikte bazen görme azlığı yapan katarakt, albinizm, glokom ve göz sinir tabakası bozukluklarına işaret edebilir. Tedavisinde her ne kadar cerrahi girişim yapılsa da sonuçlar yüz güldürücü olmadığı için özellikle görme azlığına bağlı gelişen tiplere karşı önceden tedbir almak gerekir.

    Diğerleri
    Göz kapakları, gözün çevresindeki dokular, görüntüyü beyne ileten sinir yolları ve görme ile ilgili beyin alanlarının hastalıkları çocuklarda görülebilir. Göz kapak ve çevre dokularının hastalıkları hemen kendini belli edeceği için tedavide geç kalınma kaygısı daha azdır. Görme yolları ve beynin görme yolları ile ilgili merkezlerinin tedavisi sinir hastalıkları ve göz doktorunun ilişki içinde çalışmasını gerektirir.

    Üveit denilen göziçi iltihabı da çocuklarda görülebilir ve tedavisi yapılmadığı takdirde ciddi sonuçlar doğurur. Bu hastalığın bazen bünyedeki diğer hastalıklara eşlik etmesi nedeniyle romatizma, cilt hastalığı ve iç organ hastalıkları olan çocukların şikayetleri olmasa bile göz doktorunun kontrolünden geçirilmesi gerekir.

  7. #7
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Akraba Evliliği

    Hazırlayan: Dr. Ersin Uskun
    Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı


    Akraba evliliği, eşler arasında kan bağı bulunması yani aynı atadan gelme durumudur. Kanbağı olan akrabalar, toplumun genelinde görülen ortak gen yüzdesinin dışında, ayrıca akraba oldukları için ve bunun derecesine göre daha da fazla ortak genleri vardır. Akraba evlilikleri genetik danışmanlık hizmetinin verilmesini gerektirir. Genetik danışmanlıkta ise önemsenmesi gereken üç önemli konu vardır:

    1. Çiftler arasındaki akrabalığın doğru olarak saptanması ve soyağacının çıkarılması,

    2. Ailede kalıtsal nedenli bir hastalık riskinin böyle bir evlilikte nasıl etkileneceği,

    3. Zararlı bir genin, çiftin her ikisi tarafından çocuğa aktarılma riski ne kadar yüksektir ki buna bağlı çocuk hasta olsun.

    Akraba evliliği genetik hastalıkların epidemiyolojisini etkileyen önemli durumlardan biridir ve dünya toplumunun %20'si belki de daha fazlası tarafından yeğlenmektedir. Doğan çocukların en azından %8.4'ü akraba evliliklerinden doğmaktadır. Özellikle Batı Akdeniz ve Güney Hindistan'da çok yaygındır. Akraba evliliği yapan popülasyonda özürlü çocuk doğma riski diğer popülasyona göre iki kat artarak %8-9 olmaktadır.

    Eski devirlerden beri toplum ve dini topluluklar akrabalar arası evlilikler için bazı yasaklar getirmişlerdir. Bu sınırlamalar kökenini olasılıkla biyolojik bilgi ve deneyimlerden değil, sosyal gereklilikten almıştır. Bir insan toplumunun insest tabuları olmaksızın kurulması olası değildir. Ayrıcalıklı durumlarda kardeşler arası evlilikler bile kabüllenilmiş ve hatta firavunlarda olduğu gibi desteklenmiştir. İslam aleminde kuzen evlilikleri kabul görürken, kardeşle, amca, teyze, dayı, hala gibi akrabalarla ve sütanne ile evlenmek yasaklanmıştır. Bütün Hıristiyan aleminde ise halen birinci derece kuzen evlilikleri kabul edilmemekte ve böyle evlilikler için katolik kilisesinden özel izin almak gerekmektedir. Kilisenin aynı zamanda vaftiz baba ile onun vaftiz çocuğunun da evliliklerini yasaklamış olması bu yasakların biyolojik temellerin dışında başka inanışlara bağlı olduğunu göstermektedir.

    Birinci dereceden kuzen evlilikleri diye isimlendirebileceğimiz kardeş çocuklarının evlilikleri, ülkemizde en sık rastlanan akraba evliliğidir. Almanya'da kuzen evliliklerine çok ender rastlanmaktadır. Halkın eğitim düzeyinin ve genetik hastalıklar konusundaki bilgisinin artması, bu tür evliliklerin oranının %0.3'ün altına düşmesine ve hatta büyük şehirlerde daha da azalmasına neden olmuştur. Başka kültürlerde ise yakın akraba evlilikleri ekonomik çıkarlar, çiftin ailelerinin birbirini daha yakın tanıyor olması, coğrafi konum gibi nedenlerle desteklenebilmektedir.

    Japonya'da yapılan çalışmalarda akraba evlilikleri oranı %6 dolayındadır; hatta adalarda izolasyon nedeniyle %29'a yükselebilmektedir. Arap ülkeleri, Güney Hindistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde ise bu oran daha da yüksektir. Buna karşılık Avrupa ve Amerika'da ise kuzen evliliklerinden doğacak çocukların sakatlıklar, kalıtsal hastalıklar ve zeka özürlü olma durumlarından muzdarip olacakları görüşü yaygındır. Bu nedenle bu ülkelerde bu tip evliliği olan çiftler sıklıkla genetik danışmanlık istemektedirler.

    Dr. Serim Timur'un "Türkiye'de Aile Yapısı" kitabından:

    Eş seçiminin, tamamen serbest olduğu ve kişilerin kendi eğilimlerine bırakıldığı toplumlarda, insanların çok azının akrabaları ile evlendikleri sonucu çıkarılmıştır. Türkiye'de evli çiftlerin yaklaşık olarak üçte birinin birbirleriyle akraba oldukları görülmüştür (%29.2). Akraba olan eşlerin %80'i kardeş çocuklarıdır. Özellikle erkek kardeş çocuklarının birbiriyle evlendikleri görülmektedir.

    Akraba olan eşlerin oranı Ankara, İstanbul ve İzmir'de %17 iken, diğer kentlerde %19'a, köylerde %36'ya çıkmaktadır. Kocası akraba olan kadınların %29'u amcalarının oğlu, %49'u dayı, hala ya da teyze oğlu olmak üzere kuzenleriyle evlenmişlerdir. İkinci kuşak kuzenler arası yani kardeş torunlarının evlenme oranı %5'dir. Bunların dışında kalan akraba evliliklerinin, diğer uzak akrabalar arasında yarı yarıya dağıldıkları görülmektedir. Akrabalar arası evliliği, geniş ve ataerkil aile biçimleri pekiştirmektedir. Akrabası ile evli olanların oranı, kuruluştan beri çekirdek aile olan ailelerde %20 iken, ataerkil geniş ailelerde %34'e çıkmaktadır. Köylerde bütün aile biçimlerinde akraba evliliği diğer yerleşim yerlerinden daha yüksektir. Bölgeler arası değerlendirmede en düşük oran %20 ile Batı Anadolu'da, en yüksek oran ise %37 ile Doğu Anadolu'dadır. Ancak Batı Anadolu'da da ataerkil ailelerde çekirdek ailelere göre oranın yüksek olduğu görülmektedir.

    Akraba evliliğinde önemli olan sorun sağlıklı olan bireylerin genlerinde taşıdıkları hastalıkların çocuklarına aktarılmasıdır. Bu açıdan önemli olanlar ise otozomal resesif ve bazı multifaktöryel geçişli hastalıklardır.

    İnsan geni, bilinen yüzlerce resesif hastalıktan birine yol açabilecek 6-8 aleli heterozigot olarak taşır. Birinci derece kuzenler arası evliliklerde genlerin 1/8'i paylaşıldığında genetik olarak belirlenen hastalık riski %3'dür. Söz konusu tehlike aralarında kan bağı bulunmayan ana-babalardan doğan çocuklarda %2'dir. Birinci dereceden kuzenler arasındaki evliliklerde kendiliğinden düşük, ölü doğum, prematürite, beyin felci, multifaktöryel durumlarla (doğuştan kalça çıkığı gibi) sık karşılaşıldığı ancak bu insidans artışının düşük olduğu belirtilmektedir.

    Hastalıklı genler açısından heterozigotluk oranının çok yüksek olduğu kapalı toplumlarda yapılan evlilikler sonucu hastalık ortaya çıkma riski daha yüksek olduğundan bu tür toplumlarda akraba evlilikleri ayrı bir önem kazanmaktadır. Örneğin; Musevilerde olduğu gibi, akraba popülasyonlarına ait olmaları nedeniyle de yakın akraba olabilirler. Bu nedenle çok sayıda ortak genleri olabilir. Genetik bir hastalık olan Tay-Sachs hastalığı için sağlıklı bir bireyin taşıyıcı bir kişiyle evlenme riski böyle kapalı toplumlarda 1/20 iken, normal populasyonda 1/400 gibi düşük bir orandadır.

    Genetik geçişleri daha iyi anlamak için kısaca terimleri açıklayalım:

    Genler yani temel kalıtım birimleri, DNA molekülleridir. DNA genetik kodu oluşturur, binlerce gen kromozomlarca taşınır. Bu kromozomlar hücrelerin çekirdeklerinde bulunan çomak benzeri oluşumlardır. İnsanlarda her hücre normal olarak 23 çift halinde 46 tane kromozom taşır. Bunların 22'si homolog kromozomdur. Cinsiyet kromozomu olan bir çifti ise bireyin cinsiyetini belirler.

    Genler kromozomlar üzerinde lineer dizilmiş ve her bir genin kendine özel bir yeri vardır. Bu yerlerin sayısı ve düzenlenişi homolog kromozomlarda (cinsiyet kromozomları dışındakilerde) birbirinin aynıdır. Homolog yerlerde bulunan genler alel olarak adlandırılır. Her bireyde tüm genler için, herbiri bir kromozom çiftinin tek bir tanesinde yer alan 2 alel vardır. Özel bir gen konusunda bir çift birbirinin aynı alel taşıyan bir kimse homozigot; birbirinin aynı olmayan aleller taşıyan kimse heterozigottur. Eğer bir gen etkisini yalnızca tek bir kromozom üzerinde bulunduğu halde gösterebiliyorsa bu dominant gendir. Resesif bir gen ise etkisini yalnızca bir kromozom çiftinin iki üyesi üzerinde bulunduğunda gösterebilir.

    Otozomal resesif hastalıklarda genetik geçişin özellikleri:

    1. Bu tür kalıtımda cinsiyet ayrımı yoktur.

    2. Sağlıklı ana-babadan doğan çocuk hasta ise hem anne hem de baba taşıyıcıdır (heterozigot).

    3. Normal olan ana-babanın çocuklarının ¼'ünde hastalık görülmesi, ½'sinin taşıyıcı olması, ¼'ünün ise genotipik olarak da tamamen sağlıklı olması beklenir.

    4. Hasta kişi ile genotipik olarak da tamamen sağlıklı birey evlenecek olursa çocuklarının hepsi taşıyıcı olacaktır.

    5. Hastalıklı bireyle, taşıyıcı kişi evlenecek olursa çocuklarının yarısı hasta, yarısı taşıyıcı olacaktır.

    6. Taşıyıcılar, fenotipik olarak tamamen sağlıklıdırlar ama hasta genleri bir sonraki kuşaklara geçiren taşıyıcı görevini görürler. Hastalığın nedeni protein eksikliği gibi bir durumsa taşıyıcılar sağlıklı olmakla birlikte çoğu zaman bu protein onlarda da normalin altındadır.

    7. Hastalıklı bir çocuğun kardeşlerinde hastalık çıkma riski %25'dir ve aile bu tehlikenin her gebelik için aynı olduğunu iyice kavramalıdır. Yani ailenin bir tane hasta çocuğu oldu diye bu risk azalmış değildir.

    Burada şunu hemen eklemeliyiz ki; kan bağı olmadan da bu hastalıklar iki taşıyıcı

    evlenirse ortaya çıkabilir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, aynı tip hastalıklı genle karşılaşma riski akrabalık olduğunda daha yüksek olacağından, özellikle ailesinde otozomal resesif geçişli hastalık bulunan bireylerin mutlaka genetik danışmanlık almaları ve yakın akrabası ile evlenmiş olmaları durumunda ortaya çıkacak tehlikeler hakkında bilgilenmeleri gerekmektedir.

    Bu hastalıklardan en çok rastlananı kistik fibrozistir ve ortalama sıklık 2000 de 1'dir. Kistik fibroziste etkilenen en önemli organlar epitel yapılardır. Dokuların salgı, solunum ve emilim özellikleri bozulur. Buna bağlı pulmoner komplikasyonlar, gastrointestinal sistem komplikasyonları ortaya çıkar. Kistik fibrozis vakfı hasta kayıt bölümü bilgilerine göre kistik fibrozisli hastaların yaşam süresi ortalama 27 yıldır.

    Fenilketonüri; özellikle beyni etkileyen bir hastalıktır. Türkiye'de fenilketonüri sıklığı 5000 de 1'dir. Fenilalanin'in tirozin hidroksilasyonundaki enzim defekti sonucu fenilalanin yıkılamaz ve hastalık oluşur. Erken tanıyla fenilalaninsiz diyet ile normal zeka düzeyine erişilebilir. Yenidoğan döneminde fenilketonüri taraması, ülkemizde Sağlık Bakanlığı'na bağlı kuruluşlarda rutin hizmetler arasında verilmektedir. Doğumdan sonraki 5-10 gün içinde birkaç damla kan ile basit ve ucuz bir yöntemle (Guthrie testi) hastalık saptanabilir.

    Talasemi major; özellikle Akdeniz Bölgesi’nde taşıyıcılığı yüksek bir kan hastalığıdır. Hemoglobindeki defekte bağlı gelişir. Etnik gruplarda talasemi trade oranı %3-5'dir. Anemi ağırdır, büyüme geri kalır ve kalp yetmezliği gelişir. Tedavi ile 40 yaşa kadar yaşam uzatılabilir. Son yıllarda ülkemizde evlenmek üzere olan çiftlerde evlilik öncesi taşıyıcılık için taramalar yapılmaktadır.

    Sonuç olarak; Ülkemizde yüksek oranda görülen (yaklaşık %25 oranında) akraba evlilikleri için, genetik danışma hizmetinin sağlık hizmetleri içinde, özellikle de birinci basamak sağlık hizmetleri içinde kurgulanması uygun bir yaklaşım olacaktır.

  8. #8
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Okul Sağlığı

    Hazırlayan: Uzm. Dr.Figen Şahin
    Gazi Ü. Tip F. Çocuk Sağ. ve Hast. Anabilim Dalı


    İnsan yaşamı içinde okul çagı neden özel bir dönemdir?
    Okul çağı çocukların büyüme ve gelişme dönemidir. Bu dönemde erken fark edilen büyüme-gelişme bozukluklarının önüne geçmek daha kolaydır.
    Okulda çocuklar toplu halde bulundukları için bulaşıcı hastalıkların görülme ve yayılma hızı daha fazla olabilir, ancak toplu halde bir arada bulunmalarının iyi bir yönü aşılama gibi koruyucu önlemlerin daha kolayca alınabilmesidir.


    Başarılı bir eğitim için öğrencinin sağlıklı olması temel kosuldur. Görme ve işitme gibi bazı bozukluklar erken tanınıp tedavi edilirse ögrencinin başarılı olma şansı artar.
    Okul genellikle çocukların korunaklı yuvalarından çıkıp toplum içine girdikleri ilk yerdir, bu durumun yaratacağı ruhsal ve sosyal sorunlar için çocuk desteklenmelidir.
    Çocukluk dönemi sağlık alışkanlıklarının geliştirilmesi için de uygun bir dönemdir. Sağlıklı bilgi, tutum ve davranışları geliştiren öğrenciler çevrelerindeki bireyler için de eğitici olabilirler.
    Okul sağlığı hizmetleri; ögrencilerin sağlığını degerlendirmek, korumak ve geliştirmek için yapılan çalışmaların tümüdür. Böylece sağlıklı okul yaşamı sağlanır ve sürdürülürken bir yandan da öğrenciler aracılığıyla topluma sağlık eğitimi verilmiş olur.

    Okulda verilebilecek sağlık hizmetleri nelerdir?
    1. Akut hastalıklara yaklaşım
    Okulda sık görülebilen kanama, solunum yetmezliği, bayılma, konvülziyon, alerjik reaksiyonlar, yanıklar, zehirlenmeler, kafa travmaları, üst solunum yolu enfeksiyonları, deri enfeksiyonları, ishal, kusma, karın ağrısı, burkulma, kırık, çıkık gibi ani durumlarda yapılan ilkyardım girişimleridir. Bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması da akut yaklaşım gerektirir. Öğretmen sık görülen bazı bulaşıcı hastalıkların belirtileri ve bulaşma yolları konusunda bilgilendirilmeli, hastalık ortaya çıktığında hemen okul sağlığı ekibine haber vermelidir. Bulaşıcı hastalık ortaya çıktığında hasta olan ögrenci bulaşıcılık dönemi bitene kadar okula gelmemeli, ancak diger ögrenciler okula gitmeli, okul kapatılmamalıdır.

    2. Süregen hastalıklara yaklaşım
    Okulda süregen hastalığı olan çocukların olması durumunda bu hastalığın çocuk, aile ve eğitim üzerindeki etkileri ile mücadele etmek gerekir. Örneğin astımlı bir çocukta çevre kontrolü ve enfeksiyonların önlenmesi; diabetli bir çocukta kan şekerinin izlenmesi ve hastanın uyumunun geliştirilmesi; epileptik bir çocukta ise atakların önlenmesi ve kazalardan korunması için çaba harcanmalıdır.

    3. Sağlığın değerlendirilmesine yönelik çalışmalar

    A. Okula giriş muayeneleri
    Öğrencilerin sağlık durumunu değerlendirmek için her yıl tam bir fizik inceleme yapılması muayene edilecek öğrenci sayısını çok arttırmaktadır. Bu yüzden incelemenin niteliği düşmekte, ayrıca saptanan hastalığın tedavisine zaman kalmadığından öğrenciyi daha iyi bir sağlık düzeyine getirme amacına ulaşılamamaktadır. Okul çağındaki çocuklar genelde sağlıklıdır. Bir kaza ya da özel bir hastalık söz konusu olmazsa 3-4 yıl içinde sağlık durumlarında önemli değişiklikler olmaz. Bu nedenle okula giriş ve çıkışta tam bir fizik inceleme, ara yıllarda ise belirli bazı sağlık sorunlarına yönelik çalışmalar yapılmasının uygun ve yeterli olacağı görüşü benimsenmiştir.

    Fizik muayeneye başlamadan önce, öğrencilere muayenelerin ne olduğu anlatılmalı, korkuları giderilmelidir. Muayene için okulda önceden bir yer hazırlatılmalı ve bu odanın sıcaklığı, aydınlığı yapılacak iş için uygun olmalıdır. Öğrenciler içeriye birer birer alınmalı, böylece hem birbirlerinden utanmaları, hem de görme, işitme gibi kendilerinin yorum yapacağı testlerde birbirlerini yanıltmaları önlenmelidir. Okul sağlığı ekibindeki hekimin görevi öğrencinin nörolojik gelişimini değerlendirmek ve tam bir fizik inceleme yapmaktır. Muayenede yer alan boy, kilo ve kan basıncı ölçümleri, görme ve işitme testleri, PPD, ruhsal sorun saptama anketleri gibi bazı işlemler hemşire tarafından yapılabilir. Okul sağlığı hemşiresinin çok önemli bir diğer görevi öğrencilerin sağlık kayıtlarını tutmak, ileri inceleme ve tedavi için gönderilen öğğrencilerin gerekli tedavilerinin yapılıp yapılmadığını izlemektir. Çocuğun muayenesi sırasında ögretmen mutlaka bulunmalıdır, çünkü öğrencilerin güvendikleri ve onları yönetecek en uygun kişidir. Ögretmen ayrıca saptanan bozuklukların tedavisinin izlenmesinde (örneğin göz bozukluğu saptanan bir öğrenciye gözlük alınması gibi) de okul sağlığı ekibinin önemli bir parçasıdır. Çocuğun anne-babası da sağlık ekibine çocuklarının sağlık durumunu en iyi anlatabilecek ve saptanacak hastalıkların tedavisini sağlayacak kişiler olduklarından, olanaklıysa ekibe katılmalıdırlar.

    Okul yaşlarında görülen başlıca sağlık sorunları diş çürükleri, görme ve işitme kusurları, büyüme ve gelişme gerilikleri, ruhsal uyumsuzluklar, anemi, süregen kulak, burun, boğaz hastalıkları, inmemiş testis, pes planus ve skolyoz gibi ortopedik bozukluklar, uyuz ve bit gibi bulaşıcı enfestasyonlar ve kazalardır. İlk incelemede bu sağlık sorunlarının olup olmadığını ortaya çıkaracak dikkatli bir inceleme yapılması önemlidir.

    B- Tarama programları
    Okul yılları boyunca ortaya çıkabilecek ve eğitimi engelleyebilecek görme, işitme bozuklukları vb. gibi sorunlara yönelik tarama muayenelerinin her yıl ya da 1-2 yıl ara ile yinelenmesi gerekebilir. Bu incelemeler sonucunda hastalık kuşkusu olan öğrencilerin konunun uzmanı tarafından yeniden değerlendirilmeleri sağlanır.

    a. Görme taramaları: Görme kusuru olan öğrencilerle olmayanlar arasında okul başarısı yönünden farklar vardır. Görme kusurunun erken saptanıp düzeltilmesiyle bu fark ortadan kaldırılabilir. Görme taramaları Snellen eşeli kullanılarak yapılır. Görmesi 8/10’un altında olanlar kuşkulu görme kusuru olarak değerlendirilip uzmana gönderilir.

    b. İşitme taramaları: İşitmenin ölçülmesinde fısıltı testi, saat testi gibi basit yöntemler kullanılabilecegi gibi, hava iletimini ölçen pür ton odiyometri gibi daha güvenilir yöntemlerden de yararlanılabilir. Bu aygıtların taşınabilir olanları okul taramalarında kullanılabilir. Öğrencinin kulaklarından birinde 20 desibellik kayıp varsa uzmana gönderilir.

    c. Diş sağlığı taramaları: Diş çürüklerinin erken tanınıp tedavi edilmesi o dişin kaybını önlediği gibi, vücuttaki bir enfeksiyon odağının da ortadan kalkması demektir, ayrıca bu taramalar sırasında bir diğer diş sağlığı sorunu olan oklüzyon bozuklukları da saptanabilir.

    d. Büyüme ve gelişme taramaları: Öğrencilerin boy ve ağırlıkları her yıl ölçülmeli, gelişiminde gerilik saptananlar ileri incelemeler için sevk edilmelidir.

    4. Sağlığın korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar:
    a. Bağışıklama: Bebeklikte başlanan aşıların pekiştirme dozlarının okul çağında yapılması, ögrencilerin toplu olarak bir yerde bulunması nedeniyle sağlık çalışanlarına kolaylık sağlamaktadır. Ülkemizde ilkokul 1. sınıfta Td, OPV, kızamık ve PPD ( olanlara BCG; ilkokul 5. sınıfta ise Td yapılmaktadır.

    b. Beslenme: Öğrencilerin beslenme programlarının yeterli ve dengeli, sağlık kurallarına uygun olması okul sağlığı ekibinin denetiminde olmalıdır.

    c. Taşıyıcıların araştırılması: Okul çalışanlarının B hepatiti, salmonella, tüberkuloz yönünden taranması, özellikle kantin ya da yemekhanesi olan okullar için çok önemlidir.

    d. Spor etkinlikleri: Öğrencilerin bedensel ve ruhsal gelişimine olumlu katkıları olduğu için spor etkinlikleri desteklenmeli, beden eğitimi derslerine katılmama raporları çok dikkatle verilmelidir.

    e. Sağlık eğitimi: Sağlık için temizliğin önemi, kazalar ve hastalıklardan korunma, ilkyardım, sigara ve alkolün zararları ve cinsel eğitim gibi konularda öğrencilere eğitim verilebilir. Bu eğitimin öğretmen tarafından verilmesi ve sağlık çalışanlarının danışmanlık görevi yapması daha uygundur.

    f. Çevre sağlığı hizmetleri: Okulda sağlıklı çevre, okul binasının, oyun alanlarının, mutfak ve tuvaletlerin, ısıtma, havalandırma, aydınlanma gibi durumların sağlığa uygun koşullarda olmasıdır. Sağlık için temiz ve yeterli içme ve kullanma suyu sağlanmalıdır. Okulda sağlık hizmetini yürütenlerce okul ve çevresinin kazalara karşı korunma yönünden uygunluğu da kontrol edilmeli ve gerekli olan düzeltmeler yapılmalıdır. Öğrencilere sağlıklı bir çevrede yaşama bilinci aşılanmasının aynı zamanda çok önemli bir sağlık eğitimi de olduğu unutulmamalıdır.

    Okul sağlığı ekibi kimlerden oluşmalıdır?
    Okul sağlığı ekibi en az bir hekim, bir hemşire, öğretmen ve olanaklıysa anne-babadan oluşur. Olanaklar elveriyorsa diş hekimi, rehberlik uzmanı, psikolog, sosyal çalışmacı gibi çalışanların da katılması ekibin niteliği ve verimini arttırır.
    Ülkemizde okul sağlığı hizmetleri il ve ilçelerde Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı sağlık eğitim merkezleri, köylerde ve küçük yerleşim merkezlerinde ise sağlık ocakları tarafından yürütülmektedir.

    Okul sağlık kayıtları nasıl tutulmalıdır?
    Her öğrenci için, okul hemşiresi tarafından, öğrencinin sağlık durumunu gösteren bir kayıt tutulmalı; bu kayıtta okul öncesi dönemindeki sağlık bilgileri, okul döneminde konan tanılar ve yapılan tedaviler yer almalıdır. Öğrenci okul değiştirdiğinde bu kayıtlar yeni okuluna gönderilmelidir.

    Bu kayıtların sonuçlarının yılda bir kez ilgili sağlık ve eğitim kurumlarına gönderilmesi, daha verimli okul sağlığı hizmetlerinin yapılmasına, dolayısıyla okul sağlığının gelişmesine katkıda bulunacaktır.

  9. #9
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocuklarda Kemik Sağlığı

    Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun
    Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı


    Kemiklerin özellikleri
    Vücudumuzun çatısını oluşturan iskelet sistemi kemiklerden meydana gelir. Kemikler ağırlığımız taşırlar ve çeşitli fiziksel stresler sırasında ayakta durmamızı sağlarlar. Kemikler kemik hücreleri, protein matriks (osteoid doku) ve bu matrikse çöken minarel tabakasından oluşmaktadır. Bu bileşimin tümüne kemik kitlesi denmektedir. Kemiklerin sertliğini sağlayan minerallerin kalsiyum ve fosfat gelmektedir. Vücuttaki kalsiyumun %99’u kemiklerde bulunur ve kemikler aynı zamanda kalsiyum, fosfor ve magnezyum deposudur. Kemik dokusunun en önemli özelliği aktif bir yıkım ve yeniden yapım döngüsü göstermesidir. Kemikleri sürekli “harfiyat” yapılan bir inşaat yerine benzetebiliriz. Erişkin kemik dokusunun her yıl %10’u yeniden yapılmaktadır. Bu şekilde hem kemiklerin güçsüzleşmesi önlenmekte hem de organizmanın kalsiyum dengesi korunmaktadır. Kemik dokusundaki yapımdan osteoblastlar, yıkımdan ise osteoklastlar sorumludur.

    Kemik Sağlığı nedir ve niçin önemlidir?
    Bu bilgiler temelinde kemik sağlığından kemik dokusunun hem protein matriks hem de mineralizasyon yönünden yeterli olması anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle kemik sağlığı yaşam boyu kişinin kemik kitlesinin normal olması demektir. Son yıllarda erişkin sağlığında giderek önem kazanan osteoporoz “Kemik kitlesinin azalması ve kemiğin mikro mimarisinin bozulması sonucu kemiklerin kırılganlığının artması ile karakterize sistemik bir iskelet bozukluğu” olarak tanımlanmaktadır. Daha çok ileri yaşlardaki kadınlarda görülen osteoporoz genetik faktörler yanında beslenme, sigara içimi, alkol alımı, fiziksel hareketsizlik gibi çeşitli çevresel faktörlerle de ilgilidir. Osteoporoza bağlı kırıklar en sık vertebralar, ön kol ve femurun üst kısmında görülmektedir. İngiltere’de her yıl 150.000 kişide osteoporoza bağlı kemik kırıkları meydana geldiği bunun da 750 milyon sterlin sağlık harcamasına neden olduğu bildirilmektedir. Osteoporozun önlenmesi için hem kemik kitlesinin yeterli hale getirilmesi hem de kemik kaybının azaltılması gerekmektedir.

    Çocuklarda kemik sağlığı ile osteoporoz ilişkisi
    Erişkin yaşamdaki kemik sağlığı büyük oranda çocukluk ve ergenlik döneminde ulaşılan maksimum kemik kitlesine bağlıdır. Maksimum kemik kitlesi “pik kemik kitlesi” olarak da isimlendirilmektedir. İnsanlarda pik kemik kitlesi 30 yaşından önce tamamlanmakta ve oluşan bu “kemik bankası” daha sonraki yaşam için kaynak görevi görmektedir. Bu nedenle erişkin yaştaki ostoporozun önlenmesi büyük oranda çocukluk döneminde atılacak adımlara bağlıdır. Pik kemik kitlesi büyük oranda genetik faktörlerce belirlenmekle birlikte, öngörülen genetik potansiyele ulaşılması beslenme, aktivite, endokrin fonksiyon ve yaşam tarzını oluşturan diğer faktörlere bağlıdır.

    Bebeklerde en önemli kemik sağlığı sorunu
    Çocukluk çağında kemik mineralizasyonun yeterli olabilmesi için serum kalsiyum ve fosfor düzeylerinin normal olması gereklidir. Bunun için de hem beslenmeyle yeterli kalsiyum ve fosfor alınması hem de barsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini sağlayan D vitaminin yeterli olması gerekmektedir. Organizmanın gelişmesinin devam ettiği, dolayısıyla kemiklerin uzadığı dönemde kemiklerin yetersiz mineralizasyonu rikets olarak bilinen “kemik zayıflığı” hastalığına yol açmaktadır. Bebeklik döneminde en önemli kemik sağlığı sorunu rikets hastalığıdır

    Rikets (Raşitizm) gelişmekte olan ülkelerin önemli sağlık sorunlarından birisidir ve en çok 6-18 ay arasındaki çocukları etkilemektedir. Riketsin temel nedeni deride güneş ışınları etkisiyle sentez edilen D vitamini yetersizliğidir. Riketsin sık görüldüğü bölgelerde anneler genellikle ev içlerinde yaşamakta ve/veya fazla miktarda örtünmektedirler. Özellikle kış dönemindeki hamileliklerde vitamin desteği yapılmaması bebeklerin yetersiz D vitamini deposu ile doğmasına neden olmaktadır. Bu durumda anne sütü ile beslenmeleri de bebeklerin D vitamini yetersizliği sorunu ile karşılaşmasını önleyememektedir. Çünkü hem normalde anne sütündeki D vitamini düzeyi 12-60 IU civarındadır ve bu fizyolojik ihtiyacı (günde 400 IU) karşılamaktan uzaktır, hem de D vitamini yetersizliği olan annelerin sütündeki D vitamini düzeyi daha düşüktür. Son yıllarda çocukların yeterli güneş ışığına maruz kaldığı bölgelerde (örneğin Nijerya’da) kalsiyum alımındaki veya emilimindeki yetersizliklerin rikets nedeni olarak önem kazandığına dikkat çekilmektedir. Rikets havale geçirme, yürümede ve diş çıkarmada gecikme, kafatası kemiklerinin yumuşaklığı ve şekil bozukluğu, el bileklerinde genişleme, sık enfeksiyonlara yakalanma, baş terlemesi ve sürtünmeye bağlı arka kısımdaki saçların dökülmesi gibi bulgulara yol açabilir. Riketsin uzun dönemli kemik sağlığı üzerine esas etkisi bacak ve pelvis kemiklerinde yarattığı deformitedir. Yürüme çağında raşitizm geçiren çocuklarda dışa doğru eğrilmeler olur ve bazı hastalarda bu eğriliklerin cerrahi müdahale ile düzeltilmesi gerekebilir. Rikets geçiren kızların pelvis kemiklerindeki deformitenin doğum kanalının dar ve dolayısıyla zor doğumlara neden olduğu bilinmektedir.

    Riketsin (Raşitizm) dolayısıyla çocukluk çağında kemiklerdeki mineralizasyon yetersizliğinin önlenmesi için annelerin ve bebeklerin yeterli D vitamini almaları veya üretmeleri gereklidir. Bunun için bütün hamilelerin yeterli güneş almaları, anne sütü alsalar bile bütün bebeklere doğumdan sonraki haftalarda en az günde 400 IU D vitamini başlanması gerekmektedir. Bebeklerin kendilerine yetecek miktarda D vitamini üretebilmeleri için bez bağlı olarak günde 10 dakika, baş,yüz el ve ayaklar açık olarak ise haftada 2 saat güneş görmesi gerekmektedir. Bu koşulların her zaman sağlanmasındaki zorluk düşünüldüğünde bütün bebeklere D vitamini desteğinin yapılması daha da önem kazanmaktadır.

    Kemik sağlığı ile kalsiyum arasındaki ilişki
    Son yıllarda çocukluk çağında kemik yoğunluğu düşüklüğünün erişkin kemik sağlığı bakımından önemli bulunması çocuklarda kalsiyum gereksinimi ve bu gereksinimin nasıl karşılanacağını güncel bir konu haline getirmiştir. Maksimal kemik yoğunluğunun sağlanması için çocukluk döneminde yeterli kalsiyum alınması gereklidir. Kemik yoğunluğunun arttırılması ise erişkin dönemdeki osteoporozu önlemenin en önemli yoludur. Yakın zamanda yayınlanan araştırmalarda 11-15 yaş arasındaki kızlardaki düşük kalsiyum alımının kemik kırıkları sıklığını arttırdığı, fazla fosfor alımına neden olan kola içme alışkanlığı ile kemik kırıkları arasında pozitif bir ilişki olduğu, yüksek kalsiyum alımının ergenlik dönemindeki kız ve erkeklerde kırıklardan koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir.

    Besinlerle alınan kalsiyum ihtiyacının temel nedeni kemik mineral yoğunluğunu arttırmaktır. Bebekler çocuklar ve adolesanlarda kalsiyum gereksinmesi Amerikan Sağlık Enstitüsü (NIH) ve Ulusal Bilimler Akademisi Beslenme Komitesi (NAS) tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Her iki kuruluşun önerileri birlikte değerlendirildiğinde yakın ergenlik döneminden başlayarak günde 1200-1500 mg kalsiyum alınması ve bu miktarın ergenlik dönemi boyunca korunması gerektiği anlaşılmaktadır.

    Yaşamın ilk yılında anne sütü kalsiyum ihtiyacı için en önemli kaynaktır. Yalnızca anne sütü veya anne sütü + ek gıdalar ile beslenen bebeklerde daha fazla kalsiyum vermenin uzun dönemli kemik mineralizasyonu üzerine olumlu etkisi olduğuna dair bir kanıt yoktur. Eldeki veriler anne sütündeki kalsiyumun inek sütüne ve mamalara göre biyoyararlığının daha iyi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bütün mamalardaki kalsiyum miktarı anne sütüne göre bir miktar yüksek tutulmuştur. Prematüre bebeklerde kalsiyum gereksinimi zamanında doğan bebeklerden daha fazladır. Bu bebeklerin hem hastanede yatarken hem de daha sonra daha yüksek kalsiyum içeren ve prematüreler için hazırlanmış mamalarla beslenmesi gereklidir.

    Ergenlik öncesi dönemdeki çocuklardaki kalsiyum gereksinmesi konusunda az bilgi vardır ve bu dönemde günde 800 mg kalsiyum alınmasının yeterli olduğu düşünülmektedir. Bu yaş gurubundaki en önemli konu çocuklara yeterli kalsiyum almalarını sağlayacak beslenme alışkanlıkları kazandırmaktır. Kalsiyum gereksinimi ile ilgili araştırmalar ergenliğin hemen öncesi ve ergenlik dönemindeki (9-18 yaş) çocuklar üzerine yoğunlaşmıştır. Puberte döneminde kalsiyum emiliminin arttığı ve kemik formasyonun çoğunluğunun bu dönemde olduğu bilinmektedir. Bir çok araştırma 9-18 yaş gurubunda net kalsiyum ihtiyacının 1200-1500 mg/gün olduğunu ve bunun üzerinde alınan kalsiyumun vücuttan atıldığını göstermektedir. Bu yaş gurubunda kalsiyum ilavesinin kemik mineral yoğunluğunu kısa dönemde olumlu etkilediğini gösteren çalışmalar olmakla birlikte esas önemli olan çocukluk ve ergenlik döneminde önerilen miktarlarda kalsiyum alımını sağlayacak besinlerle beslenmenin sürdürülmesidir.

    Besinlerin arasında en önemli kalsiyum kaynağı süt ve süt ürünleridir. Bu nedenle erken çocukluk döneminde süt, yoğurt ve peynir yeme alışkanlığını kazandırılması önemlidir. Bu nedenle anne-babaların “süt içmeden yatağına girme” şeklindeki ısrarları yerinde bir tutumdur. Şişmanlık korkusuyla süt içmeyen adolesan dönemindeki kızlara yağ içeriği düşük sütlerin kalsiyum içeriğinin değişmediği hatırlatılmalıdır. Bir çok sebze de kalsiyum içermektedir. Kalsiyum ile zenginleştirilmiş meyva suyu ve kahvaltılık besinler de süt ve süt ürünlerini sevmeyen çocuklar için alternatif besinlerdir. Bütün çabalara rağmen yeterli miktarda kalsiyum içeren besin tüketmeyen çocuk ve adolesanlara mineral desteği yapılması gereklidir.

    Çocukluk Döneminde Fiziksel aktivite ve kemik sağlığı arasında ilişki varmı dır?
    Son yıllarda çocukluktan erişkinliğe girerken kemik kitlesinin yeterli olabilmesi için kalsiyum alımı kadar kemiklerin ve kasların gerilmesini sağlayacak türde (atlayıp, sıçramak gibi) fiziksel aktivite yapılmasının önemi üzerinde de sıklıkla durulmaktadır. Eskiden beri hareketsizliğin (yatak dinlencesi) ve uzay boşluğunda gibi ağırlıksız durmanın kemiklerin biyolojik döngüsünü olumsuz etkilediği, mineral kaybına yol açtığı ve dolayısıyla kemik kitlesinde azalmaya (osteoporoz) neden olduğu bilinmektedir. Kemik yapımı için mekanik gerilmelere duyarlı hücrelerin uyarılması gerekmektedir. Bunun için ise kemik yüzeylerinin gerilmesini sağlayan koşma, atlama, sıçrama (ip atlama), jimnastik hareketleri gibi fiziksel hareketlerin özellikle kemik yapımının hızlandığı adolesan döneminde yapılması büyük önem kazanmaktadır. Yine bu nedenle okullardaki beden eğitimi derslerine süre ve niteliğinin geliştirilmesine mutlak ihtiyaç vardır.

    Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmada 8 ay süreyle günde 10 veya daha fazla sıçrama hareketi yapan ve haftada iki kez atlama/sıçrama aktivitesi yapana çocukların normal okul aktivite programındaki çocuklara göre kemik dansitelerinde(yoğunluğu) %1.2 oranında bir artma olduğu göstermiştir. Kemik dansitesindeki % 5 oranındaki artmanın osteoporotik kırılma riskini %40 azalttığı düşünüldüğünde bu derecedeki kemik dansitesi artımının bile önemli olduğu üzerinde durulmaktadır. Benzer çalışmalarda kısa süreli ve belli bir ağırlığa karşı yapılan aktivitelerin ergenlik dönemindeki çocuklarda ve genç kadınlarda anlamlı ölçüde kemik dansitesi kazanımı sağladığı görülmüştür.

    Önemli Noktalar
    Halk sağlığı açısından erişkin yaştaki osteoporoz ve komplikasyonlarının önlenmesi büyük ölçüde çocukluk dönemindeki kemik sağlığına bağlıdır. Çocukluk dönemindeki kemik sağlığının korunması için başta bebeklik dönemi olmak üzere yaşam boyu yeterli D vitamini alınması, gebelerin D vitamini depolarının yeterli olması, özellikle ergenliğe yakın ve ergenlik yaş gurubunda (9-18 yaş) hem kalsiyum alımının 1200-1500 mg/gün civarında olmasının sağlanması hem de düzenli fiziksel aktivite yapılması gerekmektedir. Aileler erken yaştan itibaren çocuklarının kalsiyumdan zengin besinlerle beslenmesine önem vermelidir Bu amaçla okul programlarında kalsiyumdan zengin süt ve süt ürünleri ile beslenmenin vurgulanması ve spor derslerinde atlama, sıçrama, koşma, jimnastik hareketleri gibi aktivitelere daha fazla yer verilmesi gereklidir. Çocuk hekimleri sağlam çocuğu izleminde kemik sağlığına önem vermeleri ve kronik hastalığı olan çocuklara kemik dansitesini geliştiren fizik aktivite programı önermelidir.

  10. #10
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Ergenlik Dönemi

    Ergenlik halk arasında delikanlılık olarak bilinen yaşamın zor ve karmaşık bir dönemidir. Bu dönemde oluşan ruhsal ya da bedensel yaraların izlerinin yaşam boyu süreceği unutulmamalıdır.

    Ne Zaman?
    Ergenlik belirtileri kızlarda 8-13 yaş arasında (ortalama 11-11,5 yaş), erkeklerde 9-14 yaş arasında (ortalama 11,5-12 yaş) başlar. Genel olarak ergenlik hormonlarının etkisiyle kızlarda memelerin, erkeklerde testislerin (yumurtalıkların) büyümesi ile başlar.

    Bu hormonlar kızlarda overleri, erkeklerde testisleri uyararak cinsiyet hormonlarının (kadınlarda östrojen, erkeklerde androjen) salgılanmasına neden olurlar.

    Kızlarda Ergenlik
    Genel olarak kızlarda meme gelişimi 11 yaşında başlar, bundan sonra genital bölgede ve koltuk altlarında kıllanma görülür ve sonraki iki yıl içinde adet kanaması başlar. Adet kanaması 10-16 yaş arasında (ortalama 12.8 yaş) başlayabilir ve genellikle ilk yıllarda düzensiz kanamalar olur. Ergenlik belirtileri başladıktan sonraki bir yıl içinde hızlı boy uzaması olur ve buna “büyüme patlaması” denir. Kızlar bu dönemde yaklaşık 25 cm uzarlar. Genel olarak adet kanaması başladıktan sonra kızların boyu 5-6 cm kadar uzar.

    Erkeklerde Ergenlik
    Erkek çocuklarda ergenlik testislerin büyümesi ile 11 yaşında başlar ve sonra genital kıllanma, penis boyutlarında büyüme, erkek tipi kas gelişimi ve daha geç dönemde sakal ve bıyık bölgesinde kıllanma ile sürer. Erkeklerde “büyüme patlaması” kızlara göre daha geç dönemde olur ve ergenlik döneminde boyları 28 cm kadar uzar.
    Ergenlik dönemi sonunda kızlar ve erkekler üreme yeteneği kazanırlar.

    Erken ve Geç Ergenlik
    Ergenliğin erken başlaması, ergenlik belirtilerinden birinin ya da birkaçının, kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce başlamasıdır. Bu durum kızlarda daha sık görülür. Genellikle hormonal kaynaklı değildir. Bu tür sorunu olan çocuklar bir hekime gönderilmelidir. Ergenliğin kızlarda 13, erkeklerde 14 yaş tamamlandığı halde başlamaması durumunda ise gecikmiş ergenlikten bahsedilir. Bu durum da erkek çocuklarında daha sık görülür, çoğu zaman kalıcı değildir. Kızlarda 16 yaşına kadar adet kanaması olmamışsa mutlaka kalıcı bir bozukluk vardır. Bu durumlarda hekime başvurmak gerekir.

    Ergenlikte Meme Büyümesi
    10-16 yaş arasındaki erkek çocukların % 40’ından fazlasında geçici meme büyümesi olmaktadır. Bunların % 90’ı üç yıl içinde kendiliğinden küçülür.

    Bazen kızlarda ergenlik tek taraflı meme büyümesi ile başlar ve diğer memede büyümenin başlaması 6 ayı bulabilir. Bununla birlikte memeler arasındaki bu gelişim farklılığı daha uzun sürer ve çok belirgin olursa bir hekime başvurmak gerekir.

  11. #11
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Sigara Dumanının Çocuk Sağlığı Üzerine Etkileri

    Hazırlayan: Doç. Dr. Songül Yalçın
    Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Sosyal Pediyatri Ünitesi


    Sigara Dumanının Solunum Yolu Hastalıkları Üzerine Etkisi
    Sigara Dumanının Solunum Yolu Hastalıkları Dışındaki Etkileri
    Çocuklarda Sigara İçme Durumu
    Öneriler

    Sigara dumanı önemli bir çevre kirleticisidir. Sigara içimi yalnızca içene değil, yanında bulunanlara da zarar verir; en çok etkilenen de çocuklardır. Kişi kendisi sigara içmese de pasif içici olmaktadır.

    Sigara dumanında nikotin, tar ve karbon monoksit gibi 3 800'den fazla kimyasal bileşik bulunmaktadır. Ayrıca tütündeki kadmiyum ve kurşun konsantrasyonları da göreceli olarak yüksektir. Sigara dumanı, 3-4 saat, içilen odada kalmakta ve kapalı ortam kirliliğine neden olmaktadır.

    Sigara içiciliğinin erişkinlerde, başta solunum yolu olmak üzere, birçok organ ve sistemler üzerine etkisi iyi bilinmektedir. Kronik obstrüktif (solunum yolarının daralmasına bağlı) akciğer hastalıklarına bağlı ölümlerin % 75-90'ı, koroner kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin % 25-30'u, akciğer kanserine bağlı ölümlerin °ı° 80-90'ı, tüm kanserlere bağlı ölümlerin ise % 30'unun sigara içimi ile ilişkisi gösterilmiştir.

    Amerika da erişkinlerin % 26,5'i sigara içerken, 2 ay - 11 yaş grubu çocukların % 43'ünün evinde en az bir sigara içicisinin bulunduğu rapor edilmiştir. Gelişmiş ülkelerde sigara içimi azalmakta iken, gelişmekte olan ülkelerde artmaktadır.

    Türkiye'de sigara içme sıklığı halen % 43,6'dır ve son 30 yılda sigara tüketimi % 22 artmıştır. Bu rakamlar, Türkiye'de pasif içicilerin de sayısının oldukça fazla olduğunu göstermektedir.

    Sigara Dumanının Solunum Yolu Hastalıkları Üzerine Etkisi
    Çocukların, anne ve babalarının içtikleri sigaranın dumanına maruz kalması, birçok hastalığın ölüm oranı arttırmaktadır. Bu etki çocuk daha anne karnında iken başlamaktadır. Gebe kadının sigara içmesi düşük oranını, doğumsal anomali riskini, geç fetal (anne karnındaki bebekte) ve yeni doğan ölüm hızını arttırır. Nikotin damarlarda daralma yaparak plasenta kan akımını azaltır, karbon monoksit de fetal (anne karnındaki bebekte) hemoglobini bağlar ve sonuç olarak anne karnındaki doğmamış bebeğin kilo alımı etkilenir ve bebek düşük doğum ağırlıklı olarak doğar. Bununla birlikte, anneleri doğum öncesi dönemde sigara içen çocukların akıl ve kas yapısı gelişimlerinin de geri olduğu bildirilmiştir.

    Anneleri sigara içen çocuklarda akut solunum yolu hastalıkları sıklığı artmaktadır. Bu etki süt çocukluğu döneminde en fazladır. Anneleri sigara içen çocukların, yaşamın ilk bir yılı içinde (özellikle 6-9 aylık dönemde) 9ö 38 daha fazla sıklıkla bronşit ve pnömoni oldukları saptanmıştır. Bu etki içilen sigara sayısı ile artmaktadır. Günlük içilen sigara sayısında her beş sigara artışı için, alt solunum yolu hastalıklarının sıklığında 2,5-3,5 birim artış görülmüştür. Bu çocukların hastaneye yatış hızının dört kat arttığı ve bunun günlük içilen sigara sayısı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anneleri sigara içen çocukların akciğerlerinin, yaşıtlarına göre az geliştiği bildirilmiştir. Bu etki, erişkin yaşamda obstrüktif (solunum yolarının daralmasına bağlı) solunum yolu hastalıkları için risk getirebilir. Anneleri sigara içen okul öncesi çocuklarda (yaşamın ilk beş yılı içinde), sigara içmeyenlere göre pnömoni ve bronşit üç kat, akut nazofarenjit ve sinüzit 1,5 kat artmaktadır.

    Annelerin sigara içmesinin, beş ile dokuz yaş arası çocuklarda bile solunum fonksiyonlarında bozulmaya yol açtığı ve birinci saniyedeki zorlu soluk alıp verme miktarında azalma olduğu gösterilmiştir. Ana-babaları sigara içen astımlı çocuklar daha sık ve daha şiddetli atak geçirebilir. Ana-babalar sigara sayısını azalttıklarında astım bulguları da azalmaktadır.

    Okul öncesi pasif içici çocuklarda seröz otitis media % 60 daha fazla görülmektedir. Altı aylık çocukların 18 aylık izlemelerinde; pasif içici çocuklar ortalama 7,1 seröz otitis media atağı geçirirken, çevresinde sigara içilmeyen çocukların 5,8 atak geçirdiği görülmüştür. Aynı zamanda pasif içicilerde seröz otitis media iyileşme süresi de 28 gün iken, diğerlerinde yalnızca 19 gündür. Yedi yaşındaki seröz otitis media olgularının °ö 33'ü, pasif sigara içiciliğine bağlanmıştır. Günde üç paket sigaradan fazla içilen evlerdeki Çocukların, sigara içilmeyen ortamdan gelenlere göre dört kez daha fazla timpanik tüp yerleştirilmesi için başvurduğu görülmüştür. Annenin günde 20'den fazla sigara içmesi, süt çocuklarında yineleyen otitis media için de önemli bir risk etmenidir.

    Sigara Dumanının Solunum Yolu Hastalıkları Dışındaki Etkileri
    Pasif içici olan okul öncesi çocuklarda, hastaneye yatış gerektirecek ciddi hastalık sıklığı dört kez daha fazla bildirilmiştir.

    Pasif sigara içiciliğinin, doğum ağırlığı ve doğum haftasından bağımsız olarak, ani bebek ölümü sendromunda rolü olduğu öne sürülmektedir.

    Pasif içici ergenlik dönemindeki insanlarda yüksek yoğunluklu lipoprotein HDL kolesterolünün % 6,8 daha az ve toplam kolesterolün HDL kolesterole oranının % 8,9 arttığı bulunmuştur. Bu durum pasif içicilerde koroner arter hastalığının sık görülmesini açıklamaktadır.

    Pasif sigara içiciliği hem çocukta hem de erişkinde genel kanser riskini arttırmaktadır. Hayatının ilk on yılında pasif içici olan erişkinlerde lösemi ve lenfoma riski önemli oranda artmaktadır. Pasif içicilik ergenlik dönemindeki insanlarda da kanser oluşumu ile ilişkili olabilir.

    Çocuklarda Sigara İçme Durumu
    Sigara içimi, psiko-sosyal nedenlerle ergenlik yaşlarında başlamakta ve yaşam süresince devam eden bir davranış biçimi olmaktadır Bu nedenle sigara içiminin önlenmesinde ergenlik dönemi yaş grubu oldukça önemlidir. Sigara içimi önce deneme biçiminde olup, alışkanlık 3-4 yılda gelişir. Sigara içme sıklığı ve günlük içilen sigara sayısı, gençlerde yaş arttıkça artmaktadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda 12 yaşında sigara içme sıklığı % 2,8-5,2 iken, 17-18 yaş grubunda % 24,1 -26,9'a yükseldiği ve sigara içme alışkanlığının erkek çocuklarda kızlara göre 2,26 kat daha fazla olduğu bildirilmiş; gençlerimizin sigaranın zararları hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğu bulunmuştur. Gençlerin sigaraya başlamalarında anne, baba ve aile çevresindeki kişilerin sigara içmeleri, reklamlar ve arkadaş etkisinin rolü olduğu gösterilmiştir.

    Öneriler
    - Çocuklar herhangi bir nedenle muayeneye geldiğinde, ana-baba ve bakıcıdan sigara öyküsü alınmalıdır.
    - Pasif içiciliğin çocuklara yaptığı zararlar ana-babalara anlatılmalıdır.
    - Doktorlar sigara içmemelidir.
    - Bekleme odaları, sinemalar, kreşler, öğretmen odaları ve diğer kapalı ortamlarda sigara içilmesi yasaklanmalı ve yasağa uyulduğu kontrol edilmelidir.
    - Televizyon ve gazete gibi iletişim araçlarında reklamların yasaklanması yanında. sigara özentisi yaratabilecek haberlere dikkat edilmelidir.
    - Kitle iletişim araçları ile yalnızca sigara içmenin değil, pasif sigara içiciliğinin de çocuklara yapacağı zararlar halka anlatılmalıdır.
    - Okullarda sağlık ile ilgili derslerde sigaranın etkileri tartışılmalıdır.

  12. #12
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocuk Cinsel İstismarı

    Hazırlayan: Prof. Dr İ. Hamit Hancı, Ankara Üniv. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı
    Dr. Çağlar Özdemir, Ankara Üniv. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı



    1- Çocuk istismarı (çocuğa kötü muamele) nedir?

    Dünya Sağlık Örgütü'ne göre "Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir (ÇKM)."

    2- Cinsel çocuk istismarı nedir?
    Çocuğun kendisinden en az 6 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla ya da ikna edilerek cinsel etkileşime maruz bırakılmasıdır. Ensest, tecavüz, çocuğu *****grafi ve fuhuş malzemesi yapmaktan; teşhircilik, cinselliği kışkırtan konuşmalar, cinsel ilişki ya da *****grafik film seyrettirme,cinsel organları okşama, oral ****e kadar değişen eylemler cinsel istismar spektrumu içindedir.

    3- ****üel davranışların suç olması için gerekli koşullar nelerdir?

    # 15 yaşını bitirmemiş kişiye yapılması (eylemde rıza olsa da suçtur),
    # Reşit olmayan kişilere yapılması,
    # Reşit olan kişiye zor ve şiddet kullanarak ya da tehditle yapılması,
    # Hile ile gerçekleştirilmesi (narkoz, eter koklatma gibi),
    # Akıl ya da beden hastalığından muzdarip kişiye yapılması,
    # 15 yaşını bitiren kızın evlenme vaadiyle kızlığının bozulması,
    # ****üel olayların açıkta olması.


    4- Hangi yaş grubunda çocuk cinsel istismarı daha sıktır?
    Cinsel istismara maruz kalan çocukların yaşa göre dağılımları incelendiğinde; %30'unun 2-5, %40'ının 6-10, %30'unun 11 - 17 yaş grubunda olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle olguların %70'ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır. İstismara maruz kalan çocuklarda kız/erkek oranı 3'tür. Yurt içi yayınlarda ise kız/erkek oranı birbirine yakın bulunmuştur. İstismarcıların %96'sı erkek, %80'i de çocuğun tanıdığı birisidir.

    5- Çocuk istismarı tanısı nasıl konulabilir? Çocuk cinsel İstismarı tanısında fizik muayenenin yeri nedir?

    * Fiziksel/genital muayene bulguları,
    * Çocukla yapılan istismar tanı görüşmeleri,
    * Çocukta ortaya çıkan ruhsal bulguların değerlendirilmesi sonucunda multi disipliner bir ekip tarafından tanı konulmalıdır.

    Cinsel istismara bağlı olarak küçük çocuklarda sık görülen ve istismar açısından en spesifik bulgular cinsel içerikli oyun ve davranışlardır.

    Genital muayene bulguları çoğunlukla normaldir ya da tanı koydurucu değildir. Genital muayene bulguları olguların ortalama %20-30'unda normal, %10-15'inde kuşkulu (fissür gibi), %40-50'sinde non spesifik (kızarıklık, ödem, sıyrık gibi) bulunmuş, ancak %15-35 (sfinkter yırtığı, perianal ekimoz, hymende kaideye inen yırtık gibi) olguda tanı koydurucu özellikte olduğu bildirilmiştir. Genital muayenenin kapsamı konusunda kuşku duyuluyorsa genel anestezi altında muayene gerekebilir. Muayene öncesinde anogenital bölgenin değişik bölgelerinden alınacak örnekler spermatozoid bulunması durumunda istismarı doğrulayacağından önemlidir. Cinsel yolla bulaşan hastalıklara ilişkin lezyonlar da cinsel istismar için tanı koydurucudur. Cinsel istismara maruz kalan çocukların %70'ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır

    6- Cinsel istismar tanı görüşmesi sırasında görüşmeci nelere dikkat etmelidir?

    Çocuğun yaş ve gelişimine uygun (kognitif özellikler, zihinsel gelişim, sözcük haznesi) uygun sözcükler kullanılmalı, çocuğa soruları yanıtlamak için yeterince zaman tanınmalı, çocuğun duygusal tepkileri dikkatle izlenmeli ve uygun tepkilerle çocuk desteklenmelidir.

    7- Çocuklar muayene sırasında neler söylerler?

    Çok küçük çocuklar bile yaşadıkları önemli olayları, aradan uzun süre geçmesine karşın doğru hatırlayabilirler. Olayın anımsanması, olayın karmaşıklığına, çocuğun katılımına, duygusal etkisine, çocuğun sözcük, bilgi düzeyine göre değişir. Kişiler ve yerden çok aktiviteleri hatırlarlar. Özellikle küçük çocuklarda zaman kavramı gelişmemiştir.

    Özellikle okul öncesi çocuklar farklı görüşmelerde farklı (tutarsız) ancak %90 oranında doğru bilgi verirler (parçalı hafıza). Görüşme öncesinde yapılan görüşme ve yönlendirmeler nedeniyle özel sorulara yanlış yanıtlar verebilirler. Açık uçlu sorulara erişkinler kadar (%94) doğru yanıt verirler.

    8- Çocuklar yaşadıklarını neden söylemezler?

    # Kendilerine inanılmayacağından korkarlar.
    # Başlarının belaya gireceğinden korkarlar.
    # İstismarcının tehditlerinden korkarlar.
    # İstismarcıyı korumak isteyebilir, sevebilir ama yaptıklarını sevmezler.
    # Nasıl anlatılacağını bilmeyebilirler.
    # Cinsel davranışların yanlış olduğunu bilmeyebilirler.
    # Arkadaşları tarafından dışlanabileceklerinden korkarlar.
    # Homo****üel olarak adlandırılabileceklerinden korkarlar.
    # Büyüklerle (otorite figürleriyle) cinsel
    # konuları konuşmaktan utanırlar, korkarlar.
    # Gammaz olarak adlandırılmak istemezler.
    # Iyi çocukların cinsellikle ilgili sözcükleri kullanmasının doğru olmadığı söylenmiştir.


    9- Çocuklar sonunda nasıl söylerler?

    İstismarın derecesi, sıklığı artar ve çocuğu korkutursa, Cinsel istismardan korunmayla ilgili bilgi alırsa ve kendisine yapılanın doğru olmadığını fark ederse ve söylenmesi gerektiğini öğrenirse, Çocuklar sırlarını en yakın arkadaşları ile paylaşmak isteyebilirler.

    Kardeşleri kendisinin ilk istismar edildiği yaşa gelmişse onları korumak maksadıyla, Ergenliğe gelmişse hamilelikten korkar ya da istismarcının baskısından kurtulmak için, Çocuk güvenebileceği ve kendisi ile yakından ilgilenen bir yetişkinle karşılaştığı zaman, Fiziksel bir yakınması (üriner enfeksiyon vb.) sonrası doktora gittiğinde.

    10- Cinsel istismara maruz kalan çocuklarda görülebilen bulgular nelerdir?

    Tekrarlayıcı, rahatsız edici düşünceler, Olayla ilgili kabuslar, Uykuya dalma güçlüğü (karanlık olayı çağrıştırabilir ya da kabus göreceğini düşündüğü için uyumak istemez), öfke patlamaları, konsantrasyon güçlüğü, İlkokul sonrası ve adolesanlarda flashback’ler (olay anını yaşıyormuş gibi hissetmeleri-durumu çıldırmış gibi hissettikleri şeklinde açıklarlar),

    Olayı anımsatan nesnelere karşı yoğun psikolojik sıkıntı, korku reaksiyonu, Olayı anımsatan yerler, kişiler, görüntüler ve konuşmalardan kaçınma,Yineleyici oyunlar (olay sırasında yaşadığı sıkıntıyı oyun sırasında yenerler, çünkü oyunu kendileri yönlendirebilirler).

    Yaşına uygun olmayan cinsel davranışlar, Cinsel davranışlarda artma, masturbasyon, Yaşadıkları cinsel travmayı yeniden yaşama ve tekrarlama eğilimi: cinsel oyunlar oynama, erişkinleri ayartıcı davranışlarda bulunma gibi, Cinsel kimlik bozuklukları, Cinsel işlev bozuklukları, Cinsel istismara uğrayan çocukların %50'sinde travma sonrası stres bozukluğu görülmekte, depresyon, düşük benlik saygısı, intihar davranışları, damgalanmışlık hissi, alkol ve madde kötüye kullanımı eşlik edebilmektedir.

    Borderline kişilik bozukluğu saptanan kişilerin %70-80'inde, çoğul kişilik bozukluğu saptanan kişilerin %85-95'inde çocukluk çağı cinsel istismar öyküsü pozitif bulunmuştur. Yine cinsel istismarda bulunan kişilerin de %60-95'inde öykü pozitiftir. Çok küçük çocuklar bile yaşadıkları önemli olayları, aradan uzun süre geçmesine karşın doğru hatırlayabilirler.

  13. #13
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocukluk Çağında Anemi (Kansızlık)

    Hazırlayan: Dr. Mualla Çetin
    H.Ü.T.F. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Hematoloji Ünitesi


    Kansızlık hastada hemoglobin değerinin yaşa ve cinse göre olması gereken değerden düşük olması demektir. Tüm dünyada ve ülkemizde kansızlık nedenleri arasında en sık demir eksikliği anemisi görülmektedir.

    1- Demir Eksikliğine Bağlı Anemi
    2- Vitamin B12 Eksikliğine Bağlı Anemi
    3-Folik Asit Eksikliğine Bağlı Anemi
    4-Akdeniz Anemisi (Talassemi)


    1- DEMİR EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİ

    Demir eksikliği anemisi en fazla süt çocukluğu döneminde, 2. Ve 3. Sıklıkta ise okul çağı ve ergenlik öncesi çağda rastlanmaktadır. Çocuklarda demir eksikliğine yol açan nedenler besinlerle yetersiz demir alımı, hızlı büyüme nedeni ile demir ihtiyacının artması ve kan kaybıdır.

    Besinlerle Yetersiz Demir Alınımı
    Çocukların anne sütü yerine demir desteği olmayan mamalarla beslenmesi (pirinç unu ile mama) ve inek sütüne 1 yaşından önce başlanması ve çocuğun günde yarım litreden daha fazla süt içmesi demir eksikliği anemisi gelişmesinde en önemli nedenlerdir. Anne sütü ve inek sütünde demir miktarının az olmasına rağmen anne sütündeki demir inek sütündeki demire göre daha iyi emilmektedir. Erken doğan ve doğum ağırlığı düşük olan bebeklere 2. Aydan itibaren, zamanında doğan bebeklere ise 4. Aydan itibaren demir eksikliği anemisinden korumak için düşük miktarlarda (1-2 mg/kg) demir ilacı başlanması önerilmektedir. Demir eksikliği anemisinin önlenmesi için anne sütünün en az 6 ay süre ile verilmesi, 1 yaşına kadar demirden zengin mamalar ve ek gıdalar ile beslenme önerilir.

    Daha büyük çocuklarda özellikle hazır gıdalarla beslenme alışkanlığı, rejim yapmak amacı ile eksik gıda alımı, çocuğun vejeteryan olması, ya da sosyo-ekonomik durum bozukluğu nedeni ile hayvansal gıdaların alınamaması demir eksikliği anemisine yol açacaktır.

    Ülkemizde özellikle kırsal bölgelerimizde bile beslenme alışkanlıklarının değiştiği, evlerde tarhana çorbası, bulgur pilavının yerini her 3 öğünde patates kızartmasının aldığı dikkatimizi çekmektedir. Patatesde demir miktarı çok yetersizdir. Bu da demir eksikliği anemisinin ülkemizde son yıllarda daha da artmasına neden olmaktadır.

    Artmış demir ihtiyacı
    Özellikle düşük doğum ağırlığı olan bebeklerde, zamanından erken doğan bebeklerde, adölesan devresinde ve gebelik ve emzirme dönemlerinde olmaktadır. Gebelikte hafif demir eksikliği olması anne karnındaki bebeği etkilememekte, ancak orta veya ağır demir eksikliği olan annelerin bebeklerinde demir eksikliği anemisi gelişebilmektedir.

    Kan Kaybı
    Erişkin hastalarda kan kaybına çocukluk yaş grubuna göre daha fazla rastlanmaktadır. Özellikle mide ülseri veya barsak kanserleri nedeni ile barsaklardan kanamalar olmaktadır. Bu duruma çocuklarda nadir olarak rastlanmaktadır.

    Çocuklarda inek sütü verilmesi veya inek sütü ile yapılan mamalar nedeni ile sıklıkla demir eksikliği gelişmektedir. İnek sütünde demir içeriği az olmasının yanında barsaklardan kanamaya da yol açması demir eksikliğine neden olmaktadır. İlk 1 yıl içinde çocuklara inek sütü verilmemesi önerilmektedir. Özellikle çocuk günde yarım litreden fazla süt içiyorsa ve fazla miktarda süt içtiği için normal gıdaları almıyorsa o çocukta demir eksikliği anemisi görülmektedir.

    Ayrıca uzun süreli aspirin ve diğer romatizma ilaçlarının kullanımı da barsaklardan kan kaybına neden olabilmektedir. Çocuklarda doğuştan olan mide barsak anomalileri de kan kaybına neden olmaktadır.

    Barsak kurtlarından kıl kurdu ve solucanlar demir eksikliğine yol açmazlar, ancak kancalı kurtlar barsaklardan kanamaya neden olarak demir eksikliğine neden olmaktadır.

    Doğuştan kanamaya eğilimi olan hastalarda (hemofili hastalığı gibi), sık sık kanamalar nedeni ile demir eksikliği görülmektedir. Kızlarda adet kanamalarının uzun sürmesi ve çok miktarda olması demir eksikliği anemisi gelişmesine yol açar.

    Demir Eksikliğine Bağlı Kansızlıkta Görülen Belirtiler
    Kansızlık hafif derecede ise çocukta hiçbir belirti olmayabilir, ancak yapılan laboratuvar incelemeleri sonucunda teşhis edilebilir. Eğer kansızlığı fazla ise renginde solukluk, çarpıntı, baş ağrısı, huzursuzluk, halsizlik, çabuk yorulma ve iştahsızlık gibi belirtiler görülebilir.

    Toprak yeme, buz, kağıt gibi normalde yenmemesi gereken şeylerin yenilmesi demir eksikliği anemisinde sıklıkla görülmektedir ve PİKA olarak adlandırılmaktadır. Uzun süreli demir eksikliklerinde tırnakların kaşığa benzer şekilde içe çökmesi, ağız köşelerinde çatlamalar, dilin üzerinin düzleşmesi, ağrılı olması ve yutkunma zorluğu daha çok erişkin hastalarda dikkati çekmektedir. Demir eksikliği olan çocuklarda oturma, emekleme ve yürüme gibi motor gelişmede gecikme, davranış bozuklukları, öğrenmede güçlük ve bağışıklık sisteminde azalma sonucunda enfeksiyonlara yatkınlık gözlenmektedir. Yine özellikle süt çocukluğu döneminde demir eksikliği varsa ağlarken katılma nöbetleri görülebilir. Eğer kansızlık aile tarafından farkedilmeden uzun süre bu şekilde devam ederse kalp yetmezliği gelişebilir. Çocuk bu durumda zor nefes alma, ileri derecede halsizlik gibi belirtilerle doktora gelebilir.

    Demir Eksikliğine Bağlık Kansızlığa Tanı Koyma ve Karıştığı Hastalıklar
    Demir eksikliği teşhisi doktor tarafından hastanın hikayesi, muayenesi ve belirli laboratuvar testlerinin yapılması sonucunda konulur.
    Demir eksikliği en sık akdeniz anemisi taşıycılığı ile karışabilir. Akdeniz anemisi hastalığı ise hem anneden hem babadan bozuk genin geçmesi sonucu iki tane bozuk gen taşıyan çocuklarda oluşan bir hastalıktır, 3-4 haftada bir devamlı kan verilmesi ile tedavi edilmektedir. Eğer çocuk anneden veya babadan bir tane bozuk gen almışsa o zaman Akdeniz anemisi taşıyıcılığı söz konusudur. Taşıyıcılar hiçbir belirti göstermezler, ancak yapılan kan incelemeleri sonucunda hemoglobin düzeyinin olması gerekenden 1-2 gram altında olması ve diğer bazı testlere bakılması ile tanı konulur. Eğer bu tanı gözden kaçacak olursa, çocuk veya erişkine yanlışlıkla demir eksikliği tanısı konulup devamlı demir ilacı kullanması önerilecektir. Gereğinden fazla kullanılan demirin yan etkileri olacaktır.

    Bunun dışında uzun süreli enfeksiyonlar ve hastalıkların seyir sırasında görülen anemiler (böbrek hastalıkları, romatizmal hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları, kanser gibi) demir eksikliği anemisi ile karışmaktadır.

    Tedavi
    Demir eksikliği anemisinin tedavisinde ağız yolu ile verilen demir ilacı kullanılmaktadır. Bebeklerde damla veya şurubu, daha büyük çocuklarda tablet veya drajeleri kullanılır. İlacın aç karnına ve öğünler arasında alınması önerilir. Birlikte C vitamini içeren limonata veya portakal suyu ile birlikte verilmesi verilen demirin barsaklardan emilimini artıracaktır. Süt ile birlikte verildiği durumlarda ise demir emilimi azalır. Bir yaşından küçük bebeklerde günde 1 kez kahvaltıdan 30 dakika önce verilmesi ile yan etkiler çok azaltılabilir. Daha büyüklerde 2-3 dozda verilmesi önerilmektedir. Genellikle rahatlıkla tolere edilebilir. Bazı vakalarda yan etkiler görülebilir.

    Demir ilacının alımından yaklaşık 1 saat sonra bulantı kusma, mide ağrısı, karın ağrısı olabilir. Bu durum ilacın yemekten hemen sonra alınması ile geçer veya azalır. Eğer semptomlar devam ederse doz miktarı azaltılır veya tablet, draje veya sıvı formüllerden bir diğerine geçilir. Bazı hastalarda ishal veya kabızlık yapmaktadır.

    Demir ilacı alındığı sürece özellikle damla veya şurup kullanıldığında dişler geçici olarak siyaha boyanabilir. İlacı verirken dilin arkasına doğru verilmesi dişlerin boyanmasını azaltacaktır. Yine ilacın alındığı dönemde çocukların kakasının koyu renk çıkacağı bilinmelidir.

    Eğer hastada doz azaltıldığı halde kusmaları veya karın ağrıları oluyorsa, hastanın altta yatan bir barsak hastalığı varsa, verilen ilaç emilemiyorsa, hastanın kronik olan kanaması ağızdan verilen demir ilacıyla karşılanamıyorsa o zaman demir ilacının enjeksiyon şekli kalçadan yapılabilir. Bu mutlaka doktor tarafından önerilmelidir. Kalçadan yapılan demir ilacına karşı ani allerjik reaksiyonlar gelişebilir, iğnenin yapıldığı yerde ağrı, renk değişikliği olabilir. İlacın kalçada derin bir şekilde ve özel bir teknikle (Z palsit) yapılması önerilir. Ayrıca son yıllarda damardan kullanılan demir preparatları da seçilen vakalarda kullanılmaktadır.

    Hastanın hemoglobin seviyesi yaşına göre normal düzeye gelince demir ilacı depolarının dolması amacı ile yaklaşık 4-8 hafta daha yarı dozda devam edilir. Eğer çocuğun beslenmesi düzeltilir, demirden zengin gıdalarla beslenmesi sağlanırsa demir eksikliğinin tekrar etmesi önlenecektir.

    Çocuklarda demir eksikliği anemisi dışında daha nadir olmak üzere folik asit eksikliği ve vitamin B12 eksikliğine bağlı anemiler de gelişebilmektedir.

    2- VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİ

    Vitamin B12 en fazla hayvansal gıdalarda bulunur ve başlıca vitamin B12 eksikliği nedenleri alımındaki eksiklik, emiliminde bozukluk ve doğuştan metabolik hastalıklardır. Yetersiz vitamin B12 alımı en sık vejeteryanlarda görülmektedir. Vejeteryan olmayanlarda da yanlış beslenme veya sosyo-ekonomik nedenlerle eksik beslenme sonucunda da bu eksiklik ortaya çıkmaktadır. Çeşitli nedenlerle annesinde vitamin B12 eksikliği gelişen bebeklerde anne sütünde bu vitaminin eksikliği olacaktır. Bu annelerin bebekleri ek gıdalar almıyor ve sadece anne sütü alıyorlarsa vitamin B12 eksikliğine bağlı kansızlık yanında çeşitli nörolojik bozukluklar da geliştirmektedir. Başını ilk zamanlar tutmaya başlayan çocuk sonraları tutamaz veya otururken oturamaz hale gelir. El ve kollarında titremeler de gelişebilir. Erken tanı konulup tedavi edilmesi ile tamamen normale dönerler.

    Ergenlik döneminde de rejim nedeni ile sıkı diyet uygulandığında bu vitaminin eksikliği görülebilir. Bu vitamin eksikliği çocuğun dengesinde bozukluk, el ve ayaklarda uyuşma, yürümede ve elleri kullanmada zorluk, karıncalaşma ve hafızasında bozukluklara neden olabilir.

    Belirtiler
    Hastalar solukluk, halsizlik, sinirlilik, kuru ve ağrılı bir dil, yürümede bozukluk ve ishal ile doktora başvurmaktadır.

    Tedavi
    Tedavide vitamin B12 enjeksiyon veya ağız yolu ile verilir.

    3-FOLİK ASİT EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİ

    Folik asit yiyeceklerde yaygın olarak bulunmasına rağmen pişirme işlemi sırasında çabucak parçalanmaktadır. Yüksek oranda folik asit içeren yiyecekler karaciğer, böbrek, portakal suyu ve ıspanaktır. Ayrıca keçi sütündeki folik asit miktarı çok düşüktür. Yine vitamin B12 eksikliğinde olduğu gibi yetersiz alınır veya emilimi bozuk ya da ihtiyaç artmışsa folik asit eksikliğine bağlı anemi ortaya çıkabilmektedir.

    4-AKDENİZ ANEMİSİ (TALASSEMİ)

    Talasemi Major (Akdeniz Anemisi Hastalığı) erken çocukluk çağında başlar ve çok ciddi bir kalıtsal kan hastalığıdır. Talasemi majorlü çocuklarda gelişen kansızlık sonucu sık sık kan verilmesine ihtiyaç gösterirler.

    Talasemi Taşıyıcılığı (Akdeniz Anemisi Taşıyıcılığı) olan kişide hemoglobini olması gerekenden 1-2 gram düşük olsada genellikle sağlıklıdır. Türkiye de her 100 kişiden 2 kişi Akdeniz anemisi taşıyıcısıdır. Bu oran Antalya, Muğla, Konya, İskenderun gibi illerimizde %8-10 lara kadar çıkmaktadır. Talasemi taşıyıcısı olan kişiler bazen demir eksikliğine bağlı anemisi olduğu zannedilerek gereksiz yere demir ilacı kullanırlar. Kan testleri ile kişinin taşıyıcı olup olmadığı kolayca anlaşılmaktadır. Eğer anne veya babadan biri taşıyıcı olursa çocuklardan hiçbiri Akdeniz anemisi hastalığı olmayacaktır. Ancak her çocuk da talasemi taşıyıcılığı olma olasılığı %50 dir. Eğer talasemi taşıyıcısı olan 2 kişi evlenecek olursa her çocukta Akdeniz anemisi hastalığı ortaya çıkma olasılığı %25 dir.

    Talasemi majörlü çocuklar (Akdeniz anemisi hastalığı olan) doğumda normaldir, ancak 3 ile 18 ay arasında (genellikle 5-6 ay) kansızlıkları başlamaktadır. Gittikçe renkleri solar, rahat uyumazlar, yemek yemek istemezler ve kusarlar, gelişimleri bozulur. Karaciğerde ve dalakta büyüme nedeni ile karın şişliği ile doktora gelirler. Başlıca tedavi hastaya 2-4 hafta aralıklarda düzenli kan vermektir. Bir yandan vücutta yıkılan kan hücreleri bir yandan dışarıdan sık kan vermektir. Bir yandan vücutta yıkılan kan hücreleri bir yandan dışarıdan sık kan vermekle vücutta demir birikimi olacak ve başta kalp ve karaciğer olmak üzere bir çok organa zarar verecektir. Günümüzde bu fazla demiri ortadan kaldırmak için küçük pompalarla desferal isimli ilaç deri altına gidecek şekilde iğnelerle takılır. 8-10 saat sürede ilacın gitmesi sağlanır ve haftanın en az 5 günü üst üste uygulanır. Kullanım zorluğu nedeni ile uyum zorluğu olmakta ve hastalar düzenli kullanmamaktadır. Ayrıca ömür boyu kan transfüzyonları ve demir bağlayıcı ajanların kullanılmasının maliyeti çok yüksektir.

    Talasemi Major Hastalığı Nasıl Önlenmektedir?
    Hastalığın eradikasyonu için hastalığın insidansınnı yüksek olduğu bölgelerde, evlenecek olan çiftlerin talasemi taşıyıcılığı açısından taranmaları ve taşıyıcı saptananların eğitimi, genetik danışma ve prenatal tanı (doğum öncesi tanı) hakkında bilgi verilmesi önemlidir. Konferanslar seminer ve kongreler ile insidansın yoğun olduğu bölgelerdeki halk ve tıp mensupları bilgilendirilmelidir. Akdeniz anemisi hastalıklı çocuk doğumları, taşıyıcıların bulunması ve taşıyıcı olduğu bilinen gebeliklerde hamileliğin ilk döneminde doğum öncesi tanı bölümlerine başvurması sağlanmakla önlenebilir.

    Son yıllarda anneden alınan koryonik villus örnekleri DNA analiz yöntemleri ile akdeniz hastalığı açısından incelenir. Bu yöntem gebeliğin 9. ve 10. Haftalarında yapılmaktadır.

  14. #14
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Ani Bebek Ölümü Sendromu

    Hazırlayan: Dr. Mustafa Çetiner

    Tıpta yaşanan en trajik klinik durumlardan biri "ani bebek ölümü sendromu"dur: Bu sendrom, bir yaşının altındaki bebeklerde görülen, klinik ve laboratuvar olarak nedeni bulunamayan ve otopside tam koyduracak anormal bir durumun saptanmadığı bebek ölümlerini tanımlamaktadır: Ani bebek ölümü sendromunun en sık 2-4 aylık yeni doğan bebeklerde görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı bilinmektedir:

    Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıklar Anabilim Dalı, Yeni Doğan Bölümü öğretim üyesi Doç Dr ipek Akman, "ani bebek ölümü sendromu" gelişimi için risk faktörü kabul edilen nedenleri şöyle özetlemektedir:


    1- Bebeğin yüzüstü yatıyor olması
    2- Bebeğin yumuşak yüzeyde yatıyor olması
    3- Bebeğin ebeveynleri ile aynı yatakta yatıyor olması
    4- Annenin hamilelikte sigara içmesi
    5- Prematürelik ve/veya düşük doğum ağırlığı
    6- Bebeği çok giydirme veya odayı çok ısıtma sonucu aşın ısınma
    7- Erkek cinsiyet

    Normal koşullarda, uyku sırasında bebeğin yüzü yumuşak bir yüzeyle örtüldüğünde bebeğin oksijensiz kalması sonucu uyanması ve başım çevirerek düzenli nefes almayı sürdürmesi beklenir: Ancak bazı bebeklerde bu durum gerçekleşmez ve sonuçta bebek ölümü görülebilir: Doç Dr ipek Akman, "ani bebek ölümü sendromu" riskine karşılanabilecek önlemleri şöyle sıralamaktadır:


    1- Bebek uyurken sırt üstü yatırılmalıdır.
    ABD' de, 1992 yılında, "ani bebek ölümü sendromu"nu önlemek için sırtüstü yatış pozisyonuna geçilmesi ile sendromun sıklığı % 40 azalmıştır: Aileler bebekleri uyurken yan veya tercihen sırtüstü yatırmalıdır: Ailelerde sırtüstü yatış pozisyonu nedeniyle bebeğin kusması halinde kusmuğunun akciğerlere kaçacağı korkusu olabilir; ancak yapılan araştırmalarda yatış pozisyonunun değişmesinden sonra bu problemde bir artış gözlenmemiştir: Bebek uyanıkken ve ebeveynleri yanındayken yüz üstü yatırılabilir: Bu şekilde bebeğin omuzlan kuvvetlenir ve baş arkasında sürekli yatmaya bağlı düzleşme olması önlenebilir:

    2- Bebek sert yatakta yatırılmalıdır
    Bebekleri yumuşak yatak, su yatağı, yastık, yorgan veya kuzu postu gibi yüzeylere yatırmak çok yanlıştır: Bebek battaniye ile örtülecekse, gece battaniyenin bebeğin yüzünü kapamasını önlemek için, battaniye göğüs seviyesine kadar gelmesi ve uçlan çarşafla birlikte yatağın altına doğru kıvrılması gereklidir: Bebeklerin ebeveynleri ile birlikte aynı yatakta yatmaları risklidir:

    3- Annenin sigara içmemesi gereklidir
    Ani bebek ölümü sendromu ile ilgili yapılan tüm araştırmalar; hamilelikte ve doğum sonrasında sigara kullanımının riski arttırdığını açıkça ortaya koymaktadır:

    4- Aşın ısınmanın önlenmesi gereklidir
    Ani bebek ölümü sendromu kış aylarında daha sık görülür: Özellikle yüzüstü yatan, çok giydirilen ve battaniye ile örtülen bebeklerde riskin artabileceği unutulmamalıdır:

    5- Prematüre ve/veya düşük doğum ağırlığı olan bebeklerde Apne monitörleri kullanılabilir
    Prematürelerde ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde sendrom riski daha yüksektir: Bebek ne kadar erken doğduysa ve ne kadar küçükse risk o denli fazladır: Bazı prematürelerde solunum duraklaması (apne) ve kalp hızında yavaşlama (bradikardi) olabilir: Bu bebekler eve taburcu edilirken apne monitörü verilmesi uygundur; ancak bu durumda dahi ani bebek ölümü sendromu sıklığının azalmadığını iddia eden çalışmalar vardır:

    Ani bebek ölümü sendromu, nedenleri halen tam anlaşılamamış bir klinik durumdur: Ancak alınabilecek bazı basit önlemler ile riskin azaltılabileceği açıktır: Önemli bir sağlık sorunu sayılması gereken bu durumun sıklığının azaltılmasında annelerin ve babaların eğitimi öncelikli görünmektedir

  15. #15
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocuklarda HIV Enfeksiyonu

    Hazırlayan: Prof. Dr Serpil Uğur Baysal
    İstanbul Üniv. Çocuk Sağlığı Enst. Aile Sağlığı Anabilim Dalı


    Kazanılmış (edinsel) bağışıklık yetersizliği hastalığı, (AIDS) erişkinlerde tamamlandıktan bir yıl sonra ilk kez 1982'de çocuklarda da tanımlanmıştır. Başlangıçta, pek çok; çocuğa kan ve kan Ürünleri aracılığıyla bulaşmıştır; ancak 1985 'ten sonra, kan vericilerinin HIV antikor testi ile taranarak etken bulunduranların verici olarak kabul edilmemesiyle, kan yoluyla geçiş hemen hemen ortadan kalkmıştır.

    Günümüzde, gelişmiş ülkelerde çocuklarda gelişen hemen her HIV infeksiyonu, annedeki (matemal) hastalık sonucudur. Doğumdan önce ve yeni doğanın ilk günlerinde anneden bebeğe geçerek ölü doğum, bebekte ölüm ya da.hastalığa yol açan, suçiçeği, hepatit B,C,D,E, enterovirüsler (Coxsackie, ECHO), parvovirus B19, toksoplazma, B grubu streptokoklar, Listeria. Kandida, Lyme, kızamıkçık, uçuk virüsü (herpes simpleks) , gonore, Chlamydia, Ureaplasına, papil-lomavirus ve sifiliz gibi doğumsal hastalık etkenleri arasında HIV giderek artan bir önem kazanmakta.

    Epidemiyoloji :HIV infeksiyonu ergenlerde, gençlerde ve erişkinlerde yüksek risk alan davranış biçimi ile ilişkili olarak ortaya çıkan ve infekte annelerin çocuklarında oluşabilen bir hastalıktır. Dünya' da HIV infeksiyonunun sıklığı hızla artmaktadır. Bildirilen vakaların %1' i 13 yaşın altındadır.

    Gebeler arasında HIV infeksiyonunun sıklığı bölgelere göre değişmektedir. ABD verilerine göre ergenler tarafından askerlik için yapılan başvurularda 1/3000 oranında, iş başvurularında ise 3/1000 oranında HIV antikoru pozitif bulunmuştur. Gebelerde bu sıklık daha fazladır.

    ABD'nin Philadelphia kentinde her 1000 gebe kadının 7-8'inin, Afrika ülkelerinde ise 30-70 'inin HIV ile infekte olduğu araştırmalarla belirlenmiştir.

    Geçiş / Bulaş yolu: Günümüzde, Dünyada çocuklarda ortaya çıkan HIV infeksiyonlarının % 90' ından çok perinatal (gebelik ve doğum sırasında) geçişle ilişkilidir. HIV (AIDS hastalığı virüsü), anneden gebelik, doğum, emzirme sırasında bebeğe bulaşabilir. Ancak bugün, annenin HIV virüsünü taşıması bebeğini emzirmesi için engel kabul edilmemektedir. HIV ile İnfekte annelerin bebeklerinde, HIV'e karşı oluşan antikorların plasentadan geçişine bağlı olarak HIV antikoru pozitif olur ancak
    doğumda çocukların yalnızca % 2S'i HIV ile infektedir.

    Öykü: Bulaşmanın gelişmiş ülkelerde giderek artan sıklığı göz önüne alınarak herhangi bir hastalığı olan çocukla ilgili aile öyküsü alınırken, anne-babada yüksek risk taşıyan davranışlar hakkında da bilgi ediniImelidir. Öyküde aşağıdaki özellikler bulunan ailelerle, HIV infeksiyonunu düşündüren ağır beslenme bozukluğu, tekrarlayan fırsatçı enfeksiyonlar gibi bulgulan olan çocukların HIV için test edilmesi düşünülmelidir.

    Aile öyküsünde HIV için risk etkenleri şunlardır : Madde bağımlılığı, Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (özellikle deride YaraIara neden olan herpes, sifiliz) güvenli olmayan cinsel ilişki / karşılıklı olarak hep aynı eşle değil her Cinsel ilişkide prezervatif kullanmama 1978-1988 tarihleri arasında kan verilme öyküsü HIV enfeksiyonu sıklığının yüksek olduğu bölgede yaşama.

    Tam Doğumda, HIV ile infekte çocuklarda fizik muayene genellikle normaldir. Bulgular 3-24 aylar arasında gelişir; çocukların % 90'ın- da 24 aya kadar bazı bulgular vardır, En sık rastlanan bulgular şunlar- dır: Yaşa göre tartı ve boyda gerilik (tartı alamama;büyümede yetersizlik), lenf bezlerinde büyüme, mantar enfeksiyonu, karaciğer ve dalakta büyüme (orta derecede), gelişme geriliği

    Bebeklerde (süt çocuklarında) HIV enfeksiyonunun tanısı için en sık kullanılan testler HIV için kan kültürleri ve DNA- PCR testidir. Bu testlerin her ikisi de en az % 90 oranında duyarlıdır ve yaşamın ilk ayından sonra, hemen hemen % 100 özgündür. HIV pozitif annelerden doğan tüm çocuklarda yaşamın ilk 48 saatinde ,1-2.aylarda ve 4. ayda DNA-PCR testi önerilmektedir.

    Yaşamın ilk 15 ayından sonra pozitif ELlSA ve Westem Blot antikor testleri anneden geçen enfeksiyonun varlığını kanıtlar.

    Diğer tanısal testlere ek olarak, serum immunoglobulin düzeylerinin ölçümü de yararlıdır; böylece en erken ortaya çıkabilen bağışıklık işlevi bozukluğu belirlenir. T lenfasit sayılarında azalma yaşa bağlı olarak daha geç ortaya çıkar.

    Doğumsal HIV infeksiyonu bulunan tüm bebeklerde viral yük fazladır. Ancak, yaşamın ilk üç yılında tedavi yapılmasa bile azalmaktadır. 4-6 yaşından sonra eş düzeylerine ulaşır. Bu dönemde azalmamış yük hastalık gidişinin kötü olacağının belirtisi olarak kabul edilmektedir.

    Tedavi:
    1. Aile desteği ve eğitim -HIV bir aile hastalığıdır; etkilenmiş ailelerin zamana ve duygusal desteğe gereksinimleri vardır.
    2. Yeterli beslenme sürdürülmelidir.
    3. Tüm enfeksiyonlar yeterli ve etkin olarak tedavi edilmeli, olabileceklerin önlenmesi için çalışılmalıdır.
    4. Sık bakteri enfeksiyonu gelişen çocuklara her ay damar yoluyla gamaglobulin verilebilir.
    5. Fırsatçı enfeksiyonları olan, tartı alamayan, CD4 lenfosit sayıları düşük olan çocuklar Zidovudine ( ZO\/; AZT ) ve/ya Didanosine (ddI) ile tedavi edilir.
    6. Yeni araştırmalar HIV ile enfekte annelere gebelikte ve doğum sırasında verilen AZT’nin anneden bebeğe HIV geçişini-% 25'ten % 6- 8'e indirdiğini göstermiştir. Ek olarak, yeni doğanın sezaryan kesisi ile doğumu yoluyla risk % 2-3'e indirilebilmektedir. Bu nedenle, her gebe kadının HIV antikorları açısından taranması ve pozitif olduğunda tedavisi önerilmektedir (örneğin, Amerikan Pediyatri Akademisi herkese yazılı olarak HIV eğitimi verilmesini ve tüm gebelerden yazılı onay alınarak test edilmelerini önermektedir.

    Yaşam Süresi: Bebeklerde ve çocuklarda HIV infeksiyounun seyri genellikle erişkindekinden daha ağırdır. Anneden kazanılmış HIV infeksiyonu olan çocuklarda ortalama yaş süresi 7-10 yıldır. Bu çocuklar, henüz bir yaşından önce fırsatçı enfeksiyonlarla savaşırlar. İlerleyici bilinç değişikliği sonucun ölümcül olduğunu gösteren temel bulgudur.

    Çocuklarda AIDS’in Önlenmesi
    Doğumsal infeksıyonun önlenmesi üç basamaktan oluşmaktadır:

    1 Tüm gebe kadınların bilgilendirilmiş onayla test edilmesi
    2.HIV ile enfekte gebe kadınların tedavi edilmesi
    3.Yeni doğanın tedavisi

    Ülkemizde bu ilaç Sağlık BakanIığınca ücretsiz olarak sağlanır.
    Anneden geçen ve ergenlerdeki (adolesanlardaki) HIV enkesiyonu tamamen önlenebilir. Dünya çocuklarının sağlık, barış, onur içinde yaşamaları ve büyümeleri için yapılması gerekenler arasında HIV/AIDS'e karşı savaş da yer almalıdır. fuhuşunu engellemek ve çocukların refah düzeyini ve olanaklarını artırmak için evinden kaçmış çocuklar için yasal düzenlemeler ve danışmanlık yapılması bu savaın önemli bir parçasıdır.

    Dünya'da HIV/AlDS bulaşmaIarının üçte biri 15-24 yaşlardaki gençleri etkilemiş durumdadır. Yeni HIV infeksiyonlarının yarısından çoğu 25 yaş altında görülmektedir. Bu nedenle, güvenli cinsel davranışı geliştirme eğitiminde gençlik önemli bir hedef grubu oluşturur.

    Türkiye'de AIDS konusunda ilk sivil örgütlerden olan,1992 yılında Istanbul'da kurulan AIDS Savaşım Demeği'nin etkinlikleri arasında ailelerin eğitimi gençlerin eğitimi ve cinsel sağlı eğitimi, katılımlı (interaktif) eğitim, akran eğitimi de yer almaktadır. 20 ilde şubesi olan Dernek 11- 14 Kasım 'da düzenlediği 5. AIDS Kongresinde de etkinliklerini yayma ortamı bulmuştur.

    Bu konuda çalışan diğer gönüllü kuruluşlarla işbirligi içinde yürütülen etkinliklerle HIV bulaşmasından korunmak için güvenli cinsel yaşam ve kondom kullanılması ile kontrolsüz kan - kan ürünü nak- linin önlenmesi konuları her eğitimde vurgulanmaktadır. Ailelerin düşünebileceğinin aksine, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler AIDS programı tarafından yapılan araştırmalarda çocuklara ve gençlere doğru yöntemlerle cinsel eğitim verilmesinin cinsel yaşamın erken başlamasına ve cinsel aktivitenin artmasına yol açmadığı anlaşılmıştır.

    AIDS ile savaşımın sembolü olan kırmızı kurdele "AIDS'i tanıyor biliyor ve korunuyorum. AIDS' e karşı savaşa katkı veriyorum. HIV/AIDS' li bireylerin insan haklarına saygı duyuyorum" anlamını taşımak- tadır. Hepimiz, bu kurdeleye sahip çıkarak, hastalarımızı, toplumumuzu, ailelerimizi ve kendimizi HIV infeksiyonunun risklerini azaltmak, ortadan kaldırmak üzere bilinçlendirmek ve bu bilinci yaymak için çaba göstermeliyiz.

  16. #16
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocukta Kuşkulu Cinsel Görünüm

    Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun, Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı

    Bir bebek doğduğunda ilk merak edilen "kız mı erkek mi" olduğudur. Doğumu yaptıran sağlık personeli genital bölgesine bakarak bebeğin cinsiyetini kolayca anlayabilir. Dış genital yapıların yeterli ölçüde farklılaşmadığı durumlarda ise bebeğin cinsiyetinden şüpheye düşülür. Bu durumun tıp dilindeki adı "ambiguous genitale" dir. Ambiguous, "birden fazla anlama gelebilen, ne olduğu belirsiz" demektir. Bu nedenle " ambiguous genitale" terimi bazı hekimlerce "şüpheli genitalya" olarak türkçeleştirilmektedir. Şüpheli cinsiyetli bebekler 1/30.000 sıklıkta görülür.

    * Anne Karnında Cinsel Farklılaşma
    * Kuşkulu Cinsel Görünüm


    Anne Karnında Cinsel Farklılaşma
    Dişi üreme hücresi (ovum) ile erkek üreme hücresinin ( sperm) birleşmesi yaşamın başlangıcıdır. Bu birleşme sırasında her iki hücreden 23 somatik (vücut) kromozomu ve birer cinsiyet kromozumu birleşerek bebeğin genetik yapısını oluşturur. Spermden gelen cinsiyet kromozomu X ise bebek kız, Y ise erkek genotipine sahip olur. Bebek Y kromozomuna (daha doğrusu testis belirleyen gene) sahipse 6-7 haftalar arasında erkek yumurtalıkları (testisler) gelişir. Bundan sonra testislerden salgılanan çeşitli hormonların etkisiyle iç ve dış genital yapı taslakları(ki her iki yöne gelişme potansiyeli taşırlar) erkek yönüne gelişecektir. Dişi yumurtalıklarının (overler) oluşumundan başlayarak kadın iç ve dış genital yapılarının oluşumu ise kendiliğinden (pasif bir süreç sonunda) olmaktadır. Bir başka deyişle cinsel farklılaşmaya temel olan dokular herhangi bir genetik veya hormonal etki ile karşılaşmazlarsa kız yönünde gelişmektedirler. Dolayısıyla cinsel farklılaşmanın doğal yönü kadın yönündedir. İç ve dış genital yapıların farklılaşması 8. haftanın sonunda tamamlanmaktadır.

    Kuşkulu Cinsel Görünüm Nasıl Meydana Gelir?
    Kız ve erkek bebeklerin iç ve dış cinsel yapıları arasında aynı dokudan köken almaktan kaynaklanan tam bir karşılıklılık vardır. Erkekdeki glans penis, kızlarda klitorisin; penis gövdesi, küçük dudakların; skrotum, (testislerin içinde bulunduğu kese) büyük dudakların karşılığıdır.Dış genital yapılar gelişirken erkeklik hormonları kabarıklıkları belirginleştirmek, açıklıkları kapatmak şeklinde özetlenebilecek bir işlev görürler. Şüpheli cinsel görünüm ile doğan bebeklerde en sık neden Adrenogenital Sendrom adı verilen bir hastalıktır. Bu hastalıkta kız kromozom yapısına ve kız gonadlarına (overler) sahip kız bebekler gebeliğin 7-8 haftaları arasında böbrek üstü bezinden salgılanan erkeklik hormonuna maruz kalmaktadırlar. Bu durumda ( bu arada iç genital yapılar daha önce kız yönünde gelişmesini tamamlamıştır) dış genital yapılar erkek yönüne gelişmekte ve kızla erkek arasında belirsiz bir dış genital yapı oluşmaktadır. Daha seyrek olarak erkek genetik yapısına ve testislere sahip bebeklerde hormon yapımındaki eksiklikliğe bağlı dış genital yapıların erkek yönünde gelişmesini tamamlayamaması da şüpheli cinsel görünüme neden olmaktadır.

    Şüpheli cinsel görünümlü bebeklerin çok az bir kısmı hem erkek hem de dişi gonadı taşımaktadır. Bu bebekler "Gerçek Hermafrodit" (çift cinsiyetli) olarak tanımlanmaktadır. Mitolojideki "hermafrodit" kavramına kaynaklık eden bu vakalardır.

    Kuşkulu Cinsel Görünümlü Bebekler İçin Ne Yapılabilir?
    Şüpheli cinsel görünümü olan bebekler acil tanı ve tedavi girişimi gerektirirler. Acil yaklaşım ihtiyacı hem çocuğun cinsiyetinin bir an önce belirlenmesi gerekliliğinden hem de bu bebeklerde acil tedavi gerektiren bazı hastalıkların olabileceğinden kaynaklanmaktadır. İlk bakışta cinsiyeti konusunda karar verilemeyen bütün bebeklerin ileri inceleme için Çocuk Endokrinolojisi bulunan merkezlere gönderilmesi gereklidir. Bu merkezlerde bir taraftan şüpheli cinsel görünüme neden olan hastalıklar saptanırken diğer taraftan cinsel kimlik tayini için gerekli veriler toplanmaktadır. Şüpheli cinsel görünümü olan bebeklerin büyük bir kısmı kız yumurtalıklarına ve kız iç genital yapılarına sahip bebeklerdir. Bu bebekler kız olarak kabul edilmekte ve dış genital yapılardaki sorunlar çeşitli cerrahi müdahaleler ile giderilmektedir. Şüpheli cinsel görünümü olan bebeklerde en hassas konu cinsiyet tayinidir. Bu karar bazen içinde çocuk endokrinolojisi uzmanı, çocuk cerrahisi uzmanı, genetik uzmanı, çocuk psikiyatrisi uzmanı ve Tıbbi Etik Uzmanının bulunduğu komiteler tarafından verilmektedir. Bu konuyla ilgili en önemli ilke cinsiyet tayininin mümkün olan en kısa sürede yapılmasıdır.

  17. #17
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocukluk Çağında Hipertansiyon

    Dr. Fatih Özaltın, Prof. Dr. Ayşin Bakkaloğlu
    Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nefroloji Ünitesi, Ankara


    Çocuklukta yüksek kan basıncının saptanması, ileri yaşlarda artmış birincil hipertansiyon riski olan, erken takip ve tedaviden faydalanabilecek bu çocukları tanımlamada değerlidir. Hipertansiyona bağlı organ hasarları çocuklukta başlayabilir.

    Çocuklarda normal kan basıncı aralığı bilinmemektedir. Çocuklarda kan basıncı standartları yaşa paralel olarak artmaktadır. Her yıl yaşla birlikte sistolik (büyük) kan basıncında 1.5mmHg, diastolik (küçük) kan basıncında 0.7mmHg artış olmaktadır. Yapılan çalışmalarda kan basıncının gece, gündüze oranla %20 daha düşük olduğu ve günlük sistolik ve diastolik kan basıncı değişikliklerinin minimal olduğu gösterilmiştir. Büyüyen çocukta kan basıncı boy ile ilişkilidir.

    Hipertansiyon başlıca kalp, santral sinir sistemi, böbrek ve göz komplikasyonları (olumsuz sonuçları) açısından önemli bir risk faktörüdür.

    Çocuklarda hipertansiyonun büyük bir kısmı altta yatan bir nedene (böbrek, kalp hastalıkları, hormonal nedenler ve diğerleri) ikincildir. Hipertansif çocuk ve adölesanların %28’i ikincil hipertansif hastalardır (altta yatan böbrek hastalığı gibi). Oysa hipertansif yetişkinlerde bu oran %7’dir.

    Toplumda hipertansiyon için sfigmomanometreler en uygun tarama araçlarıdır. Kan basıncı ölçümündeki hatalar; aletten, ölçümü yapan kişiden ya da hastadan kaynaklanabilir. Aletten kaynaklanan hatalara örnek olarak manometrenin bozuk olması , basınç kaçakları, dinleme aletine ait bozukluklar ve hastanın koluna uygun olmayan dar ya da geniş manşonlar verilebilir. Kan basıncını ölçen kişi, duyu bozukluğu, dikkatsizlik ve bilinçaltı eğilim (örneğin sıfırla biten rakamlar için “ başka bir rakam tercihi” veya normal basınçların yüksekmiş gibi kaydedilmesi gibi) nedenleriyle hatalara neden olabilir. Hasta postür ve biyolojik faktörler nedeniyle hatalı ölçümlerin nedeni olabilir. Postür (örneğin yatma, ayakta durma, oturma) kalbe göre kolun pozisyonu 10mmHg kadar yüksek değişliklere neden olabilir. Anksiyete, yemekler, sigara, alkol, ısı değişiklikleri, egzersiz ve ağrı gibi biyolojik faktörler de ölçümleri etkileyebilir. Kan basıncı ölçümündeki bu sınırlamalar nedeniyle, hipertansiyon tanısının ancak bir ya da birkaç hafta boyunca üç farklı ölçümde okunan yüksek kan basıncının varlığı ile konulması gerektiği önerilmektedir. Sfigmomanometri 3 yaş altındaki çocuklara uygulandığında ilave faktörler doğruluğu etkiler. Birincisi, kol çevresinde fazla değişiklikler vardır bu nedenle manşon seçilirken bu nokta dikkate alınmalıdır (seçilen manşon ön kolun 1/3'ünden küçük, 2/3'ünden büyük olmamalıdır). İkincisi, muayene sıklıkla hastanın anksiyete ve huzursuzluğu nedeniyle zordur. Üçüncüsü, seslerin kaybolmasını çocuklarda duymak sıklıkla zordur ve sıklıkla seslerin şiddetinin azaldığı değer bunun yerine kaydedilir. Son olarak çocuklukta hipertansiyonun tanımı kesin değildir, çünkü çocukluk çağındaki normal değerlerde karışıklıklar vardır.

    Kendi kendine ölçülen (ev) kan basıncı ve ayaktan kan basıncı izlemi özel durumlar için (araştırma gibi) yararlı bilgiler sağlayabilir fakat bunlar taramada rutin kullanıma uygun değildir.

    Normal kontrollerde kan basıncı ölçümü sağlıklı çocuk ve adölesanlar için yılda en az bir kez yapılmalıdır. Risk faktörleri varlığında (yenidoğan döneminde göbek arter kateterizasyonu, diabet, şişmanlık, çocuk veya ailede hiperlipidemi (kanda yağların fazla olması)varlığı, ebeveynlerde hipertansiyon olması, birinci veya ikinci derece yakınlarında erken kalp krizi veya felç hikayesi, periodik yüksek kan basıncı) daha sık kan basıncı ölçümleri yapılmalıdır. Bu öneri ikincil hipertansiyonun tedavi edilebilir nedenlerinin erken saptanmasının getireceği yararlar nedeniyledir. Sfigmomanometri çocuklar için önerilen teknikle uygulanmalıdır. Tüm çocuk ve yetişkinlerde hipertansiyondan birincil korunma için sağlıklı bir diyet, tuzdan fakir beslenme, fiziksel aktivitenin arttırılması, şişmanlığın önlenmesi ve tedavisi önerilmektedir.

  18. #18
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Epilepsi Nedir?

    Hazırlayan: Dr. Güzide Turanlı
    Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Nöroloji Uzmanı


    Çocuğunuzda bir ya da birkaç kez bayılma, morarma, sıçrama, çırpınma, anlamsız bakma, dalma veya size olağandışı gelen benzeri bir rahatsızlık durumu olabilir ve bir süre sonra tamamen düzelebilir. Danışman olarak önce aile büyüklerine başvurulduğunda, sevilen toruna “hasta” damgasının vurulmaması için ve bu geçici rahatsızlıktan çocukta gözle görülür hiçbir iz de kalmadığından doktora gidilmesi gereksiz görülebilir. Bu bir hatadır ve erken tanıyı geciktirir. Çocuğunuzun doktoruna mutlaka zaman geçirmeden başvurmalı ve gerekli tetkikleri mutlaka başlatmalısınız. Bu yazıda çocuğunuzun özel durumunun teşhisi ve tedavisi yoktur. Burada doktorunuza giderken daha bilgili olmanızı sağlayacak genel bilgilere, yaşadığınız olayla ilgili hissettiklerinize, aklınıza takılan ve doktorunuza sormayı unuttuğunuz bazı konulara yer verilecektir.

    Konu hakkında doğru bilginiz ne kadar fazla olursa çocuğunuza yardım etme imkanınız da o kadar artacaktır. Çocuğunuzun iyiliği için profesyonel yardım ve tıbbi tedavi tabi ki gerekmektedir. Ama siz, tedavideki en önemli kişilersiniz. Çünkü çocuğunuzun ileride kendine güvenen ve bağımsız bir erişkin olması için gereken sevgi ve anlayışı ona sadece sizler verebilirsiniz.

    Epilepsi Nedir?
    Epilepsiye yol açabilen nedenler
    Epilepsi çocuğunuza sizden mi geçmiştir?
    Epilepsi nöbetleri nasıldır?
    Hastalığın teşhisi
    Nöbet anında yapılması ve yapılmaması gerekenlere ilişkin bazı basit kurallar
    Epilepsi tedavi edilmeli mi?
    Epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkileri var mıdır?
    Epilepsi tamamen geçer mi?
    Epilepsi çocuğun hayatını etkiler mi?
    Dikkat edilmesi gereken hususlar var mı?
    Spor yapabilir mi?
    Araba kullanabilir mi?
    Anne-babalara özel not


    Epilepsi Nedir?
    Doktorunuz çocuğunuzda mevcut nöbet ya da nöbetlerin “epilepsi” nöbeti olduğunu söylerse ilk sorunuz epilepsinin ne anlama geldiği olacaktır. Bu sözcük halk arasında “sara” adıyla tanınır. Epilepsinin ne olduğunu anlayabilmek için beyni bir bilgisayar gibi düşünmekte yarar vardır. Beyin hücreleri de bilgisayar parçaları gibi birbirleri ile bağlantılıdır ve haberleşmek için küçük elektriksel uyaranlar kullanırlar. Bazen beyinde normal olmayan bir elektriksel aktivite oluşur ve bu olay çocuğun nöbet geçirmesine neden olur.

    Bu olay belirli aralarla tekrarlanırsa o kişi de epilepsi var demektir. O halde nöbet, beynin kuvvetli ve hızlı bir elektrik akımı ile kaplanması sonucu oluşan kısa ve geçici bir durumdur, ruh ya da akıl hastalığı değildir ve bazı nadir durumlar dışında zeka geriliğine yol açmaz.

    Epilepsiye yol açabilen nedenler
    Çoğunlukla epilepsinin bir açıklamasının bulunamaz. Çocuklarda epilepsiye en sık yol açan nedenlerişöyle özetleyebiliriz.

    Doğuştan gelen hastalıklar: Kromozom hastalıkları, yapım maddeleri ile ilgili değişiklikler içeren metabolik hastalıklar, bazı enzim eksiklikleri gibi doğuştan gelen nedenler.
    Gebelikte bebeğin beyin gelişimini etkileyen mikrobik hastalıklar, annenin ilaç ve alkol alımı.
    Doğum sırasında meydana gelebilecek beyin zedelenmesi, kanaması ve beynin oksijensiz kalması.
    Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı.
    Kazalara bağlı beyin zedelenmesi.
    Beyin tümörleri.
    Uzun süren ateşli havaleler.

    Bazen nöbetler, olaydan yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bir çok vakada da nöbetlerin nedenlerini en modern araştırma yöntemleri ile dahi bulabilmek mümkün olmayabilir.

    Epilepsi çocuğunuza sizden mi geçmiştir?
    Bir çocuğunuz daha olursa onda da epilepsi gelişme ihtimali var mıdır? Her iki soruya da verilebilecek cevap büyük oranda hayır olacaktır. Ancak hem anne hem de babanın ailesinde epilepsi olduğuna dair bulgu, ya da tek bir tarafta epilepsi hikayesi ile birlikte anne-baba akrabalığı varsa ve özel bazı epilepsi türlerine sahiplerse kalıtımın rolü olduğu söylenebilir. Bu konuda her hastanın kendi içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yüzden bu konuda daha fazla bilgi almak için doktorunuzla görüşmeniz tavsiye edilir.

    Epilepsi nöbetleri nasıldır?
    Elektriksel bozukluk eğer beynin sadece bir kısmını etkilerse “parsiyel nöbet” dediğimiz nöbet tipi oluşur. Parsiyel nöbetlerin en sık görülen türü şuur kaybı ile birlikte olan “kompleks parsiyel” nöbetlerdir. Kişi sersemlemiş ve şaşkın bir haldedir, gözlerinin önünde benekler görebilir, kulakları çınlayabilir, mide bulantısı olabilir, elbiselerini çekiştirebilir, ellerini kollarını anlamsızca oynatır ve yaptıklarının farkında değildir. Genellikle nöbet geçtikten sonra da olanları hatırlamaz.

    Başka bir parsiyel nöbette belli bir kas grubunu (örn: bir kolu veya yüz yarısını) kontrol eden beyin bölgesinin etkilenmesi ile olur. Nöbet esnasında sadece o kas grubu etkilenir ve kontrol edilemeyen hareketler yapmaya başlar, bu olaydan başka hiçbir kas grubu etkilenmez ve şuur kaybolmaz (basit parsiyel, fokal motor nöbetler).

    Bütün beyin etkilendiğinde ise sonuç jeneralize nöbettir. Jeneralize nöbetin bir çeşidi jeneralize tonik-klonik nöbettir (grand-mal). Grand-mal nöbet geçiren bir kimse aniden şuurunu kaybeder ve yere düşer, kasları kasılır sonrada bütün vücudu sarsılmaya başlar, ağzından köpük gelebilir, dilini ısırabilir, idrar ve kakasını kaçırabilir, dudaklarında, yüzünde, ellerinde morarma olabilir. 1-5 dakika sonra çırpınma hareketi durur, arkadan bazen uyuklama veya yorgunluk dönemi başlar, bundan sonra kalkıp daha önce yaptığı işine devam eder.

    Başka bir jeneralize nöbet tipi dalma (absans, petit-mal) nöbeti olarak bilinenidir. Bu nöbet o kadar kısadır ki, hissedilmeden geçebilir. Absans nöbeti geçirenler hayal kuruyormuşcasına çevrelerine birkaç saniye anlamsız gözlerle baktıktan sonra yaptıkları işlerine devam ederler. El kol hareketi yoktur, kişi kısa bir zaman için şuurunu yitirmiştir. Tedavisiz kalırsa bir gün içinde defalarca tekrarlayabilir. Bu tip nöbetler çok kısa süreli olduğundan aile tarafından pek önemsenmeyebilir veya farkedilmeyebilir.

    Nöbetlerin peşpeşe gelmeleri haline “status epileptikus” denir. Hayati tehlikesi olan bu durumda hastanın acilen hastaneye kaldırılması gerekir.

    Her epilepsi nöbetinde şuur kaybı olmayabilir. Bazı nöbetler de sadece uykuda görülebilir. Burada anlatılanlar en sık görülen nöbet tipleridir. Epilepsinin başka tipleri de vardır.

    Hastalığın teşhisi
    En ideali hastanın nöbetini doktorun görmesidir. Ancak çoğunlukla bu mümkün olamaz, bu nedenle doktorunuz önce nöbeti gören kişiler ve anne-babadan nöbetin başlangıcı, sıklığı ve özellikleri hakkında ayrıntılı bilgi alır. Ayrıca gebelik, doğum, çocuğun gelişimi ve diğer aile bireylerinde nöbet olup olmadığı konusunda bilgi isteyecektir. Ayrıntılı bir nörolojik muayeneden sonra bazı laboratuvar tetkiklerine ihtiyaç doğabilir. Bunların başında elektroensefalografi (EEG) gelir. Bunun yanısıra beyin tomografisi (CT), manyetik rezonans (MRI), uzun süreli EEG-video monitorizasyon ve çeşitli biyokimyasal ve metabolik tetkikler (kanda, idrarda ve beyin-omurilik sıvısında) gerekli olabilir. Bu tetkiklerin hiçbirisinin hasta açısından önemli bir tehlikesi yoktur. Aksine bu nöbetlerin nedenini bulmak, epileptik olmayan diğer bazı nöbetlerden ayırdedebilmek için gereklidir.

    Doktorunuz epilepsi teşhisini kesin bazı deliller olmadan koymaz. Uzun süreli en az 4-5 yıllık, belki de ömür boyu sürecek ciddi ve zahmetli bir tedaviyi gerektirdiğinden teşhisi koyarken çok dikkatli davranmalıdır. Bu aşamada doktor aile işbirliğinin çok büyük önemi vardır.

    Nöbet anında yapılması ve yapılmaması gerekenlere ilişkin bazı basit kurallar
    Büyük bayılma şeklinde nöbet geçirmekte olan çocuğunuza yapılacak şey onu olabilecek zararlardan korumak ile sınırlıdır.
    Sakin olun, çocuğun yanından ayrılmayın, yardım gerekiyorsa bir başkasını bu işle görevlendirin.
    Çocuğu yere yatırın, etrafındaki sivri maddeleri ortadan kaldırın.
    Çocuğu yan döndürüp tükrüğünün dışarı akması ve daha rahat nefes alıp vermesi için başını hafif yana arkaya eğin.
    Elbiselerini gevşetin, şayet takıyorsa gözlüklerini çıkartın, hastanın dilini ısırmasını engellemek amacıyla elle veya bir cisimle çeneyi açmaya çalışmayın, ağzına hiçbir şey koymayın. Ancak ağızdaki yiyecek maddelerinin çıkartılması yararlı olur.
    Üzerine su dökmeyin, zorla nefes aldırmaya çalışmayın, çocuğu sallayarak ya da yüzüne vurarak, bazı maddeler koklatarak uyandırmaya çalışmayın.
    Nöbet esnasında ilaç vermeye çalışmayın, doktorunuzun önerileri dışında kendi kendinize nöbetin geçmesine yönelik hiçbir şey yapmayın.
    Unutmayın ki nöbet sonrasında çocuk yorgun, ne yaptığını bilmez haldedir, bu aşamada elinizden geldiğince sakin bir şekilde teskin ederek bu durumun düzelmesini bekleyin, güven verici olun.
    Nöbetler hakkında verebileceğiniz tüm bilgiler hem çocuğunuza, hem de doktorunuza yardımcı olacağından dikkatli bir gözlem daha sonra doktorunuzun sorularını cevaplamada çok işe yarayacaktır.
    Akıllıca gözlemek akılsızca müdahele etmekten daha yararlı olacaktır.
    Nöbet 10 dakikadan uzun sürerse ya da kısa bir süre sonra tekrarlarsa doktorunuza haber verip tavsiyelerine uyun ya da en yakın sağlık merkezine başvurun.
    Unutulmamalıdır ki tehlikeli görünümüne rağmen epilepsi nöbeti öldürücü değildir.

    Epilepsi tedavi edilmeli mi?
    Epilepsi, mutlaka doktora başvurulmasını ve doktorun gerekli gördüğü sürece kontrol altında kalınmasını gerektiren bir hastalıktır. Bu epilepsinin ömür boyu devam edeceği şeklinde algılanmamalıdır. Epilepsinin bazı türleri hasta belli yaşlara geldiğinde kendiliğinden tamamen düzelebilirler ve bunlarda ilaç tedavisine gerek duyulmabilir, ancak bu kararı doktor vermelidir. Ülkemizde maalesef epilepsi hastalığı doktor olmayan kişiler tarafından tedavi edilmeye çalışılmaktadır.
    Nöbetlerin tekrarlaması ve status epileptikus hali, beyinde oksijensiz kalmaya bağlı bazı etkilere yol açabilir ve her nöbet bir sonra kinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Tedavisiz kalan küçük nöbet türlerinin bir süre sonra büyük nöbetlere dönüşmesi olasıdır ve nöbet geçirme anında hastanın maruz kalabileceği tehlikeler vardır. Bunlar, merdivenden düşme, kişi sokakta ise trafik kazası, suda boğulma, vb.dir. Yukarıda sayılan tüm bu nedenlerle epilepsi mutlaka müdahale edilmesi gereken bir durumdur.
    Epilepsinin en önemli tedavi şekli ilaç tedavisidir. Epilepside kullanılan ilaçlar beyin hücrelerinin aşırı uyarılma durumunu baskılayarak nöbetlerin oluşunu engeller. Epilepsi ilaçları hergün, önerilen dozda ve saatlerde çok düzgün bir şekilde kullanılmalıdır. Anne-babaların sık yaptıkları yanlışlıklar; *örneğin sabah dozu unutulduğunda akşam her iki dozun birlikte verilmesi veya *dozların çok dakik verilebilmesi amacıyla çocuğun uyku düzeninin bozulması gibidir. Bu uygulamalar hastaya yarar sağlamaz. İlacın veriliş saatlerinde yapılacak 30-60 dakikalık oynamaların zararı yoktur.
    Doktorunuz çocuğun yaşını, kilosunu, nöbet tipini göz önüne alarak ilaçları seçmiştir. İlaçları düzenli ve doktorunuzun tarif ettiği gibi kullanmanız çok önemlidir. Kullanılan bu ilaçların hastalığı tamamiyle geçirmediğini, ancak nöbet gelmemesini sağladığını ya da sayısını azalttığını bilmelisiniz. Bu nedenle aylardır nöbet olmuyor diye ilaç miktarını azaltmamalı ya da çocuğunuza vermekten vazgeçmemelisiniz. İlacın ne zaman kesileceğini ya da değiştirileceğini ancak doktorunuz bilir. Bazen kullanılan tek bir ilaç nöbeti kontrol altına alamayabilir. O zaman doktorunuz ikinci, bazen de üçüncü ilaç ilave edecektir. Çocuğunuzun geçirdiği nöbetlerle ve aldığı ilaçlarla ilgili kayıt tutarak doktorunuza yardımcı olabilirsiniz.

    Epilepsi tedavisinin düzgün bir biçimde sürdürülmesi halinde de nöbetler devam edebilir. Tıbbın dev adımlarla ilerlediği dünyamızda hiçbir hekim epilepsili bir çocuğun anne-babasına tedavi ile nöbetlerin %100 kaybolacağını garanti edemez. Nitekim dünya istatistiklerine bakılacak olursa uygun tedavi şartlarında hastaların %60’ında nöbetlerin tümüyle ortadan kalktığı, %20’sinde tüm tedavi seçeneklerine rağmen nöbetlerin devam ettiği görülmektedir. Anne babanın hiç aklından çıkarmamaları gereken bir nokta, epilepsi çağdaş tıbbi tedavi yöntemleriyle yeterince kontrol altına alınamıyorsa orta çağın büyücülük yöntemleriyle hiç durdurulamaz.

    Halen ilaçla tedaviye cevap vermeyen belli epilepsi türlerinde ülkemizde cerrahi tedavi olanakları geliştirilmektedir.

    Epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkileri var mıdır?
    Evet, hastalıkların tedavisinde kullanılan tüm ilaçların olduğu gibi epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların da (özellikle uygun kullanılmadıkları zaman) hastada bazı yan etkileri olabilir. Unutulmamalıdır ki doktorunuz çocuğunuzun tedavi şemasını düzenlerken uygun gördüğü ilaçların yan etkilerini en az düzeye indirecek şekilde belirler.

    Bazı epilepsi ilaçları tedavinin başlangıcında uyku hali, sersemlik, dengesizlik, ciltte döküntüler gibi yan etkilere neden olabilir. Doktorunuz bu tür yan etkilerin görülmememesi için ilaçları küçük dozlarda kullanmaya başlayarak zaman içinde doz artırmayı tercih edecektir. Bazen de tedavinin ilerleyen yıllarında iştah artışı, şişmanlama, saç dökülmesi, diş etlerinde kabarma, aşırı hareketlilik, kıllanma vb. gibi yan etkiler görülebilir. Doktorunuz, kullanılan ilacın çocuğunuzda yarattığı yan etkileri ve onun epileptik nöbetler üzerindeki etkisini yakından ve bilinçli olarak izleyen kişi olduğundan uygun aralıklarla muayene ve gerekli laboratuvar tetkikleri ile çocuğunuzu koruyacak önlemleri alacaktır. Bu durum "komşu çocuğuna iyi gelen ilacın" sizin çocuğunuz için kullanılmaması gerekliliğini anlatan en önemli sebeplerden biridir.

    Epilepsi tamamen geçer mi?
    Bu soruya kesin bir cevap vermek imkansızdır. Çoğu vakada bu durum ergenlik çağına gelindiğinde geçebilir. Diğer vakalarda ise nöbetler maalesef hayat boyu sürer. Her bir birey için gelecekteki durumu şimdiden tahmin etmek mümkün değildir. Eğer çocuğunuzda nöbetler arka arkaya 2-4 yıl görülmezse, doktorunuz yapacağı genel bir durum değerlendirilmesinden sonra vereceği kararla ilacı 6-8 ay gibi uzun bir sürede kesebilir. Böylece olayın tekrarlanıp tekrarlanmayacağı beklenebilir. Nöbetler tekrarlamayabilir, ancak tekrarladıkları takdirde yeniden ilaç tedavisine geçilecektir.

    Epilepsi çocuğun hayatını etkiler mi?
    Epilepsi kesinlikle utanılacak bir hastalık olmadığından çocuğunuzla çok sık görüşen ya da birlikte vakit geçiren insanların durumu bilmelerinde hiç bir sakınca yoktur. Önemli olan çocuğunuzun epileptik olması dışında hiçbir farkın bulunmadığının bilinmesidir. Çocuğunuzun sorumluluğunu sizlerle birlikte paylaşan öğretmeni, okul hemşiresi, servis sürücüsü, antrenörü vb. gibi büyüklerin ve çok yakın bazı arkadaşlarının da epilepsi konusunda hiç olmazsa genel bir bilgiye sahip olmaları gerekir. Ne olup bittiğini bilmeyen kişiler böyle bir nöbeti seyretmekle korkabilir ve çocuğunuza yardım edemeyebilirler.

    Öncelikle vurgulanması gereken nokta epilepsinin ruh ve akıl hastalığı ile hiçbir ilgisi olmadığıdır. Epilepsili çocukların çoğu normal zekaya sahiptir. Bazıları okulda ortalamanın üzerine bile çıkarlar. Epilepsinin ağır beyin hasarı ile birlikte olduğu bazı durumlarda (%20) zihinsel gelişme bozulabilir.
    Epilepsinin çocuğunuzun hayatını bazı konularda etkileyeceğini kabul etmelisiniz. Pilot olamaz, yükseklerde çalışamaz ama üniversite dahil olmak üzere istediği okula gidebilir. Doktor, avukat, iş adamı, profesyonel sporcu, balerin, fizikçi olmaması için hiçbir neden yoktur. Epileptik insanlar evlenebilir, çocuk sahibi olabilir ve normal bir hayat yaşayabilir. Gerçekten çocuğunuzun yapamayacağı çok az şey vardır.

    Dünyanın tarihi gidişini değiştiren nice ünlü insan epileptikti. Örneğin Julius Sezar, Büyük İskender, Napoleon Bonaparte gibi generallerin bu tür kişilerden olduğuna inanırmıydınız? Bu kişiler o dönemde günümüzün tıbbi bilgilerine sahip olunmamasına rağmen pek çok iş başarmışlardır. Ayrıca Dostoyevski, Gustave Flaubert ve Dante gibi büyük yazarlar, adına ödüller verilen Alfred Nobel, Tchaikovsky, Van Gogh, Buddha ve St. Paul de epileptikti.

    Dikkat edilmesi gereken hususlar var mı?
    Epilepsili çocuğunuzun da herkes gibi dengeli beslenmeye gereksinimi vardır. Hastalığından dolayı fazladan vitamin ve mineraller almasına gerek yoktur. Kolalı ve alkollü içecekler, çikolata, boyalı şekerlemeler, çay, kahve aşırı miktarda alınmamalıdır. Işığa duyarlı epilepsi türlerinde çocukların çok yakın mesafeden karanlık odada televizyon seyretmesi, bilgisayar oyunları ile uzun süreli oynaması engellenmelidir. Diğer epilepsi türlerinde böyle bir kısıtlamaya gerek yoktur. Ayrıca aşırı uykusuzluk, ateşli hastalıklar, güneş altında uzun süre kalmak, uzun süren açlık ve kafaya gelebilecek darbeler gibi bazı durumlar nöbetin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bunlardan kaçınılmalıdır.

    Spor yapabilir mi?
    Çocuğunuzun pozitif tarafının belirgin olmasına gayret ediniz. Her insanın bir kuvvetli tarafı vardır. Çocuğunuzun o tarafını geliştirirseniz kendine güveni artar. Sporda, müzikte, resim çizmede ve benzer konularda yeteneği varsa, özendirilmelidir. Hastalığı bahane ederek, çocuğunuzun yapabileceği sporları ve işleri ihmal etmesine müsade etmeyiniz. Düzenli fizik faaliyet herkes için yararlıdır. Gerçekten de epilepsili hastalar spor faaliyetlerine katıldıkları zaman kendilerini daha iyi hissettiklerini ve daha az sayıda nöbet geçirdiklerini söylemektedir. Spor faaliyetlerine katılmakla sağlanan faydanın, yine aynı nedenle ortaya çıkabilecek tehlikelerden kat kat üstün olduğu açıktır.

    Tehlike herkesin hayatında şu veya bu zamanda mevcuttur. Bu tehlike epilepsi hastasında zaman zaman sıradan bir hastanınkinden daha fazla olabilir ama, hastanın normal hayattaki faaliyetlere katılmasıyla sağlanacak fayda bu tehlikenin göze alınmasına yol açacak kadar fazladır. Özellikle çocuklarda olmak üzere hastanın diğer insanlarla karşılıklı ilişkiler kurması ve onların yaptıklarını yapması, onun diğerlerine ihtiyacı olmayan, üretken bir büyük olması yolunda atılacak çok önemli bir adımdır. Nöbetleri kontrol altındaki çocuklar gerekli, mantıklı önlemler alındığı takdirde spor yapabilirler. Aletli jimnastik, ağır fiziksel efora yol açan aktiviteler ve sık kafa darbelerine açık olan sporlar epilepsisi olan çocuklarda tercih edilmemelidir. Bisiklete trafiğin yoğun olmadığı alanlarda, mutlaka kask takarak binmelidir. Yüzme ve sörf türü sporlar ancak çocuğun durumunu bilen bir erişkinin gözetiminde yapılmalıdır. Tenis ve futbol, tramplen atlamadan daha güvenli sporlardır.


    Araba kullanabilir mi?
    Epilepsililerin trafik kazası yapma ihtimali az da olsa diğer normal sürücülerden fazladır. Ancak bu risk diabet gibi kronik hastalığı olanlardan daha fazla değildir. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre epilepsili sürücülerin sebep olduğu trafik kazalarının %27 sinin nöbetlerden ileri geldiği, geri kalan kazaların ise alkol ve uyuşturucu kullanımına bağlı olduğu belirlenmiştir. Çocuğunuzun nöbetleri en az 2 yıldır (bu süre ülkelere göre değişmektedir) kontrol altında ise doktorunuzdan alacağınız izin ile (18 yaşını bitirmişse ve ehliyeti varsa) araba kullanmasında sakınca yoktur.

    Anne-babalara özel not
    Çocuğunuzun durumunu değerlendirmede gerçekçi olmaya gayret ediniz. Çocuğunuza karşı anlayışlı olunuz. Çocuğun kendisini epileptik değil de epilepsisi olan (diabeti, hipertansiyonu, tüberkülozu olan vb.) bir kişi olarak görmesini sağlayınız.

    Genellikle pek çok epilepsili çocuğu davranış ve kişilik açısından diğer çocuklardan ayırt etmek mümkün değildir. Epilepsi nöbetleri genellikle dış faktörlerden etkilenmezler ve ansızın ortaya çıkarlar. Çocuğun üzülmesi, isteğinin yerine getirilmemesi, iştahsızlık, çok terleme veya terli halde su içme gibi durumlar nöbetlerin oluşmasında rol oynamazlar. Bu nedenle anne-babanın kendilerini suçlamalarına ve aşırı koruyucu ve kollayıcı davranmalarına gerek yoktur. Bu tutum çocuktaki girişimciliği önler ve aşırı korunan bir çocuk toplum içinde anne-babası gibi koruyucular bulamayacağı için geçimsiz bir erişkin olmaya adaydır. Aşırı koruma epileptik çocuk için olduğu kadar, kardeşleri tarafından kıskanılmasına yol açacağından aile içi sorunlar da yaratacaktır. Epileptik çocuğunuza ilginiz, diğer çocuklarınıza olan ilginizden az veya çok olmamalıdır. Ona özel muamele yapmayın. Sevginizi, disiplin anlayışınızı, dikkat ve ihtimamınızı eşit bölüştürün. Birine bir sorumluluk verdiğiniz zaman, diğerlerine de ona benzer bir sorumluluk verin. Şüphesiz bu sorumluluklar yaşlarına ve yeteneklerine uygun olmalıdır. Epilepsisi olan çocuğunuza gereğinden fazla ilgi göstermeye gerek yoktur. Ailenin tüm fertleri bu durumu olgunlukla ve tebessümle karşılamalıdır. Çünkü koşulacak mesafe uzundur.

    Çocuğunuz için her şeyin mükemmel olmasını isteyen sizler için epilepsi tanısı önceleri bu rüyanızı yıkan kabus gibidir. Çoğu anne-baba gibi siz de kendi kendinize “Neden benim çocuğumun epilepsisi var?” diye soruyor, bazen kızgınlık, bazen korku, bazen de suçluluk duyuyorsunuzdur. Bunları hissetmeniz gayet doğaldır. Hislerinizi yenmeye çalışmanız çocuğunuza yardım etmenizi kolaylaştıracak ve ailenin beraberce olgunlaşmasını ve yakınlaşmasını sağlayacaktır. Anne baba hislerini kendi aralarında açıkca konuşmalı ve gerekirse doktorundan yardım istemelidir.

    Çocuğunuza karşı karşıya kaldığı sorunu anlatırken yaşını dikkate alın. Çocuğunuz nöbetlere yol açan bir hastalığı olduğunu bilmelidir. Olayın nedenlerini anlayabileceği kadar anlatın. Üç-dört yaşlarındaki çocuklar bile beynin vücudumuzun merkezi olduğunu ve değişik organlarımıza yapılmasını istediği şeyler hakkında emirler gönderdiğini anlayabilirler. Ancak bazen beynin gönderdiği acayip emre vücudumuz uymak istemese bile itaat etmek zorundadır. İşte kasılmaların nedeni budur. Ancak çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun sorunun hem bugün hem de yarın geçmeyeceğini öğrendiği zaman hissedeceği olumsuz duygulara karşı onu rahatlatmak zorundasınız. Size "Neden ben?" diye soracaktır. Sizin olayı kabullenmedeki beceriniz, gerek kendi gerekse çocuğunuzun hislerini kontrol edebilmeniz, çocuğunuzun söz konusu duruma karşı reaksiyonunu çok etkiler. Bu aşamada kendisi gibi krizleri olan bir çocukla buluşturmanın kendisine güvenini artırması açısından büyük yararı olacaktır. Bir kez daha vurgulayalım: kızmak, suçluluk hissetmek veya gelecekten korkmak gayet doğaldır. Her sorununuzu doktorunuzla görüşünüz.

    Epilepsi bir derttir, ancak dünyanın sonu demek değildir. Siz çocuğunuzdaki epilepsiyi yok saymaz, bundan ürkmez, bu durumu mutluluğunuzu alt üst eden bir felaket olarak görmezseniz çocuğunuzun ruhsal ve fiziksel sağlığı açısından gerekli temel koşulları oluşturabilirsiniz. Ancak bu koşullarda doktorunuz bilgi ve becerisini başarılı olarak uygulayabilir. Tıbbi durumunuzu konuşacağınız tek kişi doktorunuz olmalıdır. Her şeyi tek başınıza çözmeye çalışmak sizin için zor olacaktır. Böyle davranmak zorunda değilsiniz. Çevrenizde dostlarınız var. Ayrıca unutmayınız ki her çocuk gelecekte, toplum içinde kendi yerini alacaktır. Ona sorunu ile barışık yaşamayı öğretebilirseniz, topluma mutlu ve başarılı bir insan kazandırmış olursunuz.

  19. #19
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Hepatit B Enfeksiyonu ve Korunma

    Hazırlayan:Yrd. Doç. Dr. Münevver Türkmen
    Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD,Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi, Aydın


    Dünyada ve ülkemizde Hepatit B virus enfeksiyonunun durumu nedir ?

    Dünyada ve ülkemizde Hepatit B virus enfeksiyonu önemli bir sağlık sorunudur. Gelişmekte olan ülkelerde özellikle Doğu Asya ve Batı Afrika’da hastalık bulguları olmadan taşıyıcı oranı oldukça yüksektir. Ülkemizde taşıyıcılık oranının yüksek olduğu ülkelerden biridir. Bölgesel farklılıklar vardır.

    Hepatit B enfeksiyonu nasıl bulaşır ?

    Hepatit B enfeksiyonu kişiden kişiye kan, kan ürünleri ve vücut sıvıları (****üel temas) ile bulaşabileceği gibi doğumda anneden bebeğine bulaşabilmektedir. Hastalığın ve taşıyıcılığın yaygın olduğu ülkelerde en önemli geçiş yolu doğum sırasında anneden bebeğe geçiştir.

    Gelişmiş batı ülkelerinde en önemli bulaşma yolu ise damar içine ilaç kullanımı ve cinsel temastır.

    Hepatit B enfeksiyonu riski yüksek olan gruplar kimlerdir ?

    Öncelikle sağlıkla uğraşan doktor, diş hekimi, hemşireler, sağlık personeli risk altındadırlar.

    Hemodiyaliz hastaları risk altındadırlar

    Damar içine ilaç kullananlar, eş cinseller önlem almazlarsa risk altındadırlar.

    Hastalığın kısa dönemli sonuçları sonuçları nelerdir ?

    Hepatit B virusu akut ve kronik hepatite neden olur. Enfeksiyon gelişen yenidoğanların %90’nında, çocukların %50’sinde hastalık kronikleşme eğilimindedir. Erişkinlerin %5-10’ununda hepatit B virus enfeksiyonu kronikleşir.

    Akut hepatit hafif seyredebileceği gibi karaciğer yetmezliği sonucu ölümle sonuçlanabilir. Enfeksiyonu akut geçiren bazı hastalarda iştahsızlık, bulantı, kusma, ateş, karın ağrısı ve sarılık gibi şikayetler görülür.

    Ağır seyreden, karaciğer yetmezliği gelişen hastalarda karaciğer nakli hayatı kurtarabilir. Yine hastalığı akut geçiren erişkinlerin %5-10’unda kronikleşme izlenebilir.

    Hastalığın uzun dönemli sonuçları nelerdir ?

    Hepatit B virusunu alan kişilerin hepsi hastalığın klinik ve laboratuvar bulgularını göstermezler. Bazıları virusu vücutlarında sadece taşırlar. Bu hastaların bir kısmında karaciğer biyopsisi yapıldığında hepatit bulgularını saptamak mümkündür.

    Kronik hepatitli kişilerin bazılarında da klinik bulgu yoktur veya karaciğer biyopsisinde çok az hastalık bulgusu vardır. Bu hastaların bir kısmında zamanla siroz ve karaciğer karsinomu gibi ciddi ve ölüme neden olan hastalıklar gelişir.

    Hepatit B virus enfeksiyonu tanısı nasıl konulur ?

    Hepatit B enfeksiyonu tanısı bazı serolojik testlerle yapılır. Virusun alınmasından haftalar sonra serumda yapılan özel testler pozitifleşir. Bu testlerin pozitifleşmesine paralel karaciğer enzimleri kanda yükselir.

    Hepatit B virus enfeksiyonundan korunmak mümkün mü ?

    Hepatit B virus enfeksiyonu aşı ile korunabilen bir hastalıktır. Tüm zamanında doğan bebekler hepatit B virus enfeksiyonuna karşı aşılanmalıdır. İlk doz doğumda yapılır. İkinci doz 1-4 ay, 3.doz 6-18 ay arası yapılabilir. Şu anda önerilen aşı şeması 0, 1, 6 ay şeklindedir.

    Anneden bebeğe enfeksiyon nasıl geçer ?

    Her gebe kadının hepatit B virus enfeksiyonu açısından kontrol edilmesi, doğacak bebeğin belki de ömür boyu taşıyacağı bir hastalığa karşı tedbir alınmasını sağlayacaktır. Hastalığın plasenta aracılığla bebeğe bulaşması son derece nadir bir durumdur. Geçiş doğum anında annenin sekresyonları ve kanının bebeğe bulaşmasıyla olmaktadır.

    Bebeği enfeksiyondan korumak için neler yapılmalıdır ?

    Hepatit B taşıyıcısı veya kronik enfeksiyonu olan anneden doğan bebekler, doğumdan sonra hemen iyice yıkanmalıdır. Eğer kan örneği alınması gerekliyse bebek yıkandıktan sonra alınmalı ve K vitamini yapılmalıdır. Doğumu takip eden ilk 12 saat içinde hepatit B hiperimmunglobulin (HBIG) 0.5 ml bebeğin uyluk kası içine yapılmalıdır. Yapılmasında gecikme olursa ilk 48 saat içinde mutlaka uygulanmalıdır.

    Hepatit B taşıyıcısı veya kronik enfeksiyonu olan anneden doğan bebeklere HBIG ile birlikte aşı yapılmasıyla koruyuculuk %90-95 düzeyine ulaşır. Önerilen aşı takvimi; 0, 1, 6. aylardır.

    Prematüre bebekler de aşılanmalı mı ?

    Taşıyıcı olmayan anneden doğan 2000 gramın altındaki bebeklerin aşısı bebek 2000 grama ulaşıncaya kadar beklenebilir.

    Şayet anne Hepatit B taşıyıcısı ise bebek prematüre bile olsa ilk 12 saat içinde HBIG ve aşı yapılmalı. Bebek bir aylık olunca 0, 1, 6 ay takvimi uygulanmalıdır.

  20. #20
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: Çocuk Sağlığı

    Çocuklarda Gece Altını Islatma (Gece İşemesi)

    Konuk : Prof. Dr. Şükrü Hatun
    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi


    Gece altını ıslatma, gece uyku sırasında farkında olmadan idrar yapma olarak tanımlanabilir. Normalde çocukların çoğu hem tuvalet eğitiminin etkisi hem de mesane kapasitesinin gelişmesi sonucu 2-4 yaş arasında idrarlarını hem gece hem de gündüz tutmayı becerirler. Gece altını ıslatma çoğu zaman mesane gelişimindeki gecikmenin bir sonucudur, bu nedenle de yaşla sıklığı azalır. Üç yaşındaki çocukların %40’ı altını ıslattığı halde bu oran 5 yaşında %20’ye, 6 yaşında %10’a düşmektedir. Erkek çocuklar kızlara göre daha sık altını ıslatma sorunu yaşamaktadır. Aileler 5-6 yaş civarında bu sorunla ilgilenmeye ve genellikle de 7-8 yaşında hekimlerden yardım istemeye başlarlar. Ülkemizde 7-11 yaşındaki erkek çocukların %16’sında, kızların ise %11’inde altını ıslatma sorunu olduğu bildirilmektedir.

    Nedenleri

    Gece altını ıslatmanın iki tipi vardır. Eğer çocuk hekime getirilinceye kadar devamlı altını ıslatıyorsa PRİMER (birincil) tip, en az 6 ay kuru kaldıktan sonra altını ıslatmaya yeniden başlamışsa SEKONDER (ikincil) tip altını ıslatmadan söz edilmektedir. Altını ıslatan çocukların büyük çoğunluğu birincil altını ıslatma gurubunda toplanmaktadır. Bazen altını ıslatmaya sık ve acil idrar yapma ihtiyacı duyma gibi bulgular eşlik edebilir. Gece altını ıslatma, nedenlerine göre fizyolojik ver organik olmak üzere iki guruba ayrılarak incelenmektedir.

    Fizyolojik Nedenler

    Gece altını ıslatan çocukların büyük bir gurubu (%90-95’i) fizyolojik altını ıslatma gurubunda toplanmaktadır. Bu çocukların gece uykuda mesane doluluğunu hissetmelerinin yetersiz, mesane kapasitelerinin küçük ve uyku derinliklerinin fazla olduğu bildirilmektedir. Esas önemlisi altını ıslatmanın büyük oranda genetik yatkınlığa dayanmasıdır. Anne ve babadan birisinde altını ıslatma öyküsü varsa çocukta %45, ikisinde birden varsa %77 oranında altını ıslatma sorunu yaşanmaktadır. Aile öyküsü olan vakalar iyileşme zamanı bakımından ailelerine benzer bir seyir göstermektedirler.

    Organik Nedenler

    Altını ıslatan çocukların %2-3’ünden şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, mesane hastalıkları gibi sorunlar saptanmaktadır. Vakaların %5-10’unda ise altını ıslatmaya sık ve acil idrar yapma ihtiyacı gibi yakınmalar eşlik etmektedir. Bunlar “polisemptomatik altını ıslatma” olarak tanımlanmaktadır. Bu çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu, idrarda bakteri olması, kabızlık ve bazen besin allerjisi saptanmaktadır. Ayrıca son yıllarda halk arasında “geniz eti” olarak bilinen adenoid vegatasyonlu çocuklarda yüksek oranda altını ıslatma görüldüğü ve ameliyat sonrası yakınmalarının geçtiği üzerinde durulmaktadır.

    Genel olarak psikolojik olaylar daha önce bahsedilen primer altını ıslatma sorununa yol açmazlar. Bu nedenle de altını ıslatan çocukların büyük çoğunluğunda bir ruhsal sorun aramaya gerek yoktur. Ayrıca kötü çocukların altını ıslattığı gibi ön yargıların geçersiz olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bir ruhsal sorundan sonra altını ıslatma yaşanıyorsa bu genellikle fizyolojik altını ıslatmanın tekrar ortaya çıkmasıdır. Davranışsal gerilemesi olan çocuklarda gece altını ıslatma yanında okul başarısızlığı, korku gibi ek bulgular vardır ve bunların mutlaka çocuk psikiyatristleri tarafından görülmesi gereklidir.

    Çocuğa Yaklaşım

    Hemen en önemle belirtmeliyiz ki altını ıslatmanın kendisinden çok, bu çocuklara ailelerin ve toplumun yanlış tutumları zarar vermektedir. Bunların içinde en tehlikelisi “Altına yapan kızını sobaya oturttu” gibi haber başlıklarına konu olan cinsel bölgelere yönelik cezalandırma girişimleridir. Bu tür tutumlar, çocuklar üzerinde etkisi ömür boyu sürecek izler bırakmaktadır. Altını ıslatan çocukların fizyolojik bir gelişme gecikmesi yaşadığı (bir tür diş çıkarmanın, konuşmanın gecikmesi gibi) ve ailenin temel görevinin çocuğun benlik saygısı zedelenmeden bu sorunu atlatmasını sağlamak olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle altını ıslatan çocukların en geç 6 yaşında konuyla ilgilenen bir çocuk hekimi tarafından değerlendirilmesi ve gerekli incelemeler yapıldıktan sonra bir tedavi planı yapılması gereklidir.

    Altını ıslatma yakınması ile hekime getirilen çocuklar daha önce bahsedilen organik faktörlerin varlığı bakımından incelenmelidir. Bir başka deyişle altını ıslatma sorunun fizyolojik olup olmadığı belirlenmelidir. Bunun için gündüz altına kaçırma, zor idrar yapma, kabızlık, zor ve acil idrar yapma, çok idrar yapma, kafa travması geçirme, idrarla birlikte kaka kaçırma, horlama ve gece ağızdan nefes alma gibi yakınmaların olup olmadığı soruşturulmalıdır. Elde edilen bilgiler ve genel muayene sonuçlarına göre idrar incelemesinden, mesane filmlerine uzanan bir dizi tetkik yapılmalıdır. Altını ıslatan çocukların %97’sinde fiziksel bir neden yoktur. Bu nedenle ayrıntılı bir öykü çoğu zaman fizyolojik altını ıslatmanın olup olmadığı konusunda bilgi verir. Bu noktada altını ıslatan çocukta “küçük mesane” veya uykudan uyanamama sorunu mu olduğunun aydınlatılması önemlidir.

    Tedavi Yaklaşımı

    Altını ıslatma idrar yolu enfeksiyonu gibi bir nedene bağlıysa öncelikle bu tür sorunlar çözülmelidir. Fizyolojik altını ıslatma sorunu olan çocukların tedavisinde ise şu ilkelere uyulmalıdır:
    # Gece kalkıp tuvalete gitme bir hedef olarak kesinleştirilmelidir.
    # Tuvalete ulaşmak kolaylaştırılmalıdır.
    # Çocuğun kuru kalma sorumluluğunu üstüne almasına yardım edilmelidir.
    # Yatmadan önceki 2 saat boyunca fazla sıvı alımından kaçınılmalı ve kafein içeren içecekler kesinlikle verilmemelidir.
    # Yatağa girmeden tuvalete gidilmelidir.
    # Gece kuru kalması için bez bağlanmamalıdır. Bu tür yöntemler temizlik için yararlı olmakla birlikte çocukların gece kalkma motivasyonlarını olumsuz etkilemektedir.
    # Sabah temizliğine çocuğun katılımı sağlanmalıdır.
    # Çocukların benlik saygıları desteklenmelidir.
    # Ailelere nasıl davranacaklarını anlatan kılavuzlar hazırlanmalıdır.
    # Çocukların hangi günler kuru kaldıkları bir kart üzerine işlenmelidir.
    # Çocuklar en az ayda bir kez kontrol edilmelidir.

    Tedavi Yöntemleri

    Altını ıslatan çocuklara genel olarak 7-8 yaşına geldiğinde tedavi için girişimlerde bulunulması önerilmektedir. Bu girişimlerin başında çocuğun kendisinin veya ailesinin gece uyanmasına dönük programlar gelmektedir. Önce çocukların kendiliğinden uyanması denenir, bu mümkün olmuyo rsa ailenin çocuğu gece uyandırıp tuvalete gitmesini sağlayan program uygulanır. Daha önce başarılı olduğu gösterilmiş 6 günlük bir programın ayrıntıları ise şu şekildedir.

    * İlk gece çocuk gece 1’e kadar her saat başı uyandırılır. Çocukla konuşularak ve yürütülerek uyandığından emin olunur. Altı kuruysa övücü sözler söylenir ve “tuvalete girme ihtiyacın var mı yoksa bir sonraki saati mi bekleyeceksin” sorusu sorulur. Çocuk tuvalete gitmek isterse tek başına tuvalete yürümesi istenir. Eğer çocuk altını ıslatmışsa pijama ve iç çamaşırlarını kendisinin değiştirmesi teşvik edilir. Gece 1’de uyandırıldığında kuru olsa bile idrarını yapmaya çalışması söylenir.

    * Daha sonraki beş gece çocuk bir kez uyandırılır. İlk gece uyuduktan 3 saat sonra, ikinci gece 2.5 saat sonra ve böyle süre azaltılarak beşinci gece uyuduktan 1 saat sonra uyandırılır. Son gece bundan sonra kendisinin uyanması söylenir.

    * Bu programdan sonra altını ıslatma tekrarlarsa (3 gün üst üste altını ıslatırsa) yeniden 6 gecelik uyandırma programı tekrarlanır.

    Bazı çalışmalarda bu program ile %92 oranında çocukların kuru kalması sağlanmış, bunların %20’sinde ise yeniden altını ıslatma sorunu tekrarlanmıştır.

    Alarm Kullanımı ve İlaç Tedavisi

    Daha önce anlatılan ve daha çok davranış değişikliği üzerinde duran tedavilerden bir sonuç alınamadığında “enüretik alarm” kullanımı veya ilaç tedavisi denenmelidir. Her iki tedavi yöntemi için de çocukların 8 yaşını bitirmesi beklenmelidir. Alarm cihazları çocuk idrar kaçırmaya başlar başlamaz hareket geçen ve böylece çocuğun uyanıp, mesanesini kontrol etmesi konusunda yardımcı olan araçlardır. Son yıllarda “enüretik alarm” teknolojisinde önemli ilerlemeler olmuş ve hem küçük hem de kullanımı kolay alarm cihazları üretilmiştir. Alarm tedavisine 2-3 ay devam edilmesi gerekmekte ve bu tedavi ile çocuklarda %70-84 oranında iyileşme sağlanmaktadır. Alarm tedavisi sonunda tekrarlama riski %10 dolayındadır.

    Altını ıslatma tedavisinde uzun yıllardır çeşitli ilaçlar kullanılmıştır. Bunların arasında imipramin (Tofranil), oxybutynin (uropan) isimli ilaçlar ilk kullanılanlardır. Son yıllarda vücutta sıvı tutulmasını sağlayan Minirin isimli ilaç da tedavide kullanılmaya başlanmıştır. İlaç tedavisi ile %10-60 arasında iyileşme sağlanmakta, fakat tedavi kesildikten sonra %90’a varan oranda tekrar riski bulunmaktadır. Bu nedenle son yıllarda alarm ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılması önerilmektedir.

    Altını ıslatma çocukluk çağında sık görülen bir sorun olması yanında ailelerin yanlış tutumlarının sürdüğü bir konudur. Öncelikle altını ıslatan çocukların konuyla ilgilenen çocuk hekimleri tarafından değerlendirilmesi ve ailenin katılımı ile uzun dönemli bir tedavi yaklaşımının denenmesi gereklidir. Son yıllardaki araştırmalar altını ıslatma tedavisinde en etkili yöntemin tek başına veya bir ilaçla birlikte alarm kullanımı olduğunu göstermektedir.

Sayfa 1 / 3 123 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Bu konuda gezinen 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. CİSİM PATLAMASI: 1 ÇOCUK ÖLDÜ, 2 ÇOCUK YARALANDI
    Gönderen prelude konu Genel Sohbet bölümünde
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-05-2008, 19:30
  2. Çocuk Ruh Sağlığı
    Gönderen orbay konu Saglik bölümünde
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 11-02-2007, 15:22
  3. Diş Sağlığı
    Gönderen orbay konu Saglik bölümünde
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 06-02-2007, 11:33
  4. çocuk sağlığı ((dikkat))
    Gönderen yusufocuk konu Saglik bölümünde
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 10-11-2006, 23:24

Bookmarks

Gönderim Kuralları

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazamazsınız
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  
Desteklediklerimiz
aiofiles.Com , cfturkey.com, birbirgidiyor.com,MTP Patent ve Marka Tescili,Butik Düğün ve Bebek Fotoğrafçısı,RC MARKETİM,MERSİN RC, Filbox , Digitürk İnternet , Digitürk