Türkiyede bulunan Digital Platformlar (Dıgıturk - D-Smart - diğer kuruluşların ve yeni ismi anılmayan kuruluşların şifreli yayınları ve eklenecek her türlü paralı yayınlar) hakkında yazı yazmak, dosya upload etmek, link vermek..Aynı şekilde Türkiyede bulunan GSM şebekelerine ait GSM kartlarının kopyalanması (Klonlaması , birleştirilmesi gibi gündemde olan veya gündem dışı konularda dosyalar upload ve/veya link-bilgi vermek kesinlikle yasaktır. Forumda bu konularla ilgili yazılardan OZMENA forum sorumlu değildir. Aksini yapan üyelerin üyelikleri uyarı yapılmadan silinecektir. Forumda bu konularla ilgili yazılardan OZMENA forum sorumlu değildir. Aksini yapan üyelerin üyelikleri uyarı yapılmadan silinecektir.

Sayfa 1 / 10 123456789 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar : 1 ile 20 arası , toplam 186

Konu: binbir osmanlı hikayeleri

  1. #1
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan binbir osmanlı hikayeleri

    Osmanlı ordusu Viyana önlerinde

    21 Temmuz 2005 Perşembe
    Mohaç’ta Macaristan ordusunu tamamen imha edip bölgeyi Osmanlı Devleti sınırları içine katan Kanunî Sultan Süleyman Han, Macaristan tacını Zapolya’ya verdi. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Kanunî Sultan Süleyman İstanbul’a döndükten sonra Budapeşte’yi (Budin) almış ve Macaristan’ın büyük bir kısmını ele geçirmişti. Bunun üzerine Zapolya, Kanunî Sultan Süleyman Han’dan yardım istedi... 10 Mayıs 1529’da İstanbul’dan hareket eden Süleyman Han, eylülde Budin’i tekrar zaptetti...

    Almanya sınırını geçti...
    Kanunî Sultan Süleyman Han, 22 Eylül’de Almanya sınırını geçti. 27 Eylül’de Viyana önlerine gelen Ordu-yı hümâyûn, Hristiyanlığın en büyük devleti olan Alman İmparatorluğu’nun başkentini muhasaraya başladı.
    Kanunî Sultan Süleyman Han, Viyana’ya gelirken hiçbir zaman kaleyi alma gayesi gütmemiş, istediği zaman bunu gerçekleştirebileceğini göstererek gözdağı vermek istemişti. Üstelik yeni fethedilmiş olan Macaristan’da İslâm idaresi tam yerleşmeden Viyana’nın da alınıp askerin çok geniş bir alana yayılması, stratejik bakımdan hatalı olurdu. Kışın yaklaşması kale çevresinin yoğun yağmurlar sebebiyle bataklık hâline gelmiş olduğuna aldırmadan kaleyi kuşatmıştı.
    Kaleyi muhasaraya başlayan Kanunî Sultan Süleyman Han, on yedi gün boyunca döverek, şehrin surlarını iyice tahrip etmişti. Bu sırada bir Osmanlı güllesinin isâbetiyle kale komutanı Kont Salm de öldürülmüştü. Çevreden aldığı istihbaratlar sonunda Viyana’ya yüz elli kilometre uzaktaki Linz’de Alman ordusunun da Osmanlı ordusunun karşısına çıkmayacağı anlaşılınca, CharIes Quint’e verilen cezanın yeterli olduğuna kanâat getiren Kanunî Sultan Süleyman Han, orduya muhasarayı kaldırma emrini verdi...

    Akıncıların kontrolünde...
    Kanunî, Akıncı Beylerini akına göndererek, Avusturya, Güney Almanya (Bavyera), Muravya, Bohenya, Slovakya, Silezya (simdiki Çek Cumhuriyeti) ve Slovenya gibi Alman İmparatorluğu’na bağlı ülkeleri baştan başa çiğnetti. 16 Ekim’de Viyana önlerinden hareket eden Ordu-yı hümâyûn, İstanbul’a ancak 16 Aralık’ta ulaşabildi...
    kaynak; vehbi tülek , türkiye gazetesi

  2. # ADS
    Circuit advertisement
    Bağlantı Tarihi
    Always
    yaş
    2010
    Mesajlar
    Many
     

  3. #2
    Junior Member
    Bağlantı Tarihi
    23-04-2005
    yaş
    34
    Mesajlar
    44
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    kardeşim çok saol böyle güzel hikayeleri bulupta foruma koyduğun için...devamının gelmesi dileği ile hoşçakal...

  4. #3
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    FRANSIZ DONANMASININ REHİN ALINMASI

    1553 yılında Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul antlaşması imzalanmıştı. Fransızlar Türk yardımına karşılık 300 bin altın tazminat ödemeyi kabul etmişlerdi. Ancak bu borçlarını ödeyinceye kadar, Fransız donanması, Osmanlıların elinde rehin olarak kalacaktı.

    Kral İkinci Henri, antlaşmadan önce Kanunî Sultan Süleyman Hâna gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

    “Şimdiki durumda, Fransa’nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden de ümidi yoktur. Ancak bundan evvel de birçok defalar padişah hazretlerinin yardımları görülmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yapılırsa, Fransa bundan ebediyyen minnettar kalacak ve Türk cömertliği bir defa daha dünyaya nam salacaktır. Bu yardım, cihan padişahı hazretleri için hiç derecesindedir...”

    Pek çok Fransız tarihçisi, bu rehin anlaşmasını kendileri için küçük düşürücü bir olay sayarak, yazmaktan kaçınmışlardır

  5. #4
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Çöküş başlayınca... III. Mustafa Han


    III. Mustafa Han, gayretli ve çalışkan bir sultandır, dedeleri Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi olmayı çok arzular. Bunun yolu yeni bir hamleden geçer ki öncelikle mâlîyeyi ve orduyu ıslah etse iyi yapar.
    O yıllarda Avrupa’da “Yedi Yıl Harpleri” (1756-1763) patlar. Bir yanda İngiltere-Rusya öbür yanda Prusya-Fransa... İki taraf da Osmanlı Devletini yanına çekmek ister, ittifaka karşılık pembe vaadlerde bulunurlar. Mustafa Han ne “evet”, ne “hayır” der, Avrupalıları maharetle oyalar. Bu arada ordunun donanmasına, donanmanın techizine hız katar.
    Baron de Tott adlı bir uzman eliyle Tophâneyi elden geçirtir, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına uzun menzilli silahlar koyar. Yüzen köprüler çaktırır, top arabaları yaptırır, tüfeklere süngü takar. Mühendishâne-i Bahr-i Hümâyûn (Deniz Harb Okulu) ve Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûnu (Teknik Üniversite) açar. Ancak ordu geleneğimizi de göz ardı etmez, körü körüne taklitçilik yapmaz.
    Mustafa Han’a göre en önemli iş adaleti sağlamaktır ona göre “bir memleketin hukukçusu cıvıtırsa orada dirlik düzen kalmaz.” Sultan, iktisada çok önem verir, israftan hiç hoşlanmaz. Zengin beylerden ‘imdadiye’ toplar, zahmetsiz kârlar peşinde koşan tefecilere (bunlar genellikle Yahudi olurlar) nefes aldırmaz. Paranın ayarını düzeltir, devlet hazinesini lebalep altınla doldurur ki istese Edirnekapı’dan Ruscuk’a kadar altın yayar.


    Polonezler uğruna
    Neyse “Yedi Yıl Harpleri” de biter, Ruslarla Prusyalılar (Alman-Avusturya) düşmanlıklarını çabuk unutur, el ele verip Lehistan’ı paylaşırlar. Sıkışan Leh milliyetçileri de (Polonezler) Osmanlı hudûduna sığınırlar. Ruslar sınır mınır tanımaz, Polonyalılarla berâber Osmanlı ahâlisini de kırar, ortalığı kana boyarlar. Yöre halkı Türklerle Rusları yan yana koyunca seçimi net yapar, “Türk atları Vistül’de sulanmadıkça bize rahat yok” demeye başlarlar.
    Mustafa Han önce diplomasi yolunu dener, ancak Çariçe Katerina ve zalim komutanı Kont Stanislaw Doniatowski geri adım atmaz. Hatta Rusya’da bulunan Osmanlı ticâret heyetini içeri alırlar. Osmanlılar da İstanbul’daki Rus sefiri Obreskoff’u Yedikule zindanına tıkar, Kırım Hanı Giray’a “var bildiğin gibi yap” buyururlar! Kırım Tatarları bir anda Güney Rusya’ya girer ortalığı dağıtırlar. Yüz binden ziyade esir alarak çanlarına ot tıkarlar.


    Ah o Rumlar
    Ama Çariçe Katerina az hin değildir, Bağçesaray’da hekimlik yapan bir Rum vâsıtası ile Giray Hanı zehirletmeyi başarır. İş başa düşünce Serdar-ı ekrem Yağlıkçızâde Mehmed Emin Paşa, yöreye varır ve Hotin Zaferine imza atar. (1769)
    Gelgelelim Yeniçeriler kırk defa sökülmüş kumaş gibidirler, artık dikiş tutmazlar. Komutanlar bunlarla uğraşmaktan dert sahibi olurlar. İngilizler ve Fransızlar her zamanki gibi ikili oynar, Ruslara malzeme yağdırırlar. Rumlar “fırsat bu fırsat” deyip ayaklanır, Koron, Modon, Navarin, Patras, Tripoliçe, Kalamota ve Isparta’da görülmemiş katliamlar yaparlar. Ancak Mora Serdarlığına tâyin edilen Kaptan-ı Deryâ Mandalzâde Hüsâmeddîn Paşa âsileri sindirir, Slavların hamisi kesilen Rusları Balkanlar’dan kovar.


    İran başa bela
    Henüz bu dert savuşturulmadan Mısır’da Kölemenli Cin Ali Beyin isyan edeceği tutar, ayaklanma Suriye, Filistin ve Arabistan’a da sıçrar. Neyse bunlar da 1773’te kazanılan Sâlihiyye Zaferiyle terbiye olunurlar. Diyeceksiniz ki “Peki İran n’apar?” Osmanlı birileri ile boğuşsun da onlar yerlerinde otursunlar!.. Olacak iş mi hemen hançerlerini biler, sırtımızdan vururlar. Cepheler çoğaldıkça detaylar dikkatten kaçar. Nitekim Ruslar (İngilizlerin yardımıyla) Baltık Denizini dolanır, Cebelitarık’tan geçip Ege’ye girer ve “Çeşme Baskını” ile donanmamızı yakarlar.
    Her ne kadar Cezayirli Hasan Paşa bu baskının öcünü alırsa da teknoloji yarışında geri kalan Osmanlılar artık “süpergüç” sayılmazlar. Nitekim Kont Romanzov komutasındaki Rus askerleri, Boğdan’ın Kartal (Larga) mevkiinde kendilerinden üç misli kalabalık (180 bin) Yeniçeriyi yenmekte zorlanmazlar. Ancak bir başka ordumuz Rusları (Ahıska’da) perişan eder, çocuklarımız Özi (Kırım), Yerköy, Silistre ve Varna’da parlak zaferler kazanırlar.


    Kasa boşalınca
    Savaş zor zenaattır vesselam, harbin hitamında Mustafa Hanın tepeleme altınla doldurduğu hazine tamtakır kalır, üç kuruşa muhtaç olurlar. Hal böyle olunca Mustafa Han, hanımından (III Selim’in annesi Mihrişah Valde Sultan’dan 237 kese) ve kızından (Şah Sultan’dan da 340 kese altın) borç alır. Karşılığında senet yazıp, mühür basar.
    Ama ne yazık ki devletin bu borcu ödeyecek kadar parası hiç olmaz. “Ödemezse ödemesin el mi” dediğinizi duyar gibiyim. İyi de borcunu ödeyemeyen de sarı çizmeli filan ağa değildir ki, üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun hükümdarıdır. Gel de kahrolma!
    III. Mustafa Han gibi şair ruhlu bir sultan bu acıları kaldıramaz, teessüründen yatağa düşer ve gözlerini hayata yumar.
    Onun vefatından sonra çok bilmiş hariciyecilerimiz Ruslarla akıllara ziyan bir anlaşma (Küçük Kaynarca) imzalar. Meydanda kazandıklarımızı masada dağıtırlar. Ne yazık ki I. Abdülhamid’e bu teessür yeter, hele “Özi Katliamı”nı duyunca inme iner, onu da toprağa bırakırlar.
    III. Selim annesinin alacağını tahsil etmek bir yana, kadıncağızın para eden nesi varsa derler toparlar, Nizam-ı Cedid’i kurmak için harcar. Nitekim Yeniçeriler ona da kıyarlar.
    Zor yıllardır vesselam... Ne III. Mustafa, ne I. Abdülhamid, ne de III. Selim dedelerinden daha az kahraman, daha az bilgili, daha az becerikli değillerdir ama olmaz...
    Olmayınca olmaz...

  6. #5
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Dervişe sorarsan Laleli Baba

    08 Haziran 2005 Çarşamba

    Sultan Mustafa, halim, selim, hafif çekik gözlü ve kumral bir zattır. İtina ile taradığı sakalı çehresine çok yakışır. Tatlı dillidir, güler yüzlüdür, dindardır. Haksızlıktan çok korkar, bedeli ne olursa olsun adaleti yerine getirmeye çalışır. Biteviye okur, Batılı yayınları da dikkatle izler, mesela Astronomiye çok meraklıdır. Tıp ve mühendislik üzerine yazılan eserleri tercüme ettirir ve çoğaltıp dağıtır. “Cihângir” mahlasıyla nefis şiirler yazar ve hatırı sayılır bir hattattır.
    III. Mustafa Han her ne kadar düşmanlarla uğraşmaktan oturmaya fırsat bulamadıysa da sanayi, ticaret ve bayındırlık alanında fevkalade güzel projeler yapar. Daha o günlerden Süveyş Kanalını kazdırmayı düşünür, dahası İzmit Körfezini, (Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri vasıtasıyla) Karadeniz’e açmayı planlar.
    Ancak Osmanlı çok sıkıntılı günler yaşar, Ruslar, Rumlar ve İranlılarla savaşmaktan nefes alamaz. Kaldı ki Yeniçeriler gemi azıya alır, başa bela olurlar. Sultan çaresiz kaldığı anlarda divitine sarılır ve derdini kâğıdına fısıldar:
    Yıkıluptur bu cihan sanma ki bizde düzele,
    Devleti Çarh-i deni verdi kamu mübtezele
    Şimdi ebvab-ı saadette gezen hep hazele
    İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem-Yezel’e
    (Anladığım kadarıyla “dünyanın çivisi çıkmış” diyor, “tuttuğun elinde kalıyor, Allah akıbetimizi hayrede”)
    Olacak bu ya, Dersaadet 1766 zelzelesi ile büyük yara alır, Mustafa Han, Eyyub ve Fatih Camii’lerini, Kızkulesini, Kapalıçarşıyı, Baruthaneyi, Saraçhaneyi ve Tophaneyi adeta sıfırdan yaptırır. Hasar gören binlerce binayı ya onartır, ya da yıktırır.
    Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Muhteşem külliye (etrâfındaki sebil, imâret, türbe, muvakkithâne, han, hamam ve dükkanlarla birlikte) sadece 4 yılda tamamlanır. Mimar Mehmed Tâhir Ağa bu zarif eserle yeni bir tarz yakalar, adeta çığır açar.
    Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.


    Deni dünya...
    Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”
    Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi Hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.
    Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “denî (alçak) dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”


    Yakıştıramaz ama...
    Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...
    Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar kökler müshiller... Ma fi fayda...
    Utanmasa divan toplantısında ağlayacak, kafasını duvarlara vuracaktır ama...
    Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”
    Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.
    Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”
    - Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.
    - Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?


    Ya kabir azabı?
    - Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.
    - Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?
    - Yalvarırım bir şeyler yapın.
    - Pazarlığımız bitmedi ama?
    - Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.
    - Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...
    Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.
    Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.
    Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.
    Mustafa Hanın hanımları (Âdilşah ve Aynülhayat Kadınefendiler), oğlu III. Selim Han ile kızları Hibetullah Mihrimah ve Mihrişah sultanlar da aynı kubbe altında yatmaktadırlar...

  7. #6
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    OSMANLI'DA BİR YAŞANMIŞ OLAY
    İşte Osmanlı ...

    19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında
    Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

    Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü
    toplayıp götürüyorlardı.

    O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses
    çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına
    durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

    Mektupta şöyle denmektedir:

    "Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar.
    Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de
    halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi
    bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

    Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen
    padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker
    elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.
    Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp

    mektubu okurlar:

    "Fransızlar korkak ademlerdir.
    Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur.
    Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir."

    Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.
    Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören
    Fransızlar için bu kâfidir."

    Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.
    Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında
    dolaşmaya başlarlar.

    Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına
    sebep olur:

    "Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini
    de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar.
    Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

    Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur.
    Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

    Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen
    olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip ,
    hadiseyi temsilen kutlarlar.

  8. #7
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    “Akabe Meselesi” ve ll. Abdülhamîd Han

    22 Temmuz 2005 Cuma
    İngilizler, Osmanlı Devleti’ne bağlı bölgelerde isyan çıkarmayı planlamaktıydı. Bu iş için en müsait bölge de Arab Yarımadasıydı... Nitekim, casuslarını bu uğurda seferber ettiler... Bu çılgın mücadelenin en can alıcı noktaları Arab Yarımadasının iki tarafında bulunuyordu. Biri Basra Körfezinin kuzeyindeki Kuveyt limanı, diğeri de Kızıldeniz’in kuzeydoğusundaki Akabe Körfezinin yukarı ucunda bulunan Akabe Kalesi idi. Abdülhamîd Han, bu iki noktadan birincisinde Bağdad demiryolunu, ikincisinde de Hicaz demiryolunu yaptırdı.

    Kızıldeniz’e uzanan kapı
    Hicaz demiryolu da Akabe Körfezi vasıtasıyla Kızıldeniz’e doğru bir kapı durumunda idi. Bu iki mühim noktadan birincisinde İngilizlerin Osmanlı’ya karşı mücadelesi mahallî idarecileri desteklemek suretiyle, ikincisinde ise doğrudan doğruya oldu. Abdülhamîd Han, Hicaz demiryolunu yaptırırken, emniyeti bakımından yolun denizle temas eden noktasını kontrol altında tutmak için Akabe Kalesine Rüşdî Paşa komutasında iki tabur asker gönderdi (15 Subat 1906). Hindistan yolunu ve oradaki sömürgelerini emniyet altına almak için 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngilizler ise, Akabe Kalesinin Osmanlı kontrolünde olmasını protesto ederek, harp tehdîdine başvurup boşalttırmak istediler. Hatta ültimatomun peşinden Akabe Körfezine bir de savaş gemisi gönderdiler.
    İngiltere, verdiği ültimatomda, on gün içinde Sina Yarımadasının boşaltılmasını istiyordu. Abdülhamîd Han ise, bu ültimatoma karşı İngiltere’nin Mısır üzerinde bir hakkı bulunmadığını, işgalinin kanunsuz olduğunu belirterek, yeni sınırın sadece Türk ve Mısır subaylarından meydana gelen bir komisyon tarafından tesbit edilebileceğini bildirdi. Abdülhamîd Han’ın bu cesurane hareketi, İslam âleminde büyük tesir uyandırdı.
    Neticede Mısır ve Osmanlı subaylarından kurulan komisyon sekiz maddelik bir protokol tesbit etti. Buna göre, sınır, Akabe Körfezinin batısındaki Tabe’den başlayıp Akdeniz sahilindeki el-Aris’e kadar uzanıyordu. Böylece Akabe, Osmanlı Devleti’ne kaldı.

    Asrın en siyasi padişahı!
    Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın üstün siyaseti karşısında, İngilizlerin İslam memleketlerinde sürdürmek istedikleri emperyalist düşünce, Akabe Mes’elesinde başarıya ulaşamadı. Ancak; İngilizlerin faaliyetleri ile asrın en siyasi padişahı iç ve dış düşmanlarının her türlü hücümlarına maruz kaldı ve tahttan indirildi...

  9. #8
    Member Ahmet ATLI's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    16-09-2004
    Bölge
    Türk Bayrağının dalgalandığı her yer
    yaş
    41
    Mesajlar
    1,175
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Teşekkürler,Ellerinize sağlık

  10. #9
    Junior Member
    Bağlantı Tarihi
    11-04-2004
    Bölge
    İZMİR
    yaş
    39
    Mesajlar
    79
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    bu konuları bu forumlara tasıyan ve bizimle paylasan arkadaslara tesekurler ellerine saglık arkadasım

  11. #10
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Artık Yeniçeri Ocağı yoktu!

    26 Temmuz 2005 Salı
    Sarayın geniş bir salonunda bekleyen devlet erkanı, Mahmud Han’dan Sancak-ı Şerifi çıkarmasını rica ettiler. Padişah yanındakilerle birlikte Hırka-i Şerif dairesine giderek Sancak-ı Şerifi kendi elleriyle çıkarıp Şeyhülislam ve Sadrazama vererek;
    “İşte Sancak-ı Şerif, Sultanahmet Meydanına dikilsin!” dedi.
    Tellallar ve mübaşirler, kendilerini âsilere belli etmeden kararı halka duyurdular. Kısa zamanda hemen hemen bütün İstanbullular Sancak-ı Şerif altında Yeniçerilere karşı toplanmıştı.

    Girenler sağ çıkmamıştı!..
    Yeniçeri Ocağı dışında bütün ocaklar Padişaha bağlılıklarını bildirdiler. Bu askerlere (Yeniçeri ocağından olmayan askerlere) Padişahın sadık Paşaları kumanda ediyordu. Tophaneden çıkarılan bataryaların başında Topçu Yüzbaşısı Karacehennem İbrahim Ağa vardı. İzzet Paşa ile Ağa Hüseyin Paşa da, muazzam sivil kalabalığı peşlerine takarak Etmeydanı’na girdiler.
    Yeniçeriler, Etmeydanı’ndaki kışlalarının kapısını kapamış, büyük ve güçlü bir kale haline dönüştürdükleri binanın iç kısmına çekilmişlerdi. Buradan dışarıya kurşun yağdırıyor ve ağıza alınmayacak küfürler savuruyorlardı.
    Şimdiye kadar o ocağa, o kışlaya Yeniçerilerin izni olmadan kimse girememiş, girenler sağ çıkmamış ve Yeniçeriler her zaman isteklerini kabul ettirmişlerdi.
    Hüseyin Paşa kapıya iyice yaklaşarak Yeniçerilere teslim olmalarını, Padişahın nedamet getirecek olanları bağışlayacağını bildirdi. Böyle bir anlaşma teklifini belki halk da isterdi. Fakat içeriden cevap olarak küfürden başka bir şey duyulmadı. Bunun üzerine top atışlarıyla kapılar parçalandı. Az sonra da Karacehennem İbrahim Ağa, topuğundan kurşunla yaralanmış olmasına rağmen askerlerinin başında kışladan içeri daldı...

    “Vak’a-i Hayriye=Hayırlı olay”
    Akşama doğru Yeniçerilerin direnişi tamamen kırılmış, 6000’i öldürülmüştü. Ertesi gün İstanbul’un çeşitli semtlerine dağılan 20 bin kadar Yeniçeri ve onlarla birlikte olan kabadayı yakalandı, hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı.
    Artık Yeniçeriler ve Yeniçeri Ocağı yoktu. (15 Haziran 1826).
    Yeniçeri Ocağının kaldırılması Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından biridir. Yenileşme hareketinin en önemli adımı sayılır. Bu olay tarihimizde “Vak’a-i Hayriye=Hayırlı olay” diye anılır...

  12. #11
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Fazıl Mustafa Paşa ve Salakamen bozgunu!

    27 Temmuz 2005 Çarşamba
    Sultan İkinci Ahmed Han, Padişah olduğunda Köprülü Fazıl Mustafa Paşa Sadrazamdı. Önce iç karışıklıkları bastırmakla işe başlayan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, ağır vergileri ortadan kaldırmış, saraydaki değerli eşyaları darphanede paraya çevirerek maliyeyi düzeltmiş ve asker sayısını da azaltarak orduyu yenilemiştir.

    Paşa pusuya düşürüldü!
    Sultan İkinci Süleyman’ın son yıllarında da Köprülü Fazıl Mustafa Paşa Sadrazamdı ve önemli askeri başarılar elde etmişti. Belgrad’dan çıkıp Tuna’yı aşarak, Avusturya üzerine yürüyen Köprülü, Kırım kuvvetlerini beklemeden Petervaradin’de düşmana ani bir darbe vurmak istedi. Ancak pusuya düşürülen Paşa Salakamen’de bozguna uğradı ve kendisi de alnından vurularak şehit oldu. Avusturya cephesindeki ilerleyiş ve mücadele böylece sona erdi. Avusturya ile yapılmakta olan savaş neticelenemedi ve Osmanlı akınları durdu. Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’nın yapmaya çalıştığı ıslahat hareketlerinden de, o öldükten sonra vazgeçildi.
    Lehistan’ın amacı, 1672 yılında Osmanlılar tarafından fethedilen Podolya eyaletinin başkenti olan Kamaniçe’yi ele geçirmekti. Ancak Lehistan’ın kuvvetli hücumlarına karşı Rumeli Beylerbeyi Kahraman Paşa, kaleyi adına layık bir şekilde korudu...

    Ya Sakız Kalesi!..
    Bunun dışında Venediklilere karşı da başarılı direnişler yapıldı. Eğriboz Kalesi de kahramanca savunularak Venediklilerin eline geçmesi engellendi. Diğer yandan Sakız Kalesi de Venediklilerin saldırısına uğradı. Ancak Sakız Kalesi tüm çabalara rağmen, 21 Eylül 1695 tarihinde şartlı olarak Venediklilere teslim edildi.

  13. #12
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi
    28 Temmuz 2005 Perşembe

    Abdurrahmân Gazi, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve O’nun kullarına duyurulması vazifesinde, hep Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’nin yanında olmuştur. Târihe altın harflerle geçen birçok kalenin fethine ve meydan muharebelerine iştirak etti. Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’lerin gözbebeği kumandanlarından ve silâh arkadaşlarından idi. Osman Gazi vefatından önce, Abdurrahmân Gazi ve diğer mücâhid silâh arkadaşlarını oğlu Orhan Gâzi’nin hizmetine verdi. Çavdar havalisinde yaşayanların Karacahisar pazarını basması üzerine Lefke’ye (Osmaneli) yaptığı gazadan dönen Osman Gazi, oğlu Orhan’a;

    “Var git gaza eyle!”
    -Oğul! Var git gaza et! Hak teâlânın zafer vermesi ümîd olunur, diyerek onu cihâda gönderdi. Yanındaki mücâhid kumandanlarından Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahmân Gazi ve Köse Mihâil’e hitaben de; “Gaziler, silâh arkadaşlarım! Göreyim sizi. Din yolunda nasıl davranırsınız?” buyurdu...
    Abdurrahmân ve diğer mücâhid gaziler, sonradan üç kıta ve yedi iklimde hükmeden Osmanlı Devleti’nin temelini attılar... Akça Koca, Samsa Çavuş ve Konur Alp; Akyazı, İznik ve İzmit ile meşgul olurken; Abdurrahmân Gazi de, İstanbul tarafındaki hisarlara akınlar yaparak Bizanslıları şaşkına çevirdi, İstanbul’dan mücâhidlere gelecek saldırıları önledi. Zîrâ Bizans tekfuru, seçme askerlerini gazilere karşı gönderiyordu.
    Abdurrahmân Gazi, bu seçme Bizans kuvvetlerini, düzenlediği akınlarla zayi edip (kırıp), geri çekilmelerini sağladı. Gaziler geceleri uyumazlar, gündüzleri at sırtından inmezlerdi. Buraları Müslüman toprakları yapmak azmiyle, kanlarını, canlarını feda edip hayırla yâd edilmek için çalıştılar...

    Bizans’ın kâbusu!..
    İznik’e yakın bulunan Kara Tekin’e yerleşen Samsa Çavuş, zaman zaman İznik’e akınlar ve baskınlar yaparak kale çevresinde sık sık görünmekte idi. İznik Tekfuru bu baskınlardan yakınarak Bizans imparatorundan yardım istedi. İstanbul’dan toplanan Bizans kuvvetleri gemilerle Yalakova (Yalova)’ya çıkarıldı. Bunu haber alan Abdurrahmân Gazi, bunlara baskın yaparak çoğunu kılıçtan geçirdi, sağ kalanlar da bin bir zorlukla gemilere binip İstanbul’a döndüler...

  14. #13
    Junior Member cihangir_ali's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    25-02-2005
    Bölge
    izmir
    yaş
    32
    Mesajlar
    420
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Osmanlı hakkındaki duyarlılığınıza teşekkür eder çalışmalarınızın devamını dilerim...

  15. #14
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Aydos Kalesi Fâtihi Abdurrahmân Gazi

    29 Temmuz 2005 Cuma
    Orhan Gâzi’nin silâh arkadaşları kuzeyde Karadeniz, güneyde İzmit Körfezi ve batıda İstanbul Boğazı ile hudûdlanmış olan yarım adaya girmekte gecikmediler. Akça Koca, Konur Alp ve Abdurrahmân Gâzi’nin akınları durmadan devam etti... Nihayet Boğaziçi sahillerine kadar ulaştılar. Konur Alp, Akyazı ile Sakarya’nın iki tarafındaki kaleleri Rumların elinden aldı. Akça Koca da; Ermenipazarı, Ayan Gölü (Sapanca), Kandıra Kalelerini ve daha sonra da kuvvetlerini birleştirip Samandıra’yı fethettiler.

    Orduya rehber oldu!..
    Samandıra’nın fethinden sonra, 1326 senesinde o mıntıkaya, fâtihinin adına izafeten “Kocaeli” denildi. Sakarya’nın kuzeydoğusundaki havaliye de Konur Alp’in ismine izafeten “Konrapa” denildi.
    Aydos Kalesi, Aydos Dağının doğu tarafında inşâ edilmiş bir kale olup, Konur Alp ile Abdurrahmân Gazi tarafından fethedilmiştir. Abdurrahmân Gâzi’nin ismi söylendikçe akla, Aydos Kalesi; Aydos Kalesi denince de Abdurrahmân Gazi gelir...
    Abdurrahmân Gazi, İzmit’in fethinde de büyük hizmetlerde bulundu. Samandıra Tekfurunun fidyesi bahanesiyle İzmit’e gitti. Kaleyi inceleyen ve çevreyi tanıyan Abdurrahmân Gazi, geldiğinde İzmit’in nasıl alınabileceğini Orhan Gâzi’ye bildirince, Pâdişâh da onu orduya rehber ve öncü tâyin etti.

    Cenkten cenge koştu!..
    Mücâhidlerin tedbir, gayret ve îmânları neticesinde küfrün en büyük kalelerinden İzmit de fethedilmiş, çan sesi yerine burçlarda ezân-i Muhammedi okunmaya başlanmış oldu. Ömrü, muharebe meydanlarında, İslâmiyet’e hizmetle geçen Abdurrahmân Gazi, 1329 yılında vefat etti. Ruhu şâd olsun...

  16. #15
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Malkoçoğlu ve Lehistan Seferi

    01 Ağustos 2005 Pazartesi
    Lehistan Kralı Jan Albert, Osmanlı himayesinde bulunan Boğdan üzerine 1497 senesinde taarruz etti. Osmanlı hükümeti daha önce Lehlilerle imzalanmış antlaşmanın hükmü kalmadığını ileri sürerek Silistre Sancakbeyi ve Akıncıbeyi Malkoçoğlu Bâli Bey’i 1498 senesi ilkbaharında kırk bin kişilik bir kuvvetle Lehistan’a yolladı. Malkoçoğlu’nun idaresindeki Osmanlı kuvvetleri, Turla yâni Dinyester suyunu nehir gemileri üzerine kurdukları köprüden geçerek Lehistan’a girdiler...

    “Artçı” ve “öncü” kuvvetler!
    Bâli Bey büyük oğlu Ali Bey’i askerine “artçı” ve küçük oğlu Tur Ali Bey’i de “öncü” yaparak Leh topraklarında ilerledi. Dinyester üzerindeki Karkova veya Sorukhisar’ı daha içeride Drensi, Glagori, Cinanca, Gelebanya ile Leh Kralının sayfiyesi olan Braklav Kalelerini fethetti. Muhkem bir kale olan Radimin Hisarı ise alınamadı. Bâli Bey burada kalarak, oğlu Tur Ali Bey ile Yahyâ Paşazâde bâzı yerleri ele geçirdikten sonra geri döndüler. Hasan Voyvoda ismindeki bir akıncı beyi de, bir günlük yere akın yaptıktan sonra, birçok ganimetle geri döndü.
    Bu sırada düşman, Dinyester Nehri üzerindeki köprüyü yıkmış, köprüden sonra geçilecek olan dar derbendi (vadiyi) tahkim etmiş ve Bâli Bey’in dönüş yolunu kapatmıştı. Mevsimin ilerlemesi sebebiyle geri dönmeye hazırlanan ve köprünün yıkıldığını haber alan Bâli Bey, Hasan Voyvoda’yı gönderip Dinyester Nehri üzerine yeni bir köprü kurdurdu. Köprü geçildikten sonra iki gün içinde cereyan eden çarpışmalar neticesinde derbend zapt olunarak, asker orayı selâmetle geçti...

    Voyvoda’ya samur kürk!..
    Daha sonra, bâzı zor durumları da tecrübesi ve cesaretiyle aşan Bâli Bey, Akkerman yoluyla huduttan içeri girdi. Bu seferde pek çok ganimet elde edilmiş, sefer esnasında hizmet ve sadâkat gösteren Boğdan Voyvodasi Stefan Çel Mare, samur kürklü hil’at, Beylerbeyliği rütbesi ile iki tuğ ile sancak ve bir de başına giymek üzere Yeniçeri orta kumandanlarının serpuşu olan ve kuka denilen tüylü serpuş ile taltif olundu...

  17. #16
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Türk düşmanı “Kazıklı Voyvoda”

    02 Ağustos 2005 Salı
    Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1456’da Eflak Prensliğine tâyin edilen ve “Kazıklı Voyvoda” olarak bilinen Dördüncü Vlad, Pâdişâha bağlı kalacağına dâir söz vermesine rağmen, sözünde durmayarak Osmanlılar aleyhine Macarlarla anlaştı.
    Fâtih Sultan Mehmed Han’ın Trabzon Seferini fırsat bilerek, Tuna’yi geçti ve Bulgaristan topraklarını yağmaladı. Tuna kenarında bulunan Osmanlı kuvvetleri üzerine baskın düzenleyerek, kumandanlarından Yunus Bey’i şehîd etti. Hamza Bey’i de esir aldı ancak daha sonra Hamza Bey’i de şehîd ederek başını Macar Kralına gönderdi...

    Zalimler korkak olur!..
    Aldığı esirlerin hepsini kazığa vurdurduktan sonra, Osmanlılara âit birtakım şehir ve kasabaları tahrip etti. 25.000 esir alarak memleketine döndü...
    Hamza Bey’in ve birçok Türk’ ün pek vahşice sehîd edildiğini haber alan Fâtih Sultan Mehmed Han, Kazıklı Voyvoda’nın üzerine yürümeye karar verdi. 1462 baharında Widin’e kadar nehir yolu ile geldi, fakat onu bulamadı... Çünkü zalimler korkak olurdu. Kazıklı Voyvoda da öyle idi...
    Bunun üzerine Evrenosoğlu Ali Bey’in oğlu Ali Bey’i Eflak içlerine akına me’mur etti.
    Kazıklı Voyvoda, Osmanlı akıncılarını vurmak üzere kuvvetler gönderdi. Mahmûd Paşa tarafından muharebe düzenine sokulan ve sağ kanatta Malkoçoğlu Bâli Bey’e bağlı birliklerin de yer aldığı akıncı kuvvetleri, ağaçlıklar altından birdenbire ortaya çıkarak Eflaklıları bozguna uğrattı...

    Kendi adamı öldürdü!..
    Yapılan muharebede, yedi bin kişi olduğu tahmin edilen bu kuvvetlerin pek azı kurtulabildi. Daha sonra yapılan muharebelerde Eflak tamamen Osmanlı hâkimiyetine girdi...
    Korkak Voyvoda, her karşılaşmada Osmanlı’dan kaçmayı başarmış, ancak, kendi adamlarından biri tarafından 1462 yılında öldürülmüştür...

  18. #17
    Junior Member eleman's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    08-05-2004
    yaş
    43
    Mesajlar
    50
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Sayın baymarti, bilgilerinizi bizimle paylaştığınız ve verdiğiniz hizmet için Allah sizden razı olsun.

  19. #18
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Bir ana, cepheye son evladını uğurluyor!

    03 Ağustos 2005 Çarşamba
    Sene 1915... Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci Dünyâ Harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu var... Yiğitlerin biri ölüyor, bini yetişiyor, ihtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah’a dua ediyor...
    Cepheye durmadan takviye kuvvetler gidiyor, işte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehîd olmak inancı gönüllerine huzur veriyor...


    “Trende oğlum var”
    Sevkiyat subaylarından biri vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla ve şüpheyle yaklaşır...
    Beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşu içinde beklemektedir. Anadolu’nun cefakâr anası ile yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:
    -Valide! Yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?
    -Trende oğlum var. Onu uğurlamaya geldim.
    -Oğlun kimdir, nerelisiniz?
    -Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin.
    -Onu görmek ister misin, çağırayım mı?
    -Sana dua ederim. Ona bir çift sözüm var.

    “Öl de köye dönme!”
    Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak;
    -Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın Şipka’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehîd düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şipka’ya uğrarsa dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin” demiştir.
    Hüseyin, son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası son evlâdını da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır.

  20. #19
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Karaca Paşa’yı ağlatan karar!

    04 Ağustos 2005 Perşembe
    Osmanlı ordusu, Belgrad önlerindeydi... Hristiyanlar orta Avrupa’nın kapısı ve kilit noktası olan bu kalenin müdafaası için büyük hazırlıklar yapmışlardı!.. Muhasara sadece kara tarafından başlamıştı. Bu yeterli değildi, zîrâ kalenin nehir yolu ile irtibâtı devam ediyordu. Macarların kendisine “millî kahraman” gözüyle baktıkları Hunyad gelmeden önce kaleye girmek lâzımdı. Yapılacak şey, Macaristan tarafına geçilerek Hunyad’ın yolunun kesilmesiydi. Fakat bâzı vezir ve beyler, Belgrad’ın uzun müddet dayanacağına inanmadıkları için bu hareketi lüzumsuz buluyorlardı. Harp usûllerine vâkıf ve tecrübeli Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa aynı fikirde değildi.

    “Tuna’nın ötesine geçeyim!”
    Muhasaranın üçüncü gününde toplanan dîvânda fikirlerini söyledi. Bir kısım kuvvetle Macaristan tarafına geçerek kaleye yardıma gelecek Hunyad’ın karşılanmasını teklif ederek;
    -Pâdişâh’ım! Ben kulunuza destur veriniz. Tuna’nın öte yakasına geçeyim. Hisar karşısında durarak, gelecek küffârın önüne çıkayım, dedi. Rumeli akıncıları ve sancak beyleri bu fikre katılmadılar.
    Karaca Paşa, her ne kadar; “Paşalar, beyler etmeyin, eylemeyin tedbîr budur” dedi ise de sözünü dinletemedi. Muhasaranın devamına karar alınan dîvândan çıkıldığında, Karaca Paşa adetâ ağlamaklı olmuştu. Beraberinde bulunan Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’ya; “Ağa, kişi dostunu böyle mi destekler?” diye serzenişte bulundu. Hasan Ağa da dertli idi. Dîvânda kendisine söz düşmemişti. Diğer taraftan sancak beylerinin; “Karaca, cenkten uzak kalmak için böyle söyler” dedikleri kulağına gelmişti. Vaziyeti anlatınca Karaca Paşa kıpkırmızı oldu ve;

    “Hiddetlenme Paşa kardeş!”
    -Pâdişâhımız bilir. Biz Bizans’ın surları önünde cenk ederken bu beyler neredeydi? Karaca ölümden korkmaz. Ben bu canı devletim ve pâdişâhım için tende saklarım, diye bağırdı. Yeniçeri Ağası onu teselli ederek;
    -Hiddetlenme Paşa kardeş! Ben sizi bilirim. Git efendimize durumu tekrar arz eyle, deyince, Karaca Paşa;
    -Yok ağa yok. Olan oldu, dedi.
    Evet, muhasara bütün şiddetiyle devam ediyordu. Yarın çok kanlı geçeceğe benziyordu!..

  21. #20
    Member baymarti's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    12-05-2005
    yaş
    40
    Mesajlar
    946
    Teşekkür
    0
    0 Mesajda 0 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: binbir osmanlı hikayeleri

    Belgrat’ta iki şehit!..

    05 Ağustos 2005 Cuma
    Vidin’de toplanan Osmanlı donanması Segedin’den gelecek yardıma engel olmak için Belgrad önüne geldi ve kanlı çarpışmalardan sonra ne yazık ki Hunyad’ın donanmasına mağlûb oldu. Şiddetli bir hücuma geçileceği sırada Hunyad kaleye yardıma geldi. Bu durum savaşın şiddetini bir kat daha artırmıştı. Pâdişâh o zaman Karaca Paşa’ya hak verdi.
    13 Haziran ile 20 Temmuz arasında devam eden muharebeler çok kanlı olmuştu. Hunyad’ın kumandayı ele alması ile morali düzelen düşman, inatla bütün hücumlara karşı koyuyordu.


    “Neden gam çekersin!”
    Sultan 20 Temmuz 1456’da Karaca Paşa’yı huzuruna kabul ederek, ertesi gün için umûmî bir taarruzun yapılacağını, kendisinin de ordunun başında bulunacağını söyledikten sonra;
    -Karaca, senden her zamankinden fazla gayret beklerim. Mâruzâtın sem’i itibâra alınmadı diye neden gam çekersin? diye sordu. Karaca gözleri dolu olarak;
    -Pâdişâhım! Sen hemen emret, billah Allah yolunda şehîd olmaktan gayri düşüncem yoktur. Canın ne kıymeti vardır devletlüm! cevâbını verdi.
    Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde mehter cenk havası vururken, umûmî hücum başladı. Karaca Paşa en öndeydi. Yanında Yeniçeri Ağası Hasan Ağa vardı. “Hey gaziler yürüyün!” naraları ile ileri atıldılar. Muharebe bütün şiddeti ile devam ediyordu. Türklerin zaferi ile neticelenmek üzere seyir takibe başladığı sırada, önce Karaca Paşa, arkasından Hasan Ağa şehîd düştü.
    Osmanlı ordusundan beş bin kişi kaleye girmişti. Başlarında Karaca Paşa ve Hasan Ağa’nın olmadığını fark eden Hunyad, karşı taarruza geçti. Şehre girenleri çıkarttıktan sonra, bütün gücüyle ordugâha saldırdı. Bunun üzerine Sultan, ordugâha giren düşmanı karşıladı ve ileri atıldı. Bu durumu gören Yeniçeriler, yeniden parlamış ve bir alev topu olmuşlardı âdeta! Akşam olduğu zaman, düşman on binden fazla ölü bırakarak Belgrad’a geri çekildi.


    Koca Fatih ağlıyordu...
    Fâtih, Karaca Paşa ve Hasan Ağa’nın niçin huzuruna gelmediğini sorunca, Paşalardan biri; ikisinin de kaleye girerken arka arkaya şehîd düştükleri haberini getirdi. Karaca Paşa son nefesini verirken; “Pâdişâhıma söyleyin! Allahü teâlânın emrine uyarak bu canı devletim ve onun için veriyorum” demişti... Koca Fâtih o gün, hiçbir zor karşısında eğilmeyen başını elleri arasına alarak; “Vah Karaca Paşam! Vah Hasan’ım!” diye gözyaşı dökmüştü...

Sayfa 1 / 10 123456789 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Bu konuda gezinen 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Osmanlı Kardeş Katli Meselesinin İç Yüzü
    Gönderen zorbeyak konu Tarih Kosesi bölümünde
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08-02-2011, 11:43
  2. A.B.D Yeni Bir Osmanlı Olmayamı Çalışıyor
    Gönderen zorbeyak konu Tarih Kosesi bölümünde
    Cevaplar: 14
    Son Mesaj: 24-08-2005, 21:44
  3. Osmanlı Döneminde Bu Amerika Ne durumdaydı Merak Edenlere 1-
    Gönderen by_stager konu Tarih Kosesi bölümünde
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-01-2005, 00:38
  4. Osmanlı Döneminde Bu Amerika Ne durumdaydı Merak Edenlere 2
    Gönderen by_stager konu Tarih Kosesi bölümünde
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-01-2005, 00:37
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-01-2005, 00:36

Bookmarks

Gönderim Kuralları

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazamazsınız
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  
Desteklediklerimiz
aiofiles.Com , cfturkey.com, birbirgidiyor.com,MTP Patent ve Marka Tescili,Butik Düğün ve Bebek Fotoğrafçısı,RC MARKETİM ,Digitürk