Announcement

Collapse
No announcement yet.

Yunan Mitolojisi (Bölüm 1)

Collapse
X
  • Filtre
  • Zaman
  • Gösterim
Clear All
yeni mesajlar

  • Yunan Mitolojisi (Bölüm 1)

    Bu notların bir kısmı Ege üniversitesi arkeoloji bölümünde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Nuran Şahin’in mitoloji dersinden alınmıştır. O derslerin çoğu, biz arkeoloji öğrencileri için gayet faydalı geçmişti (birkaç istisna dışında). Bunun için sayın Şahin’e teşekkür ederim. Diğer alıntılar da metin içinde zikredilmiştir. Metni okumadan önce size tavsiyem her şeyi olduğu gibi kabul etmemenizdir. Kaldı ki bazı noktalar yoruma da açık olabilir. Tabi bazı noktalar, hepsi değil. Bilimsel terimlerde yazım hataları olabilir, bunun için özür dilerim. Son olarak, okuyacağınız şeyler daha önce size anlatılan Yunan mitolojisinden farklı gelebilir; konumuz arkeoloji olduğundan dolayı, mitolojinin ve mitolojinin içindeki efsanelerin bu bilim dalı tarzında ele alınacağını, mitosların o dönemdeki toplumsal kültürü nasıl yansıttığı konusunun ağır basacağını belirtmeliyim. Evet, birkaç istisna demiştim ve her şeyi kabul etmeyin demiştim. Daha iyi anlamanız için aşağıdaki örneği verdikten sonra aradan çekiliyorum.
    Nuran Şahin dersinde, ilk tek tanrılı dinden bahseder. Mısır’daki Tanrı Aton kültü, ilk tek tanrılı dindir. Amenophis IV’ün, bu dinin çıkması ile eski tanrıların rahiplerini, birçok insanı nasıl öldürttüğünü anlatır; ilk tek tanrılı din ile beraber insanlıkta kitle halinde bir kan akıtmadan bahseder ve tek tanrılı dinleri derste dolaylı olarak (hatta dolaysız bir şekilde) suçlar. (Aklımda kalanları yazıyorum çünkü dersin bu esnasında kendisi konuşurken anlamak için sadece söylediklerini dinleyip ayrıntılı not almamıştım. Ancak bu şekildeki bir açıklamanın bana göre bilim açısından pek de objektif olmadığını söylemeliyim. Dini ele alırken de pek çok konuda yaptığımız gibi, basit bir şekilde toplum psikolojisinden de faydalanmak mutlaka gerekmektedir. İnsanların çoğunun tüm evren içindeki muhteşem değişimi kavrarken ya da kavramaya çalışırken, değişime adapte olamama korkusuyla kendini yalnız, korunmasız hissettiği ve bunun sonucunda daha evvel elde edilmiş tüm bilgilerin, kültürün sığınılacak en kısa ve güvenli çözüm olduğunu yani başvurulan çözümlerden biri olarak, bu noktada muhafazakarlığı, gelenekçiliği benimsemenin daha ihtiyatlı bir davranış olduğunu söylemek gerekir. Mısır’da Amenophis IV’ün tek tanrılı dini kabul ederek çok kısa bir zaman içinde adeta bir katliam yaptırması tek taraflı bir şekilde açıklanamaz. Olaya tam aksi bir biçimde bakarsak daha rahat anlayabiliriz ki, İbraniler tek tanrılı dinlerinden ötürü, Mısır’dan ayrılmak, Firavundan kaçmak zorunda kalmışlardı ya da Hristiyanlığın ilk ortaya çıkışında İsa’ya, onun havarilerine inanan kitlelerin ne denli zorluk çektiğini; aynı şekilde Müslümanların da daha önce Musevilerin ve Hristiyanların çektiği bu zorlukları dinlerinin çıkış aşamasında aynı şekilde çektiklerini belirtmek gerekir. Tek tanrılı ya da çok tanrılı her bir yeni oluşum beraberinde yeni bir kitle getirebileceği gibi bu kitlenin karşısına daha güçlü bir düşman kitleyi de getirebilir ve tabi zaman geçtikçe bu düşmanlar dosta da dönüşebilir. Bu düşmanlık esasında değişime duyulan kısa süreli bir tepkidir. Amenophis IV’ e gelince, her ne kadar tek tanrılı dini kabul etse de özü yani kültürü pagan inancından gelir ve pagan dünyasının bir parçasıdır; firavunun katliam yapması esasında seçtiği dinle bile alakalı değildir. Bu sadece onun ne kadar gaddar olduğunu kanıtlamaktadır. Tarihte bu tür kişilikler çoktur. Despot kral tipini her yerde görebiliriz. Örnek vermeye bile gerek duymuyorum. Konuyu bu açıdan ele alırsak objektif olmuş oluruz. Şimdi mitolojiye dönelim)

    Theogonia

    Parthenogenesis: Bir tanrıçanın bir erile ihtiyaç duymadan başka tanrılar yaratmasıdır. Bunu Gaia yapar:

    Gaia (Toprak ana) : Uranos (gök), Pontos (deniz) ve Dağlar.

    Tüm dinlerde evrenin yaradılışından önce kaos dönemi söz konusudur. Daha sonra yine tüm dinlerde olduğu gibi (ortak olan) evrenin yaradılışında toprak dişil ya da eril olarak “parthenogenesis”e sahiptir. Hellen pantheonunda da bu olay aynen görülür. Buradaki toprak Gaia adıyla tanımlanan toprak anadır.
    Gaia Uranos, Pontos ve Dağları yaratmıştır. Daha sonra kendi yarattığı Uranos ile birleşir ve buradan on iki Titanlar doğar. Bunların altısı eril, altısı dişildir.

    Gaia + Uranos = Kykloplar (tek gözlü devler), 12 Titan, Hekatonkheirlar (yüz kollu devler)

    Ancak baba Uranos, bu çocukların anatomik anormalliklerinden ötürü onları toprak ananın bağrına gömmeye başlar. İlk kez burada babanın toplumsal düzen içinde doğan çocukların yaşam haklarını elinde tuttuğunu gösteren uygulama görülmektedir. Gaia olaylardan rahatsızdır. Çocuklarını bu kötü babadan kurtulmaya telkin etmeye çalışır. Bu andan itibaren toplumda anaerkilliğin yerini babaerkillik almaktadır. Çocuklardan yalnız Kronos babasına karşı çıkar. Kronos kardeşi Rheia ile birleşir. I. kuşak yönetim Uranos ile son bulur. Yönetimi eline geçiren II. Kuşaktan Kronos, kız kardeşi yine bir Titan olan Rheia ile evlenir. Kronos’un kız kardeşi ile evlenmesi gerçekte toplumsal düzende birinci derecede kan bağı evliliklerinin meşru olduğunu göstermektedir.

    Kronos + Rheia = Poseidon, Hades, Zeus, Demeter, Hera, Hestia (ocak tanrısı).

    Kronos da çocuklarını yemeye başlar. Rheia son çocuğunu da Kronos’a yedirmek istemez. Bu iki kardeşin evliliğinde ve çocukların yutulmasında toplumda iki olgu çıkmaktadır. Yönetimdeki gücün önemli olduğunu anlayan erkeğin, yöneticilik kimliğini koruyabilmek açısından her türlü yola başvurduğunun göstergesi Kronos’ta ortaya çıkar. Ananın çocuklarını koruma içgüdüsü ve ilk kadın dayanışması Gaia ile Rheia’nın işbirlikçi komplosunda ortaya çıkmaktadır (yani bebek yerine Kronos’a yutması için taşın verilmesi). Konunun ayrıntılarına mitoloji sözlüğünden bakalım:


    Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nde Theogonia:
    Yunanlıların en eski ve en önemli theogoniası olan Hesiodos’un eseri besbelli ki doğulu kaynaklara dayanmakta, Fenikeliler yoluyla Sümer ve Babil inanç ve efsanelerini yansıtmaktadır. Ne var ki, bağdaşım tam olmuştur: Hesiodos’un tanrıların doğuşunu, tanrı soylarının ve kuşaklarının birbirlerini izleyip gelişmelerini dile getiren yapıtı, Yunan kaynaklı inanç ve efsaneleriyle kaynaşmış ve tutarlı bir bütün haline gelmiştir. Hele Hesiodos’un kurduğu yönetim, Homeros destanlarından da uygulanan şecere gösterme eğitimiyle tam bir uyum içinde ilkçağın sonlarına dek benimsenmiş ve ozanlara olduğu kadar, hellenistik çağın ve Roma’nın mythograph denilen mythos yazarlarına da örnek olmuştur. Dünyanın yaratılışı içinde bir yorum veren theogonia,Yunanlıların tek dinsel kitabı olarak kalmış denebilir,ama şunu da belirtmeli ki, bu gelenek yazına kaynak olmaktan öte gidememiş,ne tam anlamıyla dini kültü, ne de bambaşka bir yol tutan düşünce akımını etkileyememiştir. O kadar ki, Hesiodos’un, çoğu yabancı kaynaklardan aldığı kimi tanrısal varlıkları Yunan yazını doğa dışı, yaban ve kaba sayarak yadırgamış ve atmıştır.
    Hesiodos’un Theogonia’sı gene de tek yaratılış mythosu olarak ayrıntılarıyla incelemeye değer .
    Her şeyden önce Khaos vardı der Hesiodos, (Khaos) ama Khaos’un ne olduğunu tanımlamaz, hemen Khaos’tan Gaia yani Toprak’ın çıktığını anlatır ve ne olduğunu tam anlatmadığı bir birleşme ilkesi olarak Eros’u yani Sevgi tanrıyı da araya sokar, ama belli ki Yunan kaynaklı bu varlığı, saydığı öbür unsurlarla iyice birleştiremediği için “parthenogenesis” yani kendi kendine doğurma, meydana getirme ilkesine uyarak Khaos’tan Erebos’u (yer altı karanlığı) ve Nyks’i (yer üstü karanlığı) yani geceyi çıkarır ve şöyle der (Theog. 126 vd.):

    Toprak bir varlık yarattı kendine eşit:
    Dört bir yanını saran Uranos, yıldızlı Gök’ü,
    Mutlu tanrıların sürekli, sağlam yurdunu.

    Gaia sonra kendi kendine yüksek dağları ve Pontos’u, yani denizi yaratır, sonra da Uranos’la sevişip üç kuşak dev yaratır: Titanlar, Kykloplar ve Hekatonkheirler. Bu Titanlar tanrıların ikinci kuşağı sayılır, birinci kuşak Gaia ve Uranos olmak üzere. Burada Theogonia boyunca hep rastlanacak bir süreçle karşılaşırız: Bir kuşak kendinden sonraki kuşağın doğup gelişmesine izin vermez çünkü gücün elinden alınacağından, egemenliğinin başka ele, sonraki kuşağa geçeceğinden korkar. Bu yüzdendir ki Uranos çocuklarını yok etmeye uğraşır.
    Gaia son doğan oğlu Kronos’un eline bir tırpan verir ve koca Uranos gece arzudan yanıp tutuşarak indiği, sardığı zaman toprağı pusuda bekleyen Kronos fırlar, tırpanla keser babasının hayalarını. Denize saçılan sperma köpükleriyle kanlardan Aphrodite ve Erinysler doğar. Kronos egemenliği ele alır, ikinci tanrı kuşağı birincisini yenmiştir, Hesiodos erkek tanrıların dişi tanrılarla evlenmeleri ve bu evlenmelerden doğan çocukları sayar.
    İkinci kuşağın da dramı vardır. Kronos Rheia ile evlenir ve şu evlatları doğurur. Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon ve en sonuncusu Zeus.

    Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını
    Analarının kutsal karnından çıkıp da
    Dizleri üstüne oturdukça her biri
    Korkuyordu Uranos’un mağrur torunlarından biri
    Ölümsüzler arasında kral olacak diye.

    Uranos’la Gaia böyle olacağını bildirmişlerdi, Kronos’a ne var ki Rheia’ya yardım edenler onlardır. Zeus doğar doğmaz Girit’e kaçırırlar, Kronos’a da bir taş yuttururlar. Zeus büyüyünce, babasına bu taşla birlikte yuttuğu bütün kardeşlerini de kusturur. Egemenliği ele geçirmek için hazırlığa girişir, ilk iş Uranos’un yer altına kapattığı Yüz Kollu devleri ve Kyklopları kurtarmak. Tepegözlerden gök gürlemesini, şimşek ve yıldırımı alır, yüz kolluların da yardımıyla korkunç bir savaşa girişir. Titanomakhia denilen bu savaş babasının kardeşleri Titanlara karşıdır. Bu yaman savaşta zaferi kazanan Zeus üçüncü kuşağı, yani Olympos tanrılarının saltanatını kurar.

    Mutlu tanrılar bitirince bu işlerini,
    Şereflerini kurtarınca Titanlardan,
    Uydular toprak ananın öğütlerine,
    Engin bakışlı Zeus’a başvurdular,
    Ölümsüzlerin başına geçmesini,
    Olympos’un kralı olmasını istediler ondan
    Ve Zeus geçip başına tanrıların
    Yetki paylarını dağıttı her birine.

    Theogonia, Zeus’un ve öbür Olympos tanrılarının evliliklerini ve çocuklarını saymakla sona erer.

    Ders Notlarına devam:
    Zeus

    Zeus’un kökeni tartışmalıdır. Erken dönemlerde Tanrının Yunanistan’daki Olympos dağı ile ilişkili olduğu söyleniyordu. Ancak Olympos’un anlamı “uludağ” dır. Yunanistan dışında Anadolu’da Antik Dönemde bir çok dağın adı da Olympos’tur. Bu nedenle Tanrının kökenini Yunanistan’daki Olympos ile birleştiren varsayım bugün geçerliliğini yitirmiştir. Buna karşın Zeus’un doğuş mithoslarıyla ilgili tüm mithoslarda, babadan kaçırılan bebeğin Girit adasında Ida ya da Dikta adı verilen mağara ya da dağda büyütüldüğü anlatılır. Burada, Zeus’un “keçi Amaltheia” nın sütüyle beslendiği ve “nympheler”in onu yetiştirdiği ileri sürülür. Çoğu kez Zeus, farklı lehçeler altında “Zan, Dan, Deus, Dios” olarak geçer. Zeus için kesilen hayvanlar “boğa, keçi, maria”dır.
    Zeus’un en eski kült merkezi, Yunanistan’da “Dodona”dır. Erken dönemlerde burada bir ağaç kültünün olduğu ve Tanrının simgesi olan bu ağacın “meşe ağacı” olduğu, antik yazarlar sayesinde öğrenilmiştir.

    Philemon Mithosu
    Tanrının meşe ağacı ile ilişkili olan mithosu “Philemon”la ilgilidir. Mithosa göre Zeus insanları sınamak ister, fakir bir dilenci kılığında yalnız ya da oğlu Hermes’le birlikte gelir ve aç olduklarını, barınmak istediklerini söylerler. Ancak yörenin tüm insanları tarafından reddedilirler. Bu yerleşim merkezinin dışında fakir bir eve, Philemon ve Baukis’in evine konuk edilirler. Bu fakir ailenin konukseverliğinden çok duygulanan Zeus, yanlarına istedikleri eşyaları alıp evlerini terk etmelerini, arkaya bakmaksızın karşı tepeye çıkmalarını önerir. Ayrıca bu tepede kendi adına bir tapınak kurulmasını da ister. Tepeye çıkan karı koca geriye baktıklarında tüm yerleşim merkezinin sular altında kaldığını görürler. Aslında bu mithosun kökeni Mezopotamya kültüründeki tufan mithosudur. Mezopotamya kültürlerinde Sümer ile başlayan tufan mithosu, daha sonra Babil ve Eski Asur döneminde de değişik versiyonlarla da sürekli yer almıştır. Mithosun devamında ise tapınağı kuran karı koca, buranın rahip ve rahibeleri olur ve Tanrıdan son istek olarak ölümsüz kılınmayı dilerler; Tanrı, Philemon’u meşe, karısını da ıhlamura çevirir.


    Titanomakhia Savaşı
    Evrenin Zeus tarafından ele geçirilmesi için babasına karşı verdiği savaşa “Titanomakhia, Titanlar-Tanrılar” savaşı adı verilir. On yıl süren savaş, “Kykloplar”ın (tepegözler), “Hekatonkheir”lerin (yüz kollu devler) toprak altından çıkarılıp Zeus’un yanında yer almasıyla Zeus ve yandaşları lehinde savaş sonuçlanır. Zeus’la evrenin değişmez yönetimi kurulur. Uranos ile başlayan üç nesil çatışması mithosları, Hititlerin Kumarbi mithosundan alınmıştır. Evrenin yönetimini kuran Zeus, gök-tanrı ve baş-tanrılığı üstlenir. Kardeşi Poseidon’a denizler hakimiyetini, diğer kardeşi Hades’e ise yer altı dünyasının tanrılığını verir.

    Baş tanrı Zeus’a adanmış olan tapınakların, karısı Hera’nın tapınaklarından daha sonra yapılmaya başlanmış olması bugüne değin süren bir tartışma konusudur. Ancak kesin bir açıklama getirmek olanaksızdır. Öne sürülen savlardan biri Zeus’un ağaç kültünün uzun süre devam ettiğidir; bu şekilde tapınak yapımı daha geç gerçekleşir.
    Zeus adaletin simgesi olmasına karşın (terazi) çoğu kez davranışlarında dialektik olan bir tanrıdır. Çoğu kez affedici olan tanrı yerine cezalandırıcı tanrı kimliği simgeler. Bunun en güzel örneği Prometheus mithosunda görülür...

    Prometheus (Mitoloji Sözlüğü)
    Prometheus, Titanlar soyundandır: Hesiodos’a göre İapetos’la Okeanos kızı Klymene’nin oğludur. Bu Titan çiftinin dört oğlu olur: Atlas, Menoitios, Prometheus ve Epimetheus. Dördünün de kaderi tüyler ürperticidir: Zeus, Atlas’ı dünyanın ucuna dikip gök kubbesini omuzlarına yükler, Menoitios’u yıldırımla çarparak yerin dibine kapatır, Prometheus’u zincirlerle bir sütuna bağlar ve karaciğerini bir kartala yedirir, Epimetheus’un başına kadın belasını sarar. Bu eşi görülmedik olağanüstü cezaların sebebi aslında bunların aslında Titan soyundan gelmeleri değildir. Zeus’un İapetosoğullarına özel bir hıncı vardır, bu hıncın asıl nedenini de onlara verilen sıfatlardan anlıyoruz. Bu titanların dördü de kafa gücünden pay almışlardır, akıldan yana üstündürler ve bu üstünlükleriyle övünüp Zeus’a karşı gelmeye yeltenirler. Akıl gücüyse Zeus’un tekelindedir, o bu güçle ele geçirmiştir dünya egemenliğini. Bu gücü başka birinde görmek, dinmez bir öfke doğurur içinde...


    Hesiodos, Theogonia
    Iapetosoğulları ve Prometheus (510)
    Iapetos aldı Klymene’yi,
    Güzel topuklu Okeanos kızını,
    Girdi onunla gerdeğe ve bir oğlu oldu:
    Azgın yürekli Atlas tanrı.
    Sonra getirdi dünyaya Menoitios’u
    O kendini çok beğenen tanrıyı;
    Ve Kıvrak, cin fikirli Prometheus’u,
    Sonra da yarım akıllı Epimetheus’u
    O ki belâ oldu ekmek yiyenlere
    Zeus’un yuğurduğu bakireyi evine alarak.


    Hesiodos Eseri ve Kaynakları, Azra Erhat, Giriş bölümü:
    ...Prometheus’un tanrıya karşı işlediği ilk suç ne idi?Bunu bulmak için Theogonia’ya başvurmamız gerek oradaki Prometheus bölümünde şöyle deniyor (Theog. 535 vd.):
    Ölümsüz tanrılarla ölümlü insanların
    Mekone’de çatıştığı zamanlardı o zamanlar,
    O günlerden bir gün, Prometheus yaranmak için
    Koca bir öküzü ikiye böldü getirdi sofraya:
    Zeus’u aldatmak istiyordu aslında;
    Öküzün yarısı yağlı etler ve bağırsaklardı
    Karın derisi altında saklı,
    Öbür yarısı yalın kemiklerdi sadece
    Ak yağlar altında kurnazca saklanmış...

    “Zeus bu paylaşmanın hakça olmadığını hemen sezer ve çıkışır Prometheus’a, ama her nedense kemikli payı alır, Prometheus’un düzenini açığa vurur:

    Ve başladı için için kurmaya
    Ölümlülerin nasıl hakkından geleceğini...

    Zeus ile Prometheus arasındaki içten pazarlıklı konuşmanın sonucunda da şöyle denir:

    İşte bu yüzdendir dünyada insanoğullarının
    Kurbanların yalın kemiklerini yakmaları
    Duman duman sunaklarda tanrılar için.

    Burada metin yayımcıları ve çevirmenler gene bir “aitia” yani neden açıklamasına baş vurulduğunu belirtirler: kurban törenlerinde tanrılar için kurbanın butları ile öbür örgenlerinin kemikleri yağlara sarılıp yakılır ya, bu töreye atıfmış yukarıdaki açıklama, törenin kökenini bildiriyormuş böylece. İyi ama asıl açıklanmasını beklediğimiz yönler karanlık kalıyor. Şöyle: Mekone’de tanrılarla insanların çatışması varmış, böyle bir çatışmadan söz edilmez başka metinlerde, ama bırakalım onu da Mekone’ye bakalım; Mekone Argolis yöresinde, Korinthos’un biraz batısında, Sikyon kentinin bir başka adıdır. Mekone sözcüğü ise, haşhaş anlamına gelen “mekon”dan türemedir, bu çok eski ve kutsal bir kent olan Sikyon, haşhaşı tanrıça Demeter’in elinden armağan almış olmakla övünürmüş, çünkü haşhaş da tahıl gibi tanrıçanın imgelerinden görülen bir bereket simgesiymiş. Mekone’deki bu çatışmanın nedeni haşhaş sorunu olmasın asıl? Yani bet bereket kimin elinde, tanrının mı, insanın mı diye ekonomik bir egemenlik kavgası olarak mı yorumlamalı bu işi..
    ...Zeus’un elindeki ateş yıldırımdır, Prometheus Mekone’de kurbanın asıl yararlı payını, yani besleyici etleri insanlara, kuru kemikleri tanrılara ayırınca, Zeus öç almaya girişir (Theog. 562-567):

    Ve o günden sonra, unutmayıp bu oyunu
    Kayın ağaçlarının üstüne salmaz oldu
    Dünyalıların işine yarayan ateşi.
    Ama İapetos’un yaman oğlu bir oyun daha etti:
    Bir kumaşın içinde aldı kaçırdı
    Coşkun ateşin pırıl pırıl kıvılcımını.

    Ateş, yunanca “narthex” denilen içi lifli kamışın içinde saklanır mı saklanmaz mı? Masal bu, deyip geçmeyelim. Narthex, Dionysos alaylarında Bakkha’ların ellerinde sakladıkları bir simgeydi, nenin simgesi, herhalde “enthousiasmos”un, tanrısal coşkunun, ama Ege kıyılarında çeşitli adlarla anılan bu kamış yalnızca örenlerde, antik çağlardan kalma anıtların, yapıların, kentlerin bulunduğu yerlerde biter bugün de, bir narthex gördün mü, bil ki altında, çevresinde, yöresinde bir kalıntı yatar; başka yerde yoktur, bulunmaz narthex. Şaşmaz bir belirtidir bu. Düşünür doğa gerçeklerini bulur belki de, ama onları yanılmaz dille simgeleyen kim? Ozandır, dün de öyle bugün de öyledir. Ozanlar ateşin uygarlık simgesi olduğunu kanıtlamışlar, söyledikleri gerçek ise bin yıllar sonra da hep gerçek, somut gerçek. Onun için ateşin ilke olduğunu ne kadar düşünüp kavramış olsa da Herakleitos, ateşi bize ölümsüzleştiren filozof değil, ozandır, Hesiodos’tur.
    Kaldı ki, düşüncesini ne büyük özenle sürdürmeye, açıklamaya, kanıtlara kanıtlar katmaya uğraşır Hesiodos! İnsanca, insanın içine işleyen bir araştırıcılıkla. Bakıyor insanlık dertten, hastalıktan kırılıyor? Peki niçin? Nedeni ne ola ki bu yürekler acısı halin? Ve uyduruyor ya da sürdürüyor Pandora efsanesini: aldatmacaya aldatmaca diye kadını insanlığa baş belası olarak yaratmış tanrılar, öyle güzel de yaratmışlar ki, Epimetheus – Prometheus ne kadar kurnaz, sivri akıllıysa, kardeşi Epimetheus o kadar bön ve budaladır, yarım akıllıdır; birinin adı “öngören”, ötekinin adı “sonradan düşünen” anlamına gelir ya – Zeus’tan armağan alma! öğüdünü unutup kapılmış güzel kadının büyüsüne. Pandora’nın betimlendiği birkaç dizeye bakalım gene (Theog. 585-89):

    Ve Zeus bir nimete karşılık
    Böylesine güzel bir belayı yaratınca,
    Götürdü onu tanrıların ve insanların önüne
    Tanrı kızı gök gözlü Athene’nin bütün süsleriyle.
    Ölümsüz tanrılar ve ölümlü insanlar
    Şaşakaldılar görünce bu aldatıcı güzelliği,
    İnsanları baştan çıkaracak olan
    Bu derin, bu sonsuz büyü kaynağını.


    Kadınsanız, bundan sonrasını okumak güç: kadın asalakmış, tembelmiş, kötülükten gayrı bir şey gelmezmiş elinden, yoksulluğa bir türlü alışamaz, hep bolluğu özlermiş, diyor Hesiodos olacak ozan. Kadının bu kusurlarına bir de merak eklenince, açmış açma dedikleri küpün kapağını, böylece dertler, belalar yayılmış dünyaya. Bu motif bize İlyada’daki bir parçayı anımsattı: Priamos, Akhilleus’un öldürdüğü oğlu Hektor’un ölüsünü geri almak için yiğidin barakasına geldiğinde, Akhilleus önce ihtiyar kralın yürekliliğine şaşar, sonra insanın kötü yazgısı üzerinde düşünmeye başlar, şöyle der (İl. XXIV, 525-33):

    “Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu:
    Yaşayacak insanlar acı içinde.
    İki tane küp durur Zeus’un eşiğinde,
    biri kötü, biri iyi bağışlarla dolu.
    Zeus karıştırır bunları, sunar ölümlülere,
    İyisinden de, kötüsünden de pay alır insanoğlu,
    Ama yalnız kötü bağıştan bir pay alırsa bir adam
    yoksul olur, hor görülür,
    zorlu açlıkla sürünür tanrısal toprak üstünde,
    tanrılar, insanlar dönüp de bakmaz yüzüne.”

    Ama benzerlik bu kadardır: Pandora ya da Prometheus’tan söz edilmez Homeros destanlarında.
    Pandora Yunan Havva anasıdır diyor Azra Erhat ve devam ediyor: benzer yönleri de çok: söz dinlememesi, merakı, dik kafalılığı. Kadına özgü bu nitelikleri iyi yakalamış denebilir Hesiodos için, giderek salgın ve hastalıkların içinde bulunduğu küp motifi bir bakıma elma ve yılan motifinden daha anlamalı sanki. Bütün insanlığın bir sorununu dile getiriyor, bireysellikten çıkıyor. Hesiodos Pandora efsanesini nereden aldı? Hiçbir izi bulunmaz örneğin Homeros’ta...

    Prometheus İle İlgili Kısa Notum
    Sonuç olarak Prometheus Zeus’u zekasıyla kandırır ve öküzün en kötü, kemikli kısımlarını tanrılara, en iyi kısmını ise ölümlü insanoğullarına verir. Bunun neticesinde Zeus sinirlenir ve insanlara ateşi vermez. Prometheus tekrar kurnazlığını konuşturur, ateşi çalar ve insanlara geri verir. Bu hareketinin sonucunda Zeus onu çok kötü bir biçimde cezalandırır.

    Ders Notlarına Devam:
    ...Ateşi çalıp insanlara sunan insancıl bir yaptırımda bulunan Prometheus sonsuz acıyla cezalandırılır. Karaciğeri, sürekli olarak bir kartal tarafından yenmesine karşın her akşam tekrar eski haline döner ve bu bir kısır döngü şeklinde devam eder. Böylece Prometheus her gün binlerce kez ölüme mahkum edilmektedir (bu cümleyi değiştirmedim ama aslında bunda da bir mantıksızlık var; çünkü kartal her gün bin kere değil bir kere geliyordu). Aynı zamanda Zeus kinci bir tanrıdır. Sadece Prometheus bu olayda cezalandırılmaz, insanların da cezalandırılması gerekir. Pandora mithosu karşımıza çıkar

    Pandora Mithosu
    Pandora tanrıların armağanı anlamına gelen ilk kadındır. Hephaistos tarafından yaratıldıktan sonra tüm tanrı ve tanrıçaların belli özelliklerini katmalarıyla oluşturulur. Prometheus’un zeka özürlü kardeşi Epimetheus’a Zeus hediye olarak sunar. Epimetheus kardeşinin uyarısını dikkate almaksızın Pandora ile evlenir. Zeus düğün hediyesi olarak Pandora’ya açmaması önerisiyle bir kutu hediye eder. Ancak meraklı kadın kimliğine sahip Pandora bu kutuyu açar ve buradan dünyaya tüm kötülükler saçılır. Olayı anlayan Pandora kutuyu son anda kapatır, içeride sadece insan için umut kalır. Aslında bu mithos baba tanrılığın olduğu erkek egemen toplumlarda kadının günah keçisi olarak gösterildiğinin kanıtıdır. Pandora mithosunun kökeni yine Mezopotamya’ya gitmekte ve buradan Adem ile Havva’ya değin uzanan bir çizgi izlemektedir deniliyor.
    Zeus’un kimliklerinde gerçekte toplumdaki en küçük kurum olan çekirdek ailenin babasından yönetici konumundaki yeni piramidin çatısındaki kişiye kadar egemen erkek yapısı simgelenmektedir.


    Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğünde Zeus
    Tanrıların tanrısı, tanrıların babası, büyüğüdür Zeus. Bu yetkiyi nasıl elde ettiğini anlatmadan önce, adının kökeni ve anlamı üstünde duralım:
    I. ADI. a) Kökeni. Hint-Avrupa dillerinin hemen hepsinde görülen bir kökten üremedir Zeus adı. Bu sözcüğün kaynağında olan Div- kökü (ki aslında ‘v’ ile değil de, en eski Yunanca’da bulunup, sonraları alfabeden silinen ‘digamma’ harfiyle yazılırdı) Yunanca’da Zeu- ve Di- olarak iki biçimde belirir.nitekim çekiminde de bu çifte kökenlik görülür: Nom. Zeus (özne hali); Voc. Zeu! (ey Zeus); Gen. Dios (Zeus’un); Dat. Dii (Zeus’a); Acc. Dia (Zeus’u). Sanskritçe’de, Pers ve İtalya uluslarının dillerinde, sonradan da Latince’de ve Latince’den gelme dillerde bu kök zeu-, dyeu-, dieu-, diu- diye belirir; örneğin eski Hintçe Devas, die, diewas; Latince’de Iupiter (ya da Iuppiter) Zeus baba anlamına gelen Diespiter’den; ama bunun gen. Hali lovis (Iupiter’in); aynı kuruluş eski Hintçe’de Dyaus –pita, Gök baba; gene Latince’de Deus (tanrı), Dea (tanrıça), divus ile divinus (tanrısal), Fransızca dieu (tanrı), divin (tanrısal), devin (tanrı sözcüsü). Zeus’tan gelme, tanrısal anlamına gelen dios sıfatı Yunanca’da da vardır, nitekim Zeus’un oğlu ve Zeus’un baldırından çıktığı anlatılan şarap tanrısı Dionysos’un adı da aynı köktendir. Dios sıfatını Homeros özellikle dia theaon deyiminde kullanır; “tanrıçaların tanrısalı, ulu, yüce tanrıça” anlamına gelen bu deyim, ne tuhaf ki Homeros destanlarında en büyük Olympos tanrıçaları için değil, Thetis, Kalypso, Kirke gibi çoğu Olympos dışında yaşayan yarı tanrıçalar için kullanılmaktadır,
    b) Anlamı. Birçok ad ve sözcük türeten div- kökeninin anlamına gelince, ilkel insan bununla göğün parlaklığını, ışıltılı aydınlığını dile getirmiş olsa gerek. Tanrıların tanrısı Zeus gerçekten de göktür, gök tanrıdır, gökle ilgili doğal güçlerin hepsini kişileştiren varlıktır. Işık, aydınlık, bulut, gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım Zeus’un egemenliği altındadır ne var ki Yunan insanının evren ve tanrı görüşü bize dil yapıtlarıyla aktarıldığı çağlarda doğal güçler olduğu gibi değil, insan biçiminde birer simge olarak canlandırılmaktadır, yani Zeus daha ilkel bir evren görüşünde Uranos, Gök tanrı diye adlandırılan doğanın kendisi değil, doğayı insan düzenine benzer bir düzene sokup, yönetimini ele alan bir insan tanrıdır. Yunan mythos’unda Uranos’tan Zeus’a dek olan evrim ve gelişimin nasıl düşünülüp dile getirildiğini dünyanın yaratılış efsanesini incelerken gördük (Theogonia).
    II. SIFATLARI. Bu sıfatlar iki türlüdür: Tanrının doğa ile ilgili niteliklerini, bir de insan tanrı olarak özelliklerini belirtir.
    (1) Nephelegereta: bulutları devşiren Homeros destanlarında Zeus’un adına en çok eklenen kalıp sıfattır; hypsibremetes: göklerde gürleyen; asteropetes: şimşek savuran; terpikeraunos: yıldırım seven; erigdoupos: uzaklarda gürleyen, uzaklardan gürleyen, asıl anlamı, gök gürültüsü, uzaktan duyulan, yankılanan.
    Bir de Homeros destanlarında aigiokhos sıfatı geçer. Aslında “keçi derisinden kalkan taşıyan” anlamına gelen ve Zeus’tan başka tanrıça Athena için kullanılan bu sıfatı biz “kalkanlı” diye çevirmekten başka çare bulamadık. Ama bu kalkanın bir öyküsü var. Tanrıça Rhea, Zeus’u doğurduğu zaman, çocuklarını ana karnından çıkar çıkmaz yutan kocası Kronos’tan kaçırmak için Girit’te bir mağaraya kapatmıştı, Amaltheia diye bir orman perisi de bebeği bir keçiye emzirtmişti. Güneş tanrısı Helios’tan doğma korkunç bir yaratıkmış bu keçi, Titan denilen devler bile dona kalırmış onu görünce. Zeus büyüyüp egemenliği elde etmek için giriştiği savaşta bu keçinin derisinden bir kalkan yapıp, Titanlara karşı kullanmış onu. Bu kalkana, sonraları Athena öldürdüğü Gorgo canavarının saçları yılanlarla örülü kafasını da katmıştı. Kalkan yılanlardan saçaklı, püsküllü olarak anlatılır. Savaşta düşmana karşı kullanıldı mı, dehşet içinde püskürtür her geleni (Gorgo).
    (2) Zeus’un adına hemen her zaman eklenen iki sıfattan biri soyadı niyetine kullanılan Kronosoğlu, öteki d Olymposludur. Bu ikincisi tanrının yüksek dağlarda konut kurduğu – Hellenler göğü simgeleyen tanrıyı bile gökte oturtmaz, doruğu göklere ulaşan ulu dağlara yerleştirirlerdi, nitekim Olympos, ulu dağ anlamına gelir – bir de belli bir kuşaktan ve tanrı soyundan olduğunu göstermektedir. Tanrı soyları üçtür; Uranos ile Kronos soylarından sonra, Olympos tanrılarının egemenliği nasıl ele geçirdiklerini ilerde anlatacağız. Zeus bu savaşı kazanınca Olympos’ta taht kurar, oğlu demirci tanrı Hephaistos’un yaptığı krallık asasını eline alır (İl. II, 101) ve “insanların, tanrıların babası” olarak yönetimini sürdürür. Krallık gücünü simgeleyen değneğini kime verirse o kral olur, bütün krallar “diotrephes”, yani Zeus’tan doğma, Zeus’tan yetişmedir.
    Yağmuru yağdıran, göğü gürleten, şimşeği çakıp savuran Zeus’tur. Öyle ki “yağmur yağmak” diye bir fiil vardır, onun öznesi Zeus’tur: Zeus huei (Zeus yağıyor) denir (İl. XII, 25: “Zeus da boyuna yağmur yağdırdı durdu”). Odysseus salına binmiş, tam vatan toprağına kavuşacakken , düşman deniz tanrısı Poseidon bir fırtına salar üstüne (Od. 221 vd.), bahtsız Odysseus yakınır:

    Kalkanlı Zeus, engin gökyüzünü
    nasıl da kaplıyor kara bulutlarla!
    Allak bullak etti denizi
    tekmil kasırgaları koptu çeşitli yellerin,
    ölüm uçurumu açılıyor önümde besbelli!

    III. DESTANLARDA ROLÜ. Zeus, Troya savaşında büyük bir rol oynar, İda dağının tepesi olan Gargaros doruğundan yönetmektedir savaşı. Onun istemi, buyruğuyla olur ne olursa. Talih kimi zaman Akhaların, kimi zaman Troyalıların yüzüne güler. Bu yönetimi Zeus insanlara işmarlar vererek gerçekleştirir. Tanrının buyruklarını insanlara ulaştırmak Zeus’un kuşu kartalın görevidir. Onun uçuşuna göre işmar iyiye ya da kötüye yorulur. Akhalar kötü durumdadır, Agamemnon Zeus babaya yakarır (İl. VII, 245 vd.):

    Böyle dedi, Zeus acıdı onun göz yaşına,
    yok olmasın istedi ordusu, işmar etti,
    gönderdi kartalı, kuşların en şaşmaz olanını,
    bir yavru geyik vardı kartalın pençesinde,
    kartal attı onu Zeus’un güzel sunağı önüne,
    orada Akhalar her şeyi bilen Zeus’a kurban keserlerdi.
    Anladılar Zeus’tan geldiğini görünce kuşu,
    saldırdılar Troyalılara doludizgin
    hepsinin savaştaydı aklı fikri.


    Odysseus İthake’ye dönmüştür, karısı Penelopeia ile kendini tanıtmadan görüşür, ama onun önünde ağır bir iş vardır. Sarayına yerleşmiş olan, malını mülkünü sömüren talipleri yok etmek. Yalvarır Zeus’a (Od. XX, 98 vd.):

    Karada, denizde çektiğim bunca dertten sonra, Zeus baba,
    siz tanrılar istedinizse kavuşturmak beni toprağıma,
    bir ses versin içeride uyuyan insanlardan biri
    dışarıda da bir başka işmarın görünsün senin!
    Yakardı ve böyle dedi, akıllı Zeus da dinledi onu:
    bulutların üstünden, ışık saçan Olympos’un doruğundan
    ossaat gürledi ve tanrısal Odysseus da sevindi.
    Evden gelen bir sesi de bir kadın verdi,
    değirmen çevirmekteydi bu kadın az ötede,
    on iki değirmen taşı vardı halkların önderi Odysseus’un
    bunların on ikisini de kadınlar çevirirdi,
    arpa ve buğday öğütürlerdi, insanlara iyilik olsun diye.
    Öbür kadınlar uykudaydı, öğütmüşlerdi unlarını,
    bir bu çalışıyordu, çünkü güçsüzdü hepsinden.
    İşte bu kadın durdurdu değirmen taşını ve dedi ki:
    Tanrıların ve insanların kralı, Zeus baba,
    amma da sert gürledin buraya yıldızlı gökten.
    Bu senin işmarın olsa gerek, çünkü bir tek bulut yok,
    Ne olur, ben zavallının da getiriver dileğini yerine:
    Bugün Odysseus’un konağında çekilecek neşeli şölen,
    ne olur, talipler için son şölen olsun,
    dizlerim çözüldü, tükendi yüreğim un öğüte öğüte,
    dilerim, yedikleri son yemek olsun onların bu.
    Böyle dedi, Odysseus da bu söze, Zeus’un gürleyişine sevindi,
    demek artık öç alacaktı Zeus bu suçlardan.

    Zeus’un kişiliği ve oynadığı rol bakımından İlyada ve Odysseia arsında bir fark vardır sanki: İlyada’da Zeus’u karşımızda görür, eylemlerini izleriz; Odysseia’da ise tanrı doğrudan doğruya karşımıza çıkmaz, ancak sunu, dua, dilek ve ant içme gibi dinsel törenlerde görürüz etkisini. Kuşu kartalla, gök gürültüsü ya da şimşekle belli eder varlığını. Doğal bir güç olmaktan çıkmış, bir tüzel kişi, bir ilke olmuştur.
    Zeus “ksenios” yani konukseverdir ya da ele düşmüş sıla uğruna yalvaran gariplere saygı ve sevgi göstermesini buyurur. Odysseus onun adına sığınır Tepegöz Polyphemos’un mağarasına, ama “töre nedir, yasa nedir bilmeyen ve yalnız kaba gücüne güvenen o adam” (Od. 214) tanrının uygarca kurallarını hiçe sayıp kıtır kıtır yer Odysseus’un arkadaşlarını. Bunun içindir ki tek gözünden olmakla cezasını bulur.
    Zeus hakka dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusu sayılır. Homeros destanlarında tanrıların ve insanların babasına verilen bu rol Hesiodos’un eserinde daha da kesin olarak belirmektedir. İlyada’nın son bölümünde Akhilleus, oğullarını kestiği, kentini yağma ettiği kral Priamos’a Hektor’un ölüsünü geri verdikten sonra, şu kanatlı sözleri uçurur (İl. XXIV, 518 vd.):

    Talihsiz adam , ne acılar çekmiş yüreğin!
    Nasıl göze aldın gemilere gelmeyi tek başına,
    nasıl göze aldın benim gözüme görünmeyi?
    Ben ki öldürdüm nice soylu oğulların senin.
    Demirden bir yürek varmış göğsünde.
    Hadi gel, otur üstüne şu iskemlenin,
    ko uyusun bağrımızda acılar.
    Ne yapalım yasımız çok büyükse,
    ne çıkar yürek donduran iniltilerden!
    Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu:
    Yaşayacak insanlar acı içinde.
    Ama ölümsüzlerin hiçbir kaygısı yok.
    İki tane küp durur Zeus eşiğinde,
    biri kötü, biri iyi bağışlarla dolu.
    Zeus karıştırır bunları, sunar ölümlere,
    İyisinden de, kötüsünden de pay alır insanoğlu.
    Ama yalnız kötü bağıştan pay alırsa bir adam,
    yoksul olur, hor görülür,
    zorlu açlıkla sürünür tanrısal toprağın üstünde,
    tanrılar, insanlar dönüp de bakmaz yüzüne.

    Ama Zeus insanların kaderini elinde mi tutar, yani insan kaderinin mutlak hakimi midir, tek tanrılı dinlerin tanrısı gibi? Troia savaşından uzak Lykia’dan gelmiş ordusuyla Troya için savaşan Sarpedon diye bir yiğit vardır. Zeus’un oğludur o, Zeus gözü gibi sever onu, ne var ki Patroklos’la teke tek savaşa girişince, Sarpedon kötü duruma düşer, alt edilmek üzeredir ki, Tanrıların babası şöyle danışır Troyalılara karşı Akhalardan yana olan karısı tanrıça Hera’ya (İl. XVI, 433 vd.):

    Çok yazık, insanlar arasında en çok sevdiğim Sarpedon’a!
    Menoitios oğlu Patroklos’un elinden ölmek onun kaderi.
    İçimde yüreğim bir o yana gider, bir bu yana,
    gözyaşı döktüren savaştan geri alıp onu,
    kaçırıp bıraksam mı Lydia’nın semiz toprağına,
    yoksa bıraksam ölsün mü Menoitosoğlunun elinden?

    Hera da ayrıcalığa meydan vermemek için bunu yapamayacağını söyler: Zeus kendi oğlu Sarpedon’u kaçırırsa, bir başka tanrı çıkıp da kendi oğlunu korumak, kurtarmak isteyecek, düzen bozulacak, haksızlık olacak. Zeus ister istemez uyar bu mantığa ve oğlunun ölümüne seyirci kalır.
    Demek ki Zeus’un üstünde ve Zeus’tan da üstün bir “kader” vardır. Zeus’un bu güçle ilişkilerinin ne olduğu Hektor’un ölüm sahnesinde belli olur iyice. Hektor, Akhilleus’la teke tek savaşa koyulmuştur, yaman bir savaştır bu. Hektor uzun bir süre karşı koyar, ama sonunda dayanamaz, korkuyla kaçmaya başlar, iki yiğit dolanır dururlar Troya surlarını, tanrılar katındaysa durum şöyledir (İl. XXII, 166 vd.):

    Seyirci olmuşlardı tanrılar tekmil,
    ilkin söze başladı insanların, tanrıların babası:
    Şu surların çevresinde ne görüyorum böyle,
    Görüyorum sevdiğim bir adamın kovalandığını,
    sızlıyor Hektor için sızım sızım yüreğim,
    bana ne çok sığır budu yakmıştı o,
    yakmıştı çok yarlı İda dağının doruklarında,
    Troya kalesinin üstünde yakmıştı.
    Şimdiyse tanrısal Akhilleus kovalıyor onu
    hızlı ayaklarıyla, İlyon’un çevresinde.
    Hadi düşünün bakalım, tanrılar, danışın,
    kurtaracak mıyız Hektor’u ölümden,
    yoksa bırakacak mıyız bu yiğitliğiyle,
    alt etsin onu Akhilleus, Peleusoğlu?
    Gök gözlü tanrıça Athene karşılık verdi, dedi ki:
    Ne diyorsun, kara bulutlu babam, ak yıldırımlı!
    Kaderi çoktan belli, ölümlü bir adamdır bu,
    kaçırmak istersin onu canlara kıyan ölümden?
    Yap yapacağını ama, biz tanrılar onaylamayız yaptığını.
    Bulutları devşiren Zeus karşılık verdi, dedi ki:
    Korkma kızım, Tritogeneia, konuşmadım açık yürekle,
    yumuşak davranmak isterim sana.
    Gecikme bari, yap düşündüğün gibi.

    İki yiğit ovada cebelleşedursun (İl. XXII, 208 vd.)

    Ama pınarlara, yunaklara dördüncü gelişlerinde,
    bir altın terazi kurdu baba tanrı,
    acıklı ölümün iki tanrıçasını kodu kefelere,
    biri Akhilleus’unkiydi, biri At sürücü Hektor’unki,
    ortasından tuttu, kaldırdı teraziyi,
    ağır bastı Hektor’un kara günü,
    kefe düştü, yuvarlandı Hades’e dek.

    Sonra da Athene’nin Hektor’u aldatmak için kurduğu kahpece düzene ve Apollon’un Hektor’u kaderine bırakmasına seyirci kalır. İnsanların ve tanrıların babası Zeus, kaderin elinde sadece bir araçtır demek. Bu kader kimdir, nerede ve nasıl duyurur buyruğunu? Ömür ipliğini büken üç tanrının adı geçer Homeros destanlarından sonraki metinlerde: Atropos, Klotho ve Lakhesis’tir bunlar, ama insan dramlarının en büyüğünün oynandığı bu sahnede kader tanrılardan üstün bir varlık olarak kulis arkasında kalmaktadır.

    IV. EFSANELERİ. a) Doğuşu. Zeus Kronos ile Rhea’nın altı çocuğundan sonuncusudur. Kronos babası Uranos’u nasıl alt edip egemenliği elinden almışsa, Zeus da ikinci kuşak tanrılarını yener ve üçüncü kuşak, yani Olympos tanrılarının egemenliğini kurar. Bu süreci Hesiodos Theogonia’da şöyle anlatır (Theog. 451 vd.):

    Rheia Kronos’un yatağına girince
    şanlı evlatlar doğurdu onu:
    Hestia, Demeter, altın sandallı Hera
    ve güçlü Hades, yerin altında oturan,
    toprağı saran, uğultulu tanrı Poseidon,
    ve temkinli Zeus, tanrılar ve insanlar babası,
    yıldırımları yeryüzünü titreten.
    Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını
    analarının kutsal karnından çıkıp da
    dizleri üstüne oturdukça her biri.
    Korkuyordu Uranos’un mağrur torunlarından biri
    ölümsüzler arasında kral olacak diye.
    Gaia ve Uranos bildirmişti ki ona
    ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa
    kendi oğluna yenilmekti kaderi.
    Buydu çünkü Büyük Zeus’un istediği.
    Onun için gözü pusudaydı her zaman,
    doğan çocuklarını yiyordu birer birer
    ve Rheia sonsuz yaslar içindeydi.
    Ama Zeus’u dünyaya getireceği gün
    yalvardı Toprağa ve yıldızlı Göğe
    gizli doğurabilsin diye çocuğunu,
    öcü alınsın diye babasının
    ve hain Kronos’un yediği bütün çocuklarının!
    Anası, babası dinlediler kızlarını
    ve bildirdiler ona Kader’in ne hazırladığını
    kral Kronos’a ve coşkun yürekli oğluna.
    Sonra bereketli Girit’e Lyktos’a götürdüler onu,
    son oğlu büyük Zeus’u doğuracağı gün.
    Ulu Toprak tanrıça aldı çocuğu
    Besleyip yetiştirmek için koca Girit’te;
    hızlı gecenin karanlıklarından yararlanıp
    Lyktos tepelerine götürdü onu.
    Sık ormanlarla kaplı Aigaion eteklerinde
    kutsal toprağın gizli derinliklerinde
    ulaşılmaz bir mağaraya sakladı onu,
    sonra koca bir taşı bezlere sarıp
    verdi göklerin güçlü oğlu Kronos’a,
    o da yakalayıp iki eliyle taşı
    yuttu, indirdi uğursuz midesine,
    anlamadı yuttuğunun bir taş olduğunu,
    oğlununsa dipdiri kaldığını,
    ve az sonra yenilmez, baş olmaz gücüyle
    babasının hakkından geleceğini,
    onu tahtından atıp yerine geçeceğini,
    ölümsüzlerin kralı olacağını.

    Zeus babası Kronos’a öbür kardeşlerini kusturur, sonra da Uranos’un yer altına kapattığı devlerden gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımı aldıktan sonra Olympos tanrılarının egemenliğini kurmaya koyulur.

    b) Titanomakhia. Bunun için Titanlarla savaşı göze alır, yüz kollu devlerden gördüğü yardımla bu savaşı kazanır (Devler ve Tanrılar Savaşı).
    Evrende yetkileri paylaşmaya koyulur: kendisi göğü ve yerle gökte krallığı alır, kardeşi Poseidon’a denizi, Hades’e de yeraltı ülkelerini verir.

    c)Evlenmeleri: Zeus bundan sonra Titan soyundan tanrıçalarla ve kendi kuşağından kardeşleriyle birleşip bir sürü tanrısal varlık üretmeye koyulur.
İşlem Yapılıyor
X