Türksat otomatik arama frekansı bilgileri aşağıdaki gibidir ; Frekans : 12380 MHz Polarizasyon : Dikey – V – (Vertical) Sembol oranı (Symbol Rate) : 27500 Ksymb FEC: 3/4 Frekans : 11747 MHz Polarizasyon : Yatay -H – (Horizontal) Sembol oranı (Symbol Rate) : 27500 Ksymb FEC: 5/6 değerlerinin kanal tarama menüsünden girilerek 'Şebeke Taraması' yapılmasını yapınız >

Sayfa 24 / 24 İlkİlk ... 14161718192021222324
Gösterilen Sonuçlar : 461 ile 476 arası , toplam 476

Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

  1. #461
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Sevr BariŞ AntlaŞmasi


    Ana hatları 24 Nisan 1920'de San Remo Kanferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.

    Antlaşması'nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilaf Devletleri'nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920'de Anadolu'da ve Trakya'da saldırıya geçti. Bursa'nın, Balıkesir'in, Uşak'ın ve Nazilli'nin ardarda işgali ile Sevr'in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

    Sultan Vahidettin'in başkanlığında toplanan Şüra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920'de "zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer" görerek Antlaşma'nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa'nın, Türk topraklarını parçalayan, milli şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hadi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşması'nı 10 Ağustos 1920'de imzaladılar.

    Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor, Türk Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.

    Rumeli sınırımız aşağıda yukarı İstanbul vilayetinin sınır olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlıları verilecekti. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa'ya bırakmakta idi. Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye'ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak'ın kuzey kısmında nüfus bölgeleri tesis ediyorlardı.

    İstanbul'da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar'da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı, Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilayetleri ve dolayları idi. Sevr'e göre, memleket dahilinde bulunan azınlık, Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtulduğu gibi, yeniden hiç kimse Türk tabiyetine de giremeyecekti.

    Devletin askeri kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azami miktar 50.700 kişi olacak; Tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mali ve iktisadi hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti'ni İtilaf Devletleri'nin müşterek sömürgesi haline, getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mali Komisyon, Osmanlı Devleti'nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.

    Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti'nce imzalanması, Anadolu'daki milli mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti'nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.

    Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması'nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat'ta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilan etti.

  2. #462
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Mondros AteŞkes AntlaŞmasi

    30 Ekim 1918 tarihinde, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay'ın Başkanlığı'nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilaf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışma sona ermiştir. 1. Dünya Savaşı'nı bitiren bu Antlaşma aslında çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti'nin yıkılışını öngörmekte; İtilaf Devletleri'ne Osmanlı İmparatorluğu!nun herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanımakta idi.

    Mustafa Kemal'in o zaman ifade ettikleri üzere; Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilası için onlara muaveneti(yardımı) de vaad eylemiştir. Bu Mütareke olduğu gibi tatbik edildiği takdirde memleketin baştan sona kadar işgal ve istilaya maruz olacağı şüphesizdir.

    Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilaf Devletleri, barış antlaşmasının imzalanmasını beklemeden, Türk Topraklarının taksimine giriştiler. Ateşkes antlaşmasının 7. maddesi gereğince, bütün bir memleketin işgali için İtilaf Devletleri'ne imkan veriyordu.

    Mondros Ateşkes Antlaşması'nın başlıca hükümleri şunlardır:

    1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

    2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

    3- Karadeniz'deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.

    4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul'da teslim olunacaktır.

    5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

    6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

    7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

    8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.

    9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.

    10- Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.

    11- İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.

    12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.

    13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.

    14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye'den temin edeceklerdir.(Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)

    15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletleri'nin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.

    16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri'nin kumandanlarına teslim olunacaktır.

    17- Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

    18- Trablus ve Bingazi'de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.

    19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.

    20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletleri'ne teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.

    21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.

    22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletleri'nin nezdinde kalacaktır.

    23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

    24- Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.

    25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.

  3. #463
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    İstanbul AntlaŞmasi

    I. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan antlaşma. Bu antlaşma ile bugünkü Türkiye - Yunanistan - Bulgaristan sınırı çizilmiştir.

    Osmanlı Devleti'nin I. Balkan svaaşından yenilgiyle çıkması sonucunda Osmanlı Devleti Trakya'yı ve Edirne'nin büyük bir bölümünü Bulgaristan'a bırakmak zorunda kalmıştır.

    Osmanlı Devleti, II. Balkan Savaşı'nda (30 Haziran 1913) büyük kayıplar veren Bulgaristan'ın bu durumundan yararlanarak Edirne'yi geri aldı. İki cephede birden savaşan Bulgaristan bu durum karşısında ateşkes istedi ve iki devlet arasında İstanbul'da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Londra Antlaşması'nın Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile ilgili maddesi iptal edilmiş oldu.

    İstanbul Antlaşması'na göre :

    - Batı Trakya Bulgaristan'a verildi.

    - Edirne Osmanlılar'a bırakıldı.

    - Bulgaristan'da yaşayan Türkler'in dört yıl içinde Türkiye'ye göç etmelerine izin verildi. Kalanlara da her türlü mezhep ve din özgürlüğü tanındı.

  4. #464
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    KapİtÜlasyonlar

    Sözlük anlamıyla; bir ülkenin, vatandaşlarının zararına olacak şekilde yabancılara verilen ayrıcalıklar. Osmanlı Devleti'nde Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1535'de ilk kez padişah fermanıyla Fransızlara tanınan hakların tümü.

    Fransa Kralı I. François 1525'de Cermen İmapartoru V. Carlos tarafından esir alınmış bunun üzerine Kralın annesi Kanuni'ye bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu sırada Mohaç Seferi'ne çıkacak olan Kanuni, bu yardımla Habsburglarla yakınlaşma sağlanabilir düşüncesiyle, yardım etmeyi kabul etmiştir. Fakat herşey Sultan Süleyman'ın planladığı gibi olmamış, Fransız dostluğu zamanla resmi bir kimlik kazanmıştır.

    1535'te Fransızlarla Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşmayla Fransızlara birtakım haklar verilmiştir. Kapitülasyonlar, bu dostluk antlaşmasının yarattığı yakınlaşma ortamında verilmiş olan haklardır. Buna göre; Fransız bayrağı taşıyan gemiler Osmanlı egemenliğinde bulunan bütün limanlarda serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Diğer yabancı devletler gemilerini, Osmanlı egemenliğinde bulunan denizlerde ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi. Bu sayede Fransızlar kapitülasyonlar gereği Osmanlı denizlerinde serbestçe ticaret yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Katoliklere ibadet özgürlüğü verilmesi, Fransız konsoloslarına kendi vatandaşlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesinde yargı yetkisi tanınması gibi hükümler, daha sonraki yıllarda İmparatorluğun zayıflamasıyla, devletin bağımsızlığını yok edecek kurallar haline getirilmiştir.

    1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında yeni kapitülasyonlar verilmiştir. 1740 kapitülasyonlarıyla, Fransa'ya tanınan haklar daha da genişletilmiş, diğer batılı ülkelere de aynı hakların tanınması kabul edilmiştir. 1740 kapitülasyonlarından sonra Osmanlı sınırları içerisindeki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları sağlanmış, hatta bu haklar sayesinde İstanbul'da yanacı postaneler açılmıştı.

    Sevr Antlaşması'nın imzalanmasıyla kapitülasyonlardan yararlanma hakkı Yunanistan ve Ermenistan'a verilmiş, yabancı gemilere, Türk gemilerine tanınan bütün hakların tanınması kararlaştırılmıştır. 22 Mart 1922'deki Sakarya Zaferi'nden sonra Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri bakanları konferansında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Türkiye ve kapitülasyonlardan yararlanan öbür devletlerin katılmasıyla kurulacak bir komisyonca kapitülasyon hükümlerinin gözden geçirilmesi konusunda karara varılmıştır. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşmasıyla yürürlükten kalkmıştır.
    peserefesor
    04-19-2006, 09:02 PM

    KAPITÜLASYONLAR Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden "imtiyazat-i Ecnebiye" denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca'da teslim olma, Italyanca'da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti'ndeki kapitülasyonlar Italyanca'daki "Capitulazione" ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.

    Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab'asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.

    Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar'in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki "Afyon Savasi" emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.

    Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365'de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti'ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus'un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes'elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti'nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu' nun Sultan Yildirim Bayezid Han'a Istanbul'da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. "Hümâyûnnâme" adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.

    18 Subat 1536'da Kanunî Sultan Süleyman Hân'in Fransa Krali Birinci François'e verdigi "Uhûd-i atika" meshurdur. Kanuni'nin Osmanli Devleti'nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa'ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François'in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:

    1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.

    2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.

    3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.

    4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye'ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.

    5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.

    6- Türkiye'de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa'daki varislerine verilecekti.

    7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.

    8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.

    Kanuni devri, Osmanli Devleti'nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san'at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han'in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni'yi batiya yöneltti. Kanu'nî'nin Osmanli Devleti'ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa'da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa'nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb'un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya'yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya'nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin fethine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân'in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.

    Bu devirde Luther, Papa'ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa'yi destekliyordu. Luthercileri ezmege karar vermisti. Avrupa'da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Lutherciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luther bile "Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim..." diye dua ediyordu.

    6 Aralik 1525'de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva'dan degil, annesi Louise de Savoie'dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent'in esiri olarak Ispanya'da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani'ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa'nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa'da Sarlkent'e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent'in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.

    Sarlkent Iran Sahi Tahmasb'a haber yollayarak Osmanli Devleti'ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent'e söyle diyordu:.

    "Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb'in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu."

    Kanuni'nin Fransa'ya verdigi ticari imtiyazlarla, Fransa'da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536'da Fransa'ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardim yapildi. Böylece Fransa Sarlkent'e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa'nin yardimina gönderildi. Kanuni'nin bu siyaseti ile Avrupa' da Osmanli Devleti'nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul' da Fatih'in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa'da Kanuni'nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.

    Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti'nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi'ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül'de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi' ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.

  5. #465
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Kasr-i Şİrİn AntlaŞmasi


    Bugünkü İran sınırımızın çizildiği, Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanan antlaşmadır.

    Osmanlı-İran Savaşları, İran Şahı I. Abbas'ın ölmesi ve IV. Murad'ın tahta çıkarak yönetimi ele almasıyla Osmanlı Devleti'nin lehine gelişmiştir. Sultan IV. Murad 1635'de Revan (Erivan) ve Bağdat'ı geri aldı. İran'ın barış istemesi üzerine Hulvanrud Irmağı'nın kıyısında bulunan Kasr-ı Şirin'de bir antlaşma imzalandı.

    Antlaşma gereğince;

    - Bağdat, Bedre, Hassan, Hanıkin, Mendeli, Derne, Dertenk ile Sermenel'e kadar olan alanlar Osmanlılara'a bırakılacaktı.

    - Derbe, Azerbaycan ve Revan İran sınırları içinde kaldı.

    İran'ın kuzey sınırı, Kars, Ahıska ve Van Osmanlı topraklarında kalacak biçimde belirlendi. Sınırın her iki taafında kalan kalelerin ve istihkamların yıkılması öngörüldü. Antlaşmanın sonuna eklenen bir madde ile İran'da, ilk üç halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) ile Hz. Muhammed'in eşi Hz. Ayşe'ye hutbelerde "seb ve lanet" edilmemesi koşulu kondu. Bu antlaşma 1722 yılına kadar yürülükte kaldı ve 1723'te başlayan savaş sonrasında 1747'de yeniden yürülüğe konuldu.

  6. #466
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Timar Kanunu

    Tımar, Osmanlı İmparatorluğu'nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen araziye denir. Tımarın kullanılması ile ilgili kanuna da Tımar Kanunu denir. Tımar Sistemi'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nda toprağın işlenerek, devletin masrafsız bir şekilde girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve iktisadi hayatın gelişmesinde büyük yararı olmuştur. Fakat zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, bu sistemin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur.

    Tımar Kanununa göre ;

    1- Tımar sahipleri devletin birer memurudur ve merkezin emri altında çalışmak zorundadır.

    2- Görevini yerine getiremeyen tımar sahipleri görevlerinden azledilirler.

    3- Tımar, hizmet karşılığı toprağın gelirinden yararlanıldığından dolayı elde ettikleri haklar veraset yoluyla bir başkasına verilemez.

    4- Tımar sahipleri, devletin verdiği işleri yapmak ve verilen yetkileri kullanmakla sorumludurlar.

    5- Tımar sahibi özürü olmadan sefere katılmazsa tımarı elinden alınır.

    6- Ortak tımarlarda nöbeti geldiği halde gelmeyenlerin tımarına el konur.

    7- Tımar ve zeamet sahiplerinin ölümü halinde, tımarların kılıç kısmı oğullarına verilir.

    8- Şehit düşenin oğluna kılıçtan fazlası verilir.

    Savaşlarda elde edilen topraklar gelirine göre kısımlara ayrılır ve savaşta yer alan sipahilere verilirdi. Tımarların gelir ve giderleri defterhanede bulunurdu. Tımar sahibi, her 300 akçe için cebeli getirmekle yükümlüydü.

    Tımar sahibi, devlete ait miri toprakları devlet adına kullanır, köylü onu efendisi olarak tanırdı. Tımar sahibi köylüyü korumak ve ona daha iyi şartlar sağlamak, köylüyü toprağa bağlamak, ziraatı geliştirmekle görevlidir. Tımar sahibi, tımarın olduğu topraklarda otururdu.

  7. #467
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Kanuni Sultan Süleyman (1495 - 1566)

    Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman yuvarlak yüzlü, ela gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı. Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun'dan (Yavuz Sultan Selim'in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul'a, dedesi Sultan İkinci Bayezid'in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi'den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. 15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509). Yavuz Sultan Selim'in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak babasına vekalet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti. Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman adaleti seven bir padişahtı. Mısır'dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar. İÇ İSYANLAR Kanûnî Sultan Süleyman, padişahlığının ilk yıllarında bazı iç isyanlarla uğraştı. Mısır'ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim'in Şam Valisi olarak atadığı Canbirdi Gazeli'nin çıkardığı isyan bunlardan ilkidir. Amacı Memlük devletini yeniden kurmak olan Canbirdi Gazeli, 1521 yılının Ocak ayında Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratılarak yakalandı ve idam edildi. Kanûnî Sultan Süleyman, sonraki yıllarda yine Mısır'da sadrazamlık hakkının kendisinde olması gerektiğini savunan Ahmet Paşa, Anadolu'da Safevilerin desteğiyle ortaya çıkan Kalender Çelebi ve vergi sistemini bahane ederek ayaklanan Baba Zünnun (1527) isyanlarıyla uğraştı. Çıkan tüm bu isyanlar Osmanlı kuvvetleri tarafından başarıyla bastırıldı. BELGRAD'IN FETHİ Kanûnî Sultan Süleyman tahta çıktığında Avrupa'nın en güçlü devleti Roma-Germen İmparatorluğu (Almanya) idi. Almanya İmparatoru Şarlken Macaristan'a hakim olmak için Macar kralı ile yakın akrabalık ilişkileri kurmuştu. Macar Kralı İkinci Lui, Şarlken'e güvenerek vergilerini ödemiyor kendisine gönderilen Osmanlı elçilerini öldürtüyordu. Fatih Sultan Mehmed, Avrupa'da düzenlediği seferlerde Sırbistan'ı almıştı. Ancak stratejik bir öneme sahip Macaristan alınamamıştı. Kanûnî Sultan Süleyman Macaristan'ı almak üzere harekete geçti. Belgrad, karadan ve Tuna ırmağındaki Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Şehir, gayet iyi savunulmasına rağmen teslim olmak zorunda kaldı (29 Ağustos 1521). Belgrad Muhafızlığına Balı Paşa getirildi. Bu sefer sonunda İstanbul'a gönderilen bazı Belgradlılar kurulan Belgrad köyüne yerleştirildi. Belgrad'ın fethi, Kanûnî Sultan Süleyman'ın ilk fethidir. Belgrad, bundan sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya açılan en büyük kapısı oldu. Bu sebeple Belgrad'a "Darü'l-cihad" denildi. ŞARLKEN ve AVRUPA Alman İmparatoru Şarlken'in amacı tüm Avrupa'da hakimiyet sağlamaktı. Şarlken, fikirlerine karşı çıkan Fransa Kralı Fransuva'yı esir aldı. Fransa Kralının annesi Düşes Dangolen, Kanûnî'ye bir mektup yazarak yardım istedi. Bunun üzerine Kaptan-ı Derya Barboros Hayreddin Paşa Fransa'nın Akdeniz kıyısındaki şehri Nis'e giderek Şarlken'in donanmasını yendi. Hem Fransa'yı hem de Fransuva'yı kurtardı. MOHAÇ SAVAŞI Şarlken'in büyük bir tehlike olmaya başladığını gören Kanûnî Sultan Süleyman, Fransuva'nın da ısrarı üzerine Şarlken'e karşı savaş açmaya karar verdi. Osmanlı ordusu Tuna nehrini geçerek Macaristan'a girdi. 29 Ağustos 1526'da Macar ordusuyla Mohaç'ta yapılan savaşta Macar ordusu iki saatte dağıldı. Mohaç Savaşı parlak ve şanlı bir zaferle neticelendi. Budin (Budapeşte) alındı. Macaristan, Osmanlı Devletine bağlı bir krallık haline geldi ve başına Macar soylularından Jan Zapolya getirildi. VİYANA KUŞATMASI Macaristan'ın Türkler tarafından fethi Avusturya ile Türkleri karşı karşıya getirdi. Mohaç Savaşı'ndan sonra Macaristan bir tampon bölge haline gelmişti. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Macaristan'ın Osmanlı hakimiyetine girmesini istemiyordu. Ferdinand, Şarlken'in de desteğiyle Jan Zapolya'yı tanımadı ve Budin'e girdi. Karşı sefere çıkan Kanûnî Sultan Süleyman Budin'i geri aldı. Savaşmayı göze alamayan Ferdinand ve Şarlken Avusturya'nın başkenti Viyana'ya kaçtılar ve Viyana kuşatıldı (26 Eylül 1529). Kış mevsimi yaklaştığı için 16 Ekim günü kuşatma kaldırıldı. Osmanlı Devleti, Viyana kuşatmasından bir sonuç elde edememesine rağmen, Macaristan'daki durumunu güçlendirmiş ve Avrupa'nın karşı saldırı yapmasını engellemiştir. Macaristan üzerindeki emellerinden vazgeçmeyen Ferdinand, Kanûnî'ye bir elçi göndererek Macaristan'ın kendisine verilmesini istedi. Buna karşılık vergi vermeyi kabul ediyordu. Bu talebi karşısında olumsuz cevap alan Ferdinand Budin'i kuşattı. MACARİSTAN SEFERLERİ Kanûnî Sultan Süleyman, bunun üzerine Almanya seferine çıktı. Budin'i geri alıp Estergon'a kadar ilerleyen Osmanlı kuvvetleri, Avusturya ve Almanya içlerine akınlar düzenledi. Yedi ay süren Almanya seferi sırasında Avusturya'da bir çok kasaba, şehir ve kale fethedildi. Avusturya, yapılan bu savaşlar sonunda harap ve bitkin bir hale geldi. Bunun üzerine Ferdinand barış istedi. İmzalanan İstanbul Antlaşması ile Ferdinand ve Şarlken'in hem Macaristan hem de tüm Avrupa'yı ele geçirme çabaları sonuçsuz kaldı (22 Temmuz 1533). Ferdinand'ın Macaristan üzerinde ki emellerinden vazgeçmeye niyeti yoktu. Jan Zapolya ölmüş, yerine oğlu Sigismund geçmişti. Bundan istifade eden Ferdinand Budin'i kuşattı. Bunun üzerine 1540 yılında Kanûnî tekrardan Macaristan seferine çıktı ve çok güçlü bir orduyla birlikte Budin'e girdi. Sigismund'u Erdel Beyliği'ne atadı ve Macaristan'ı Osmanlı Devleti'ne bağlı Budin eyaleti haline getirdi. Süleyman Paşa bu bölgenin beylerbeyliğine atandı. Avusturya'nın elinde sadece kuzey Macaristan kaldı. Kanûnî döneminin önemli siyasi olaylarından olan Osmanlı-Macaristan, Almanya, Avusturya ilişkileri Kanûnî'nin ölümüne kadar devam etti. ZİGETVAR KALESİ Anadolu'daki iç isyanlarla ve Doğu'da İran Devleti ile uğraşan Kanûnî Sultan Süleyman, 1566'da son seferine yine Macaristan üzerine çıktı. Zigetvar kalesi kuşatıldı, ancak kuşatma devam ederken Kanûnî Sultan Süleyman vefat etti. Osmanlı Devletini zaferden zafere taşıyan Kanûnî Sultan Süleyman'ın ölüm haberine rağmen kale fethedildi (7 Eylül 1566). KAPİTÜLASYONLAR İlk defa 1352 yılında Cenevizlilere verilen Kapitülasyonlar, darülharb kabul edilen yabancı ülke tüccarına Osmanlı topraklarında ticaret yapma hakkı veriyordu. Ancak Osmanlı Devleti ticaret imtiyazlarını siyasi ve diplomatik menfaatleri çerçevesinde kullanarak ittifak yapacağı devletlere vermişti. 1535 yılında Fransa ile dostluk havası içerisinde iken Fransızların hazırladığı Kapitülasyon taslağı Osmanlı padişahınca tasdik edilmemişti. Bu taslağa göre eşit şartlar ve mütekabiliyet esası getiriliyordu. Halbuki Osmanlı Devleti padişahın tek taraflı yemini "Ahdi" ile verildiğinden Ahidname diye adlandırılmıştı ve her padişah değiştiğinde yenilenmesi gerekiyordu. İlk Fransız Kapitülasyonu, Kıbrıs seferi öncesinde 1569 yılında verildi. Katolik dünyasına ve Papa ambargosuna karşı ittifak sağlamak için Protestan olan İngiltere'ye 1580'de, Hollanda'ya 1612'de Kapitülasyonlar verildi. Kapitülasyonlarda ticaret yapma hakkının yanı sıra, tüccarın hakları, gümrük vergileri, mahkeme usülleri, yol izinleri, emniyetlerine dair hususlar detaylı olarak belirtildi. Osmanlı devleti zayıfladıkça Kapitülasyon verilen devletlerde giderek çoğaldı ve bunu bir baskı aracı haline getirdiler. Birinci Dünya Savaşı'nın ilanı ile birlikte 1914 yılında tüm protestolara rağmen Kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırılmıştır. OSMANLI ve SAFEVİLER Kanûnî Sultan Süleyman Avrupa'da başarılar kazanırken, Anadolu'da iç isyanlar baş göstermiş, İran'da ise yıkılan Akkoyunlu devletinin yerine kurulan Safevi Devleti, doğuda Osmanlı İmparatorluğu için ciddi tehlike olmaya devam etmişti. Kanûnî Sultan Süleyman, Avrupa'da İstanbul Antlaşmasıyla geçici de olsa barışı sağladıktan sonra, İran üzerine ilk seferine çıktı. Safevi Devletinin izlediği düşmanca politikalar ve Anadolu'da yaşayan Şiileri kışkırtmaları bu seferin düzenlenmesine neden oldu. Tebriz, Azerbaycan ve Hamedan istila edildi. Irakeyn seferiyle de Bağdat alındı(1534). Kanûnî'nin Avusturya'ya sefer düzenlemesinden yararlanmak isteyen Safevi Şahı Tahmasb, kardeşinin Osmanlılara sığınmasını da bahane ederek, Tebriz, Nahçıvan ve Van'ı ele geçirdi. Bunun üzerine Kanûnî Sultan Süleyman ikinci defa İran seferine karar verdi. Çıkılan İran Seferinden Van ve Tebriz geri alınarak dönüldü (1548). Safeviler 1553 tekrar saldırıya geçtiler. Doğu Anadolu'da ilerleyen düşman kuvvetleri Muş'a kadar gelip Erzurum'u kuşattılar. Kanûnî Sultan Süleyman üçüncü İran seferine çıktı. Revan, Nahçıvan ve Karabağ alındı. Zor duruma düşen Şah Tahmasb'ın isteği üzerine barış yapıldı ve Amasya Antlaşması imzalandı(1555). Bu antlaşmayla, Yavuz döneminden beri süren İran sorunu çözüme kavuştu. Doğu Anadolu, Tebriz ve Bağdat Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Amasya Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasındaki ilk resmi antlaşmadır. Ayrıca İslam dünyasında yapılan ilk din barışı özelliği de taşımaktadır. RODOS'UN FETHİ Avrupalılar Akdeniz'deki Rodos, Kıbrıs, Girit, Malta gibi adalara hakim olmuşlar, açık denizlerde keşifler yapmışlar ve denizlerde güçlerini arttırmışlardı. Kanûnî döneminde denizciliğe önem verildi ve büyük başarılar elde edildi. Kanûnî döneminde Rodos adası, Sen Jan şövalyelerinin elindeydi. Şövalyeler korsanlık yapıyor, Türk donanmasına zarar veriyorlardı. 1522 yılında düzenlenen seferle Rodos fethedildi. CEZAYİR'İN OSMANLIYA KATILIŞI Cezayir 1516'da Baba Oruç ve kardeşi Hızır Reis(Barbaros) tarafından İspanyollardan alınmıştı. 1518'de Barbaros, Cezayir'in hükümdarı olmuştu. Daha önce Yavuz bu iki denizcinin kendisinden yardım istemesi üzerine onlara iki kadırga ve levent vermişti. Kanûnî, Barbaros Hayreddin Paşa'yı İstanbul'a çağırdı ve Kaptan-ı Deryalığa getirdi(1533). Böylece, Cezayir Osmanlı topraklarına katıldı. Barbaros Ege denizinde Venediklilerin elinde bulunan adaları aldı. PREVEZE DENİZ ZAFERİ Osmanlıların Akdeniz'de kuvvetlenmeleri ve tüm Ege denizine hakim olmaları Avrupa'yı telaşlandırmıştı. Ayrıca devam eden Avusturya ve Macaristan seferleri büyük bir Haçlı donanması hazırlanmasına neden oldu. Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasında Venedik ve Cenevizlilerden başka Malta, Portekiz ve İspanya'ya ait gemilerde bulunuyordu. Haçlı donanması 602, Osmanlı donanması ise sadece 122 parçaydı. Preveze körfezinde 27 Eylül 1538'de yapılan savaşta Barbaros Hayreddin komutasındaki Osmanlı donanması büyük bir zafer elde etti. Tarihe Preveze Deniz Zaferi olarak geçen bu savaş sonunda Akdeniz bir Türk Gölü haline geldi. TRABLUSGARB'IN ALINMASI Şarlken, Trablusgarb'ı aldıktan sonra buraya Sen Jan Şövalyelerini yerleştirmişti. Barbaros'un Preveze Deniz Zaferini kazanması ve Venediklilerin Osmanlılarla barış imzalamaları Şarlken ve Papa'yı kızdırmıştı. Hazırlanan Haçlı donanması Cezayir'e saldırdı ancak Osmanlı donanması karşısında bozguna uğradı(1541). Barbaros'un yetiştirdiği Turgut Reis Trablusgarb'ı karadan ve denizden kuşatarak aldı. Ayrıca bu seferle Bingazi de Osmanlı ülkesine katıldı (1551). CERBE SAVAŞI Turgut Reis'in İspanyollar'ın elinde bulunan Cerbe adasını kuşatması üzerine Andrea Doria komutasındaki bir Haçlı donanması İspanyollara yardıma geldi. Yapılan Cerbe Deniz Savaşında büyük bir zafer kazanıldı. Cerbe Osmanlılara geçti (1559). MALTA SEFERİ Rodos'un fethinden sonra Malta'ya yerleştirilen Sen Jan şövalyeleri Osmanlı için bir tehlike oluşturuyordu. Trablus ve Cezayirin güvenliği için Malta'nın alınması gerekiyordu. Yapılan kuşatma sırasında Turgut Reis şehit oldu. Malta alınamadı(1565). HİNT SEFERLERİ Coğrafi keşiflerden sonra sömürge arayışları başlamış, Portekiz ve İspanya pek çok sömürge elde etmişlerdi. Portekizliler Kızıldeniz ve Hint ticaret yollarına hakim olmaya çalışıyorlardı. Ümit Burnunun bulunması, Osmanlıların baharat ticaretine de büyük darbe vurmuştu. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde bu sebeplerden ötürü, dört kez Hint deniz seferi düzenlendi. Ancak Osmanlı donanmasının okyanus şartlarına uygun olmaması yüzünden bu seferlerden hiçbirisinde tam başarı sağlanamadı. 1551 yılında düzenlenen İkinci Hint Seferinde Osmanlı donanmasının başında Piri Reis vardı. Türk Denizcilik tarihinde önemli bir yere sahip olan Piri Reis, bu sefer sırasında Maskat'ı almış ve Portekiz donanmasını büyük bir bozguna uğratmıştı. Ancak, Portekizlilerin Basra Körfezini kapatacaklarını düşünerek, donanmayı Basra'da bırakıp ganimetlerle geri döndüğü için Piri Reis Mısır'da idam edilmiştir. Ancak yine de Yemen, Eritre, Sudan sahilleri ve Habeşistan'ın bazı kısımları Osmanlı topraklarına katıldı. Arap yarımadası tamamen Osmanlı denetimine girdi. Kızıldeniz yabancı güçlere kapatılarak Osmanlı egemenliği sağlandı. İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ) Kanûnî Sultan Süleyman 46 yıl saltanatta kaldı. Babası Yavuz Sultan Selim'den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkardı. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde imar faaliyetleri devam etti ve ilk iş olarak babası Yavuz Sultan Selim tarafından temelleri atılan İstanbul Sultan Selim Camii'ni tamamladı. Bunun dışında yaptırdığı eserlerden bazıları şunlardır; Gebze'de Çoban Mustafa Paşa Camii ve Külliyesi, Afyon Sincanlı Sinan Paşa Camii, Bozöyük Kasım Paşa Camii. MİMAR SİNAN Osmanlı imparatorluğunun en parlak devrinin büyük mimarı ve dünya çapında bir sanatkar olan Mimar Sinan, Kanûnî Sultan Süleyman döneminde bir çok eserler verdi. Bunlardan en önemlileri şunlardır; Halep Hüsrev Paşa Camii, İstanbul Haseki Külliyesi, İstanbul Şehzade Camii ve Medresesi, Üsküdar Mihrimah Camii, İstanbul Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Tekirdağ Rüstem Paşa Camii ve Külliyesi, Silivri Kapı İbrahim Paşa Camii, İstanbul Rüstem Paşa Camii, İstanbul Sinan Paşa Camii, Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii ve Külliyesi, Fındıklı Molla Çelebi Camii, Babaeski Semiz Ali Paşa Camii, Büyükçekmece Kanûnî Sultan Süleyman Külliyesi ve Köprüsü, Süleymaniye Tekkesi. Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur: "Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi. Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır, Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi".

  8. #468
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    OSMANLI İMPARATORLUĞUN’DA OKUL AÇAN ÜLKELER VE OKULLARI

    A. FRANSIZ OKULLARI

    Saint - Benoit Fansız Okulu

    Saint - Georges Fransız Okulu

    Saint - Louis Dil Oğlanları Koleji

    Saint - Pierre Fransız Okulu

    Nötre Dame De Sion Fransız Kız Lisesi

    Saint Pulcherie Fransız Okulu

    Saint - Josep'n Fransız Koleji

    Saint - Esprit Fransız Okulu

    İmmacule Conception Fransız Okulu

    B.İNGİLİZ OKULLARI

    C. AMERİKAN OKULLARI

    Harput Amerikan Koleji

    Robert Koleji

    İstanbul Amerikan Kız Koleji

    Merzifon Amerikan Koleji

    D. İTALYAN OKULLARI

    İtalyan Kız Ortaokulu (Ağahamamı Kız Ortaokulu)

    İtalyan Kız Ortaokulu

    Büyükdere İtalyan Okulu (R. Scuole Femminiledi Büyükdere)

    Santa - Maria İtalyan Okulu (Büyükdere)

    Bakırköy İtalyan Okulu

    Yedikule İtalyan Okulu

    İtalyan Erkek Okulu (R. Scuole Elementare Maschile)

    Beykoz İtalyan Okulu

    Sainte - Marie İtalyan Okulu (Beyoğlu)

    Sacre Cour İtalyan Kız Okulu (Yeşilköy)

    Bartelemeo Giustiniani İtalyan Okulu

    San - Pietro İtalyan Kız Okulu (Galata)

    İtalyan Kız Okulu (Kadıköy)

    San - Pietro Okulu (Kadıköy)

    ALMAN OKULLARI

    AVUSTURYA OKULLARI



    1964 YILI ESAS ALINARAK TÜRKİYE'DE -GÜNÜMÜZDE- BULUNAN

    YABANCI (ÖZEL) OKULLAR ŞUNLARDIR:[1]



    A) FRANSIZ OKULLARI

    Nötre Dame de Sion Fransız Lisesi

    Nötre Drame de Lourd Fransız Okulu

    Sainte Pulcherie Fransız Okulu

    Sanit Benoit Fransız Erkek Lisesi

    Saint Benoit Fransız Kız Orta Okulu

    Saint Michel Fransız lisesi

    Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi

    B) İNGİLİZ OKULLARI

    İngiliz Erkek Lisesi (Nişantaşı)

    İngiliz Kız Ortaokulu (Beyoğlu)

    C) AMERİKAN OKULLARI

    Bursa Amerikan Koleji

    İzmir Amerikan Kız Koleji (Göztepe)

    İstanbul Amerikan Bristol Hastanesi Ebe ve Hemşire Okulu (Nişantaşı)

    İstanbul Amerikan Koleji Kız Kısmı (Arnavutköy)

    İstanbul Robert Koleji Lisesi Bölümü (Bebek)

    Tarsus Amerikan. Koleji (İçel)

    Amerikan Kız Lisesi (Üsküdar)

    Merzifon Amerikan Koleji

    Fırat Amerikan Koleji

    D) İTALYAN OKULLARI

    İtalyan Kız Ortaokulu (İvrea Sörlerine ait)

    İtalyan ilkokulu (Salesiaini Rahiplerinin yönetiminde)

    İtalyan Lisesi (İtalya Dışişleri Bakanlığına bağlı)

    İtalyan Ticaret Lisesi ve Giustiniani Okulu

    E) ALMANYA OKULLARI

    İstanbul Alman Lisesi

    F) AVUSTURYA OKULLARI

    Sank-Georg Avusturya Kız Lisesi

    Sank-Georg Avusturya Erkek Lisesi ve Ticaret Okulu

    G) İRAN OKULLARI

    İran islam Cumhuriyeti İlkokulu .(Türkiye'deki İranlılar için açılmıştır. )

    H) YUNANİSTAN OKULLARI

    Rum Zapyon Okulu

    Fener Rum Patrikhanesi içindeki "Fener Rum Okulu" Fener Rum Patrikhanesi binası 1941'de yandı. 1986'da Türkiye patrikhane binasının onarımına izin verdi. 17 Aralık 1989'da Fener Rum Patrikhanesi yeni binalarında çalışmaya başladılar. [2]

    Anadolu’daki Amerikan misyonerler 1891’e kadar 9 kolej kurdular. Bunlar;

    İstanbul’da Robert Koleji (1862),

    Beyrut’ta Beyrut Üniversitesi (1864),

    İstanbul’da Amerikan Kız Koleji (1873),

    Antep’te Merkezi Türkiye Koleji (1876),

    Harput’ta Fırat Koleji (1878),

    Maraş’ta Merkezi Türkiye Kız Koleji (1882),

    Merzifon’da Anadolu Koleji (1886),

    Tarsus’ta Paul Enstitüsü (1888)

    İzmir’de Uluslararası Kolej (1891).

    Anadolu’daki beş Amerikan Kolejinin ana taşıyıcıları Ermeniler'di



    İSTANBUL’DAKİ ERMENİ OKULLARI



    Günümüzde İstanbul’da Ermeniler’e ait 19 anaokulu, 20 İlkokul, 9 Ortaokul, 5 Lise bulunmaktadır.

    Bezezyan Anaokulu ve İlkokulu

    Varhutyan İlkokulu

    Semerciyan Anaokulu ve İlkokulu

    Karagözyan İlkokulu

    Aramyan Uncuyan Ortaokulu

    Bezciyan Ortaokulu

    Sahakyan Nunyan Lisesi

    Eseyan Lisesi

    Gebrenagan Lisesi

  9. #469
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Truva'nın Bulunuşu ve Hazineler

    Tarih bu Şehri "aşk, kahramanlık ve uygarlık yuvası" olarak anlatır. Ünlü şair Hemeros'un İlyada'sında destanlaştırdığı "Troia" önce bu destanla medeniyet dünyasında yerini aldı. Sonra H..Schliemann tarafından yapılan kazılarla zenginlikleri meydana çıkarıldı. Bulunan hazine, kenti ve Schliemann'ı dünya ölçüsünde haklı bir şöhrete kavuşturmuştur.

    Bu kent'te 3000 yıl boyunca Anadolu kavimleri oturdu. Bu bakımdan Yunan uygarlığının bir örneği olarak göstermek yanlıştır. Bu gayretkeşliktir. Sonra medeniyetin merkezi M.Ö. dönemde Avrupa değil, Asya'dır. Büyük peygamberler ve ünlü hükümdarlar hep Anadolu'da yaşamıştır. Karun'un Hazinesi Anadolu'dadır. Bu itibarla daha uygar ve çok daha üstün vasıflara sahip Anadolu kavimleri Çanakkale ve Boğazlar bölgelerinde, Makedonyalı barbar kavimlere daima karşı çıkmışlar ve onların sömürgeci, hilekar davranışlarını önleyebilmek için zaman zaman savaşmak zorunda kalmışlardır. Çok sonraları Yunan propagandası etkisine giren tarafla dünya Troia yöresine, Yunanlılarla birlikte Helenleştirmişlerdir. Bu itibarla aslında ünlü Troia kentini Yunanlılar değil, Anadolu halkları kurmuştur. Bundan ötürü Troia, bağımsız bir Batı Anadolu kültür merkezi durumundadır. Nitekim Troia'da ele geçen kalıntılar bakır çağından, demir çağına kadar devam ede gelen 2500 yıllık değişmez bir tarihi karakter gösterir. Ancak kaderin cilvesi olarak Troia şehri gün ışığına çıkabilmesi için Alman uyruklu H.Schliemann'ı bekliyordu. H.Schliemann'a kadar Troia, sadece Homeros'un İlyada'sında zikredilen bir hayal şehri idi. Şimdi tarih sahnesine çıkıyordu.

    Aslında Alman uyruklu bu mükemmel araştırmacı bir papaz çocuğu idi. İlkokul sıralarında kendisine ezberletilmiş olan Homeros'un destanlarının çok etkisinde kalmıştı. Olağanüstü bir zekası vardı. İngilizce’yi, Fransızca’yı, İtalyanca’yı, İspanyolca’yı, Portekizce’yi, Arapça ve Türkçe’yi altışar ay gibi, oldukça kısa bir zaman zarfında öğrenmiştir. 1863 yılında da dünyaca sayılı zenginler arasına girmiş bulunuyordu. Homeros'un eserlerini de ezbere biliyordu. Eserler onun hayatında mükemmel bir pusula rolü oynamıştı.

    SCHLİEMANN'IN TROİA TUTKUSU
    6 ocak 1822 yılında Almanya'nın Neubukov kasabasında doğan Schllemann, çocukluğundan itibaren İlyada sayesinde Troia hayranı olarak yetişmişti. Bu yüzden arkeoloji eğitimi aldı ve 1869'da ikinci defa Atinalı bir tüccarın kızı olan Sopheie ile evlendi. Bu itibarla Atina’ya yerleşti ve böylece Yunan damadı oldu. Sonra da Çanakkale yöresine bir geziye çıktı Pınarbaşı yörelerinde 300 yerde sondaj yaptı ve hep olumsuzdu. Sonunda Hisarlık için karar verdi. Buralardaki çalışmalarını bir tez haline getirdi Dr. unvanını kazandı. İkinci ve üçüncü defa kazı yapabilmesi için başvuruda bulundu ve ABD İstanbul Büyükelçisi Wyne Mac Veagh'ın yardımları ile istediği izni aldı. ABD Çanakkale konsolosu Calvert te yardımcı olmuştu. Nihayet karası ile birlikte Çanakkale Troia bölgesinde kazılara başladı. Kazılar aralıklı olarak onun ölüm yılı olan 1890'a kadar sürmüştür. Hazineyi kaçırmasından sonra da dünyaca ünlü oldu.

    SONRAKİ GELİŞMELER
    Onun ölümü üzerine mimar Wilhelm Dörpfeld, bayan Schliemann adına kazıları 1895'e kadar sürdürmüştür. Önce Troia'nın 7 tabaka olduğu sanılmıştı. Sonradan tabakaların 9 olduğu anlaşılmıştır.6 ünlü kent; önceden tarihçi, coğrafyacı ve bilgin bazı ünlü kişilerin eserlerinde yer almıştı. Yani Troia'dan söz edilmişti. Fakat toprak altından çıkaran Schliemann olmuştur. Ne var ki olay çok tartışıldı. Bu tartışmalar üzerine Schliemann tanınmış ilim adamlarının masraflarını da kendisi karşılamak üzere Troia kazı bölgesine çağırdı. Ama gelen olmadı. O da bildiğini okumaya devam etti. İşini seviyor ve kendisine de güveniyordu. En verimli kazıları 1873 hafriyatında oldu. Yıllardır özlemini çektiği rüyası gerçek olmuştu. Yani 17 Haziran 1873 hazineyi buldu ve yurt dışına kaçırmayı başarmıştır. İlk parti 155 parçadan oluştuğu rivayet edilir.

    HAZİNENİN BULUNUŞU, KAÇIRILIŞI VE MAHKEME
    Kazılar devam ederken Schliemann'ın önüne 8.5 metre derinliğinde bir yarma bulunuyordu. Bir ara karşısındaki çukurda veya çukurun yanı başındaki duvarın göğsünde topraktan başının bir kısmı çıkmış bir heykel göründü. Hemen fırladılar ve karısının da yardımıyla heykelin olduğu yeri eşelemeye başladılar, ilk altın parçaları parmaklarının arasına döküldü. Hemen hayalinde canlandırdığı planı uygulamak için kendisi kadar zeki olan karısını, işçileri paydos ettirmek ve kazı yerinden uzaklaştırmak için gönderdi. Bunun üzerine kadın bir yaş günü masalı uydurdu ve yalnız kutlamak istediklerini söyledi ve işçileri, kazı mahallinden uzaklaştırdı. Yalnız sadık hizmetkarı Rum işçi yanlarında kalmıştı. İşçi adedi 160 kişi idi .Böylece meşhur Kral Priamos'un hazineleri bulunmuş ve Schliemann'ın eline geçmişti. Bu aslında kralın hazinesi değil II.Troia hazineleri idi. Hazinelerin toplam bölü 16'sı yalnız I. VI, Troa'ya aittir. Diğerleri II.Troia katına mahsustur. Buna göre 17 haziran 1873 günü kazılara son verildi. Hazine; altın taçlar, zafer çelenkleri, altın küpeler, süs eşyaları, gümüş ve altın içki kapları, tabaklar, bakır, gümüş miğfer, tolgalar, kemerler, süs eşyaları ve kalkanlar ile mızrak ucu gibi savaş araçlarından ibaret idi.

    Bu kadar çok malzemenin bulunuşu saklanamadı ve yıldırım hızla her tarafta duyuldu ve Alman ise alacağını alıp, kaçmıştı. Bir yıl kadar takip ve soruşturma yürütüldü ve Kum kale sahillerinde altın mamul bazı eşyalar bulundu ve İstanbul Arkeoloji müzesine gönderildi.

    Hülasa Schliemann hakkında Atina mahkemesinde dava açıldı. Neden Atına bilemiyoruz. Belki hazine hırsızının Atina’da oturması olabilir. Mahkeme bilirkişi raporuna göre hazine hırsızına 10,000 Franklık para cezası verdi, Bu gülünç bir ceza idi. Alman ise sevincinden 50.000 Frank ödedi. Böylece devrin sorumlularına çalıp götürdüklerinin ne derece ehemmiyetli olduklarını anlatmak istiyordu, hem de yüzüne kapanmış olan kapıları bir bakıma para ile açmış olacaktı.

    HAZİNENİN BULUNUŞU VE KAÇIRILIŞINI AKTÖRÜN KENDİNDEN DİNLEYELİM
    Kazıyı sürdürürken duvarın üstünde Priamos'un evinin yanında büyük bakırdan çok tuhaf bir nesne buldum. Arkasında altın bulunduğunu sandığım için son derece dikkatimi çekti. Hazineyi işçilerin aç gözlülüğünden korumak ve onu bilim adına korumak için çok çabuk olmak lazımdı. Bu itibarla hemen "Paydos" diye bağırdım. Böylece işçiler yemek yiyip dinlenirken hazineyi büyük bir bıçakla çıkarttım. Bu da çok güç harcayarak ve korku içinde yaşam tehlikesi ile karşı karşıya gelerek mümkün olabildi. Çünkü altını oymam gerekli sur duvarı her an üstüme yıkılabilirdi. Her biri ilim için ölçülmeyecek değer taşıyan bu denli çok sayıda eşyanın götürülüşü beni delice soğukkanlı yapmıştı. Hazinenin oradan kaçırılması: yanımda her zaman hazır bulunan ve kazıp çıkardığım eşyaları şalına sarıp taşıyan sevgili karımın yardımı olmadan gerçekleştiremezdim. Böylece hazineyi korkunç yaşam tehlikesi altında korkudan titreyerek paketledim. Dibinde iki muhteşem altın diadem ve bir altın bant sanatçı işi ve dört altın küpe bulduğum gümüş vazonun içeriği bunu belli ediyor ve bunların üstünde çok tuhaf biçimli 36 adet küpe ve 8750 adet küçük altın halka, delinmiş prizma ve küpeler altın düğmeler vardı. Bunlar diğer takılara ait olmalı idi. 6 altın bilezik bunu izliyordu. Ayrıca orada biri 4.75 cm diğeri 5.25 cm uzunluğunda altın iki parça da buldum. Her birinde 27 delik mevcut idi.' Şimdi burada önemli' olan şu, bütün bu ziynet eşyaları bundan 5000 sene önce hünerli eller tarafından dekore edilmiştir. Demek ki medeniyetin tarihi epeyce eski. Hem bu kadar takıyı takıp-takıştırmayı seven kadınlar orta Asyalı Türk göçmenler olmalıdır.

    Hülasa Schliemann hazineyi İngiltere'de sergiledikten sonra Almanya'ya intikal ettirip Berlin Müzesine devrini gerçekleştirdi. Sonrada tekrar kazı için girişimlerde bulundu ve devrin Eğitim Bakanı Saffet Paşa'ya mektuplar yazdı ve yardım istedi. Bu arada Türk basınının kendisine saldırdığından son derece müştekidir ve İstanbul'dan iki defa Troia arazisine gelip gitmiştir. Ancak Atina mahkemesinden dolayı izin gecikmektedir. Bu arada Çanakkale Valisinin tayini çıkınca girişimler hızlandı. Alınan elçisi araya girdi ve Müzeler Umum Müdürü Osman Hamdı Bey'in verdiği müze memurlarından Galip Bey'i de temsilci olarak atadığı ve kazıya böylece başlandığı anlaşılıyor. Elhasıl gene de olayların seyri hakkında bilgiler kopuk ve tatmin edici bulunmuyor. Ta ki devlet arşivlerinin tamamı görülene kadar muammalığını muhafaza edecektir.

    HİLE VE ÇANAKKALE VALİSİ İBRAHİM PAŞA’NIN TAYİNİ
    Adı geçen Alman'ın zamanın Maarif Nazırı Saffet Paşa'ya yazdığı mektubun sonunu şöyle bağlıyor: Ekselanslarından bütün ricam saygıdeğer Sadrazam'ın Çanakkale Valisine beni çalışmalarımda ve kazılarımda koruması için emir verdirmendir. Tarih: 18 haziran 1871. Bu mektuptan şu anlaşılıyor: Vali Arap İbrahim Paşa ,gürültüye pabuç bırakmayan cinsten ve onu sıkıyor. Schliemann daha önceden Çanakkale'ye gelip gitmistir. Valiyi ve yöreyi tanımıştır. Sonra da mezkur hırsızlık olayı ve mahkeme meselesi ve kazıların durdurulması ve bundan sonra İbrahim Paşa'dan izin almak epeyce zor olacaktır. Elhasıl Schliemann mahkeme olayından sonra ikinci kazı izni için başvuruda bulunur ye İstanbul'dan işini halletse de Çanakkale Valisi İbrahim Paşa'nın kesin direnci île karşılaşır. Hayır diyor kesinlikle izin vermem. Çünkü Vali de her şeyi öğrenmiştir. Schliemann burada dernektedir ki: Çanakkale’de 2 ay bekledim ve izni aldım. Fakat bu defa İzzet Efendi adlı bir şahsı gözcü olarak yanıma kattı. İzzet Efendi'nin işi yoluma engel çıkarmaktı. Bu şartlar altında işimi yapamayacağımı anladım ve Atina'ya döndüm, oradan Times'e bir mektup yazdım ye mektup; 24.7.1876 tarihinde yayınlandı. Mektupta İbrahim Paşa'nın yaptıklarını uygar dünyanın takdirine bırakıyordum. Olaydan İstanbul basını da haberdar olmuştu. Bu sebeple ekim 1876'da Vali İbrahim Paşa'nın başka bir vilayete tayini çıktı, İlave olarak diyor ki: Troia kazılarımı şimdi sürdürebilecektim. Görüyorsunuzya yabancılar 103 sene önce bile medya kanalıyla istediklerini elde edebiliyorlardı.

    SONUÇ
    1822 tarihinde dünyaya gelen Schliemann, 1868 yıllarında Troia aşkı ile Çanakkale'ye gelir. Bu ikinci gelişidir. İlk geliş 1863 yılları olmalıdır. 1870'de de gerekli kazı iznini alır ve 1873’de hazineyi kaçırır. Hafriyat çalışmaları belli aralıklarla 1890'a kadar devam etmiştir. Başta yoğun bir tenkide tabi tutulan Alman'ın kazıları sonunda Troia'nın ünlü bir kent oluşu ve hazinelerinin ölümsüzlüğü dünyaca kabul edilmiştir. Burada üzücü olan hazinelere ve ünlü kente sahip çıkamayışımızdır.

    HAZÎNENİN SON DURUMU
    Hazine Yunanistan ve İngiltere'den sonra Berlin müzesinde koruma altına alındı. Hazinenin hemen tamamı II. Troia tabakasına aittir. Burada mezkur Alman'ın kazıları bittikten sonra köylülerde kazılar yapmıştır. Bulunan eşyaların bir kısmı halen İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Bunlar zamanın müzeler genel müdürü Osman Hamdi Bey'in sayesinde kalabilmişlerdi. Zira Schliemann 1879-1882-1883 ve1884 kazılarında da bulunan bazı parçaları yurt dışına kaçırmıştı. Osman Hamdı Bey ise 1884'de 1960'lara kadar kullanılacak olan Nizamnamesini çıkartıyor ve bundan böyle bulunan eşyalar Türk Hükümeti ile pay edilecektir. Bu arada şaşılacak şeydir ki: bir ara pratik zekâlı Alman hazineleri önce Yunanlılara ve sonra İngilizlere ve en sonda Ruslara satmak istiyor. Fakat bir takım sebepler ilen sürülerek hiçbiri satın almaya yanaşmıyor. Sonunda çalıntı hazine Alman Prof. Virchotv'un yardımlarıyla Berlin Devlet Müzesine bağış yapılıyor. Bu bağışın ne şartla yapıldığını bilemiyoruz. Gene hazine 1873-1882 arası ne kadar fire verdiğini de bilemiyoruz. Böylece İkinci Dünya Savaşı'na gelindi.Burada savaş çıkınca Almanya'da bulunan birçok kıymetli eşya ile birlikte Troia hazineleri de önce Merkez Bankası ve sonrada Berlin hayvanat bahçesi kulesinde koruma altına alındı.1945 ve savaş bitimi hazineye kızıl ordu el koydu. Sonra da uçaklarla Rusya'ya götürüldü. Böylece 1945-1992 arası 50 yıl Rusya'da muhafaza edildi. Kimse de bu sırrı bilemedi. Herhalde 1992 yıllarında iki müzede sergilenmek istenince olay meydana çıkıyor ve biranda olay bütün dünyada duyuldu. Arkasından 24-25 mart 1994 tarihinde Almanlarla Ruslar bir protokol yaptılar ve orada deniliyor ki: biz size Troia hazinelerini geri vereceğiz: karşılığında ise siz de bizim kültür varlıklarımızı geri vereceksiniz. Buna göre Troia hazinesinin bazı şartlar dahilinde Almanya'ya iadesi hususunda Ruslar'la Almanlar anlaşmış oluyorlardı. Bence bu anlaşma Schliemann'ın yaptığı gibi gayrı yasal bir antlaşmadır. Her ikisi de mal sahibi değildir. Bazı araştırmacılar hazineleri beynelmilel düşünebilir. Bunun içinde ulusal bir dava haline getirilmesinde bazı sakıncalar düşünebilirler. Bence yoktur. İlmi bakımdan istifade ortak olabilir. Yalnız herkes malına ve değerlerine sahip çıkmalıdır. Böyle bir olayda hırsız Türk olsaydı ve Alman veya Rusların mallarını Osmanlıya kaçırsalardı: O zaman görürdünüz neler oluyor.

    Hulasa esas bunca maceradan sonra üzücü olanı şudur: 1873 ve sonrası hafriyatları sırasında verilen fireler ve Schliemann şahsi tasarrufları ile hanımına edilen hediyeler ve işçilerin aşırabildikleri ve önce Yunanistan ve sonra İngiltere ve en son Berlin'deki sergilemeler sırasında verdiği fireler ile Rusya’ya taşınması ve halen 46 ayrı müzede sergilenmesi toplanması ve bir gün Türkiye'ye iadesi düşünülürse ve o iade zamanından önce olabileceklerin ve nihayet bütün bunların hazinenin eksilmesine zedelenmesi ve yıpranmasına sebep olunmasını düşünmektir. Ama Nasreddin Hoca misali kalanlara da razıyız. Hani Hoca rüyasında 99 altına razı olmamış ve illa da 100 demiş ve uyanınca da elinde bir şey yok ve hemen gözlerin kapamış, 99’a da razıyım.

    HAZİNENİN ŞİMDİKİ DURUMU
    Biz birbirimizin boğazını sıkarken Rusya hazinenin üzerine oturuverdi. Şimdi ne olacak? Bir kere şu oldu: Rus parlamentosu 22 maddelik yeni tarihi eserler yasasının 2 maddesine göre 2.dünya savaşı sırasında ele geçirilen hiçbir tarihi eseri geri vermeyecektir. Bu arada Moskova'daki parlamento çevreleri Troia hazinelerinin gerçek sahibini bulması için ABD'nin arabulucu rolünün de geri tepeceği kanaatini taşıyorlar. Zira ABD'nin kaçak tarihi eser deposu durumunda olduğu ve bu yüzden arabulucu rolünün de işe yaramayacağı söyleniyor. Yani nasıl ısrar edebilecektir. Başka bir görüşte Troia hazinelerinin yıllarca Moskova’da muhafaza edilmesinin bedelinin hayli yüksek olduğu ve Türkiye'ye çıkarılacak faturanın hayli kabarık olacağı ve bu yüzden de geri adım atmak zorunda kalacağı doğrultusundadır. Yani şimdilik hazinenin başında II.Troia savaşı cereyan ediyor. Kimin kapacağı merakla bekleniyor ve takip ediliyor.

    Hülasa mezkur yasa tasarısı nihayet 18 mart 1997 günü kabul edilerek Ruslar hazinenin üzerine oturdular. Ancak yasa devlet başkanı tarafından Anayasa mahkemesine götürülmesi bekleniyor. Meclisteki Yeltsin'in temsilcisi Kotenkov, yasa Rusya’yı uluslararası alanda güç durumda bırakabilir görüşündedir. Her neyse yasa Anayasa mahkemesinden geri dönmezse Troia hazinelerinin Türkiye’ye iade yolu kapanmış olacaktır. Halbuki dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir devirde ve hiçbir yönetim biçiminde böylesi haksız ve böylesi komik ve ölümsüz ve hukuka aykırı folklorik bir değere el konulduğu görülmemiştir. Bosna-Hersek'i düşündükten sonra her şey olabilir."

  10. #470
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Ergenekon Destanı

    Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır. Kök-Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı'nın, Türk destanlarının içinde ayrı ve seçkin bir yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir. Ergenekon Destanı'nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu'nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir.


    Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi'nin devamı, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir.

    Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir.

    Göktürkler'in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler'in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa, Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra, yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran Moğollar, demirciliği bilmezlerdi.

    Cengiz Han zamanında Moğollar'a elçi olarak gönderilen Çin'deki Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu ''Meng-Ta Pei-lu'' adlı ünlü seyahatnamesinde, Moğollar'ın Cengiz Han'dan önce maden işlemeyi bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını, Moğollar'a demir silahların Uygur Türkleri'nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten Moğollar, demirciliği Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Aslında demircilik, o çağın Moğol düşüncesine göre büyücülere özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.

    Ergenekon Destanı'nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da dağların demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçenek açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur.

    Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler'in mitolojik sayılarındandır. Moğollar'ın mitolojik sayıları ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer verilmesi, bu efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu, Türkler'e ait olduğunu gösterir.

    Mağaralar, Türk mitolojisinde ve Türk halk düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca Göktürk efsanelerinde, Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu'daki masallarda da böyledir. Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki motiflerin ufak değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de bulabiliriz. Hatta islami hikayelerde bile:

    Bir Anadolu efsanesinde peygamberin torunu (?) Muhammed Hanefi, önüne çıkan bir geyiği kovalar. Geyik bir mağaradan içeri girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan geçerek büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun'la karşılaşır.

    Dikkat edilirse, bu Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt'un hayatta kalan tek Türk gencini götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova da yine Bozkurt Destanı'ndaki kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek götürdüğü ovanın aynısıdır. Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı'ndaki Kayı ile Tokuz Oguz'un yurt tuttukları ovanın aynısıdır.

    Altay Türkleri'nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay efsanesinde, bir bahadır avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda bir Bakır-Dağ'ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış olan dağ birden açılır ve geyik açılan delikten içeri girer.

    Genç bahadır da geyiği izler. Az sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü canavarla, iyi yürekli yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay efsanesinde de aynı mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve bu Altay efsanesi, Muhammed Hanefi'nin efsanesine belirgin bir biçimde benzemektedir. Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha mitolojik biçimde olanları da vardır.

    Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor.

    Tabgaçlar da kayaları mağara biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına kurban sunarlardı. Bu kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları dikilir, o bölgede kutsal bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca, Aybek üd-Devâdârî'nin anlattığı, Türkler'in kökenine ilişkin ''Ay Ata Efsanesi''nde de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de, Türkler'in ilk atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi'ndeki mağara, ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.

    Ergenekon Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift sürerek, av avla*****, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir.

    Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).

    Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın 17.yy.da yazmış bulunduğu ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.

    Ergenekon Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler'e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.

    Bir rivayete göre Türkler, Ergenekon'dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.

    Destan aşağıda özetlenmiştir:

    Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

    Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !"

    Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, ''Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

    O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atla***** kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

    Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

    Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.

    Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

    Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım."

    Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

    Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

    Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

    Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.

    Türk Beğleri, Ergenekon'dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döğerek Kutluyorlar.


  11. #471
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Bozkurt Destanı

    Bozkurt Destanı, bilinen en önemli iki Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon Destanı'dır; ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı olması güçlü bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma Türkler'in soy kütüğü ve var olma öyküsüdür.

    Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk sözleri olan
    "Ben, Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum." tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır.

    Bozkurt Destanı'nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve sözcüklerin Çince'ye uydurulma gayreti yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar, Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir. Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt Destanı, Çin'de hüküm sürmüş Chou hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.

    Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür. Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.

    Türkler'in yeniden türeyişlerini anlatan bir destan olan Bozkurt Destanı'nın özeti aşağıda verilmiştir:

    "...Türkler'in ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar.

    Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle, Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü.

    Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar, atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar..."

    Bu efsaneden anlaşıldığına göre, Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerde idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra göçmüşlerdi.

    Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır.

    Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı.

    Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.

    Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.

    Az önce bir özetini vermiş olduğumuz Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut Anıtı'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...

  12. #472
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Vietnam Savaşı

    Vietnam Savaşı denen ve 1965'de başlayıp 1973 yılı başlarına kadar sekiz yıl devam eden, Amerika'nın Kuzey Vietnam'la mücadelesi, Amerikan tarihi bakımından olduğu kadar, savaş sonrası milletlerarası münasebetlerin gelişmesi açısından son derece enteresan ve mühim bir hadise teşkil eder.

    Vietnam savaşı, bir süper-devlet'in, 17 milyonluk bir küçücük ülkede bataklığa nasıl saplandığının da bir hikayesidir. Bu, aynı zamanda, ağır tabiat şartlarından iyi yararlanan bir gerilla taktiğinin, en mükemmel konvansiyonel silahlar karşısındaki zaferinin de bir ifadesidir.

    Nihayet, 1861-1865'den beri, yani son yüz yıl içerisinde ilk defa, Amerikan halkı, manasız ve amaçsız bulduğu bu savaş dolayısıyla federal hükümete karşı başkaldırmıştır. Amerika'nın Vietnam'a bulaşması birdenbire olmamış, yavaş yavaş gelişen bir politikanın neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

    1954 Temmuzundaki Cenevre anlaşmaları ile Laos, Kamboçya, Kuzey ve Güney Vietnam bağımsız devletler olmuşlardı. Yalnız, 17'nci enlemin kuzeyinde bulunan Kuzey Vietnam'da Ho Chi Minh liderliğinde bir komünist rejim bulunuyordu. Bu rejimin daha kuzeyinde ise Çin gibi bir komünist dev vardı. Onun da kuzeyinde, Sovyet Rusya gibi bir komünist süper-devlet bulunmaktaydı. Meseleye bu açıdan bakınca, Kuzey Vietnam Asya'daki büyük komünist blokun bir ileri ucu, bir ileri karakolu idi ve bu hali ile de bütün Hindiçini kıtası için muhtemel bir tehdit ve tehlike idi.

    Bu sebeple Amerika, 1954'den sonra Vietnam'da ve genel olarak Hindiçini'de Fransa'nın yerine geçti ve Asya komünist bloku ile SEATO üyelerinin meydana getirdiği anti-komünist güney-doğu Asya arasında bir tampon teşkil eden Güney Vietnam ile yakından ilgilenmeye başladı.

    Güney Vietnam'da 23 Ekim 1955'de yapılan bir referandumda İmparator Bao Dai düşürüldü ve Vietnam'ın başına Ngo Dinh Diem geçti. Koyu bir komünist aleyhtarı olan Diem'i Amerika hemen 26 Ekimde tanıdı ve Diem de ilk günden itibaren Amerika'ya dayanma yoluna gitti. Diem 8-10 Mayıs 1957'de Amerika'yı ziyaret etti ve yayınlanan ortak demeçte, Çin'in de adı zikredilerek, bölgede komünizmin yıkıcı faaliyetlerini gittikçe arttırmakta olduğuna dikkat çekildi.

    Diğer taraftan, 1954 Cenevre anlaşmalarına göre, Kuzey ve Güney Vietnam seçimler yoluyla birleştirilecekti. Seçimler 1956 yılında yapılacaktı. O zamanki genel kanaat odur ki, eğer 1956 yılında seçimler yapılmış olsaydı, Ho Chi Minh Güney Vietnam'da da seçimleri kazanabilirdi. Bunu bildiği içindir ki, Güney Vietnam diktatörü, Katolik ve anti-komünist Diem bu seçimlere yanaşmadı. Amerika da Diem'i destekledi. Ho Chi Minh 1957 yılına kadar bekledi. Diem'in seçime yanaşmadığını görünce, Diem hükümetini devirmek için, Güney Vietnam'daki Viet Cong vasıtasıyla yoğun terörist faaliyetlerine ve gerilla mücadelelerine girişti.

    Viet Cong'un Güney Vietnam'da yarattığı huzursuzluk o derece ciddi bir hal aldı ki, Başkan Eisenhower 4 Nisan 1959'da yaptığı bir konuşmada, 12 milyon nüfuslu Güney Vietnam'ın komünist kontrolü altına düşmesinin, 150 milyonluk bir bölgeyi tehlikeye sokacağını, Amerika için ve "hürriyet için" yıkıcı bir gelişmeyi başlatacağını, bundan dolayı Amerika'nın güvenliği ve milli menfaatleri için Güney Vietnam'a ekonomik ve askeri yardımın yapılması gerektiğini söylüyordu. Amerika'nın Vietnam'a bulaşması böyle başladı.

    Başkan Eisenhower 1960 Kasımında görevden ayrıldığında ve Kennedy Başkanlık seçimlerini kazandığında, Amerika'nın Güney Vietnam'da 1000 "askeri danışman"ı bulunuyordu. Başkan Kennedy 22 Kasım 1963 günü öldürüldüğünde ise, bu danışmanların sayısı 17.000 olacaktır. Bu arada 70 danışman da öldürülmüştü. Amerika ilk kayıpları vermeye başlamıştı.

    Amerika'nın yeni Başkanı John F. Kennedy 20 Ocak 1961'de görevine resmen başladığı zaman Viet Cong'un faaliyetleri ile Güney Vietnam'da durum daha da kötüleşmişti. Bu sebeple Kennedy, Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson'ı, durumu yerinde incelemek üzere; 1961 Mayısında Güney Vietnam'a gönderdi. Johnson ve Diem arasında yapılan görüşmeler sonunda, 13 Mayıs 1961'de yayınlanan ortak bildiride, Güney Vietnam'da mevcut olan gerilla savaşı ve "Komünist İmparatorluğu'nun" "Hür Vietnam"a yaptığı baskı karşısında alınması gereken tedbirler 8 madde halinde belirtiliyordu ki, bu tedbirler arasında Amerika'nın askeri yardımı ile uzman yani danışman yardımı başta geliyordu.

    Bu durum karşısında Kennedy iki baskı arasında kalmıştır. Askerlere göre Güney Vietnam'a Amerikan askeri gönderilmeliydi. Dışişleri Bakanlığı ise, bunun tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ve Amerika'yı Vietnam'da Fransa'nın durumuna düşürebileceği görüşünü ileri sürdü. Başkan Kennedy bu iki görüşün arasında yer aldı ve Güney Vietnam'daki Amerikan askeri danışmanlarının sayısını arttırdı.

    1963 Kasımında bir suikaste kurban gittiğinde, danışmanların sayısı 17.000'i bulmuştu. Fakat bu meseleye çare olmadı. Öte yandan, Güney Vietnam'da Diem'in diktatörlüğü her geçen gün halk için çekilmez hale gelmeye başlamıştı. Bu sebeple, siyasi reformlar yapabilecek bir idareyi işbaşına getirmek amacı ile ve Amerika'nın desteklediği bir darbe ile, Diem 1963 Aralık ayında iktidardan düşürüldü ve yerine General Duong Van Minh başkanlığında bir Askeri İhtilal Konseyi geçti.

    Kennedy'nin öldürülmesinden sonra, Anayasa gereği, başkanlığa, Başkan Yardımcısı Johnson geçti. Johnson'la beraber Amerika'nın Vietnam politikası da yeni bir safhaya girdi. Daha doğrusu Amerika Vietnam savaşına fiilen bulaştı. Zira, 2 Ağustos 1964 günü Tonkin Körfezinde Amerikan donanmasına ait Maddox destroyeri Viet Minh (Kuzey Vietnam) gemilerinin saldırısına uğradı. 4 Ağustos günü bu saldırılar diğer Amerikan gemilerine de yöneldi.

    Amerikan donanması bu saldırıları püskürtmekle ve iki Viet Minh gemisini batırmakla beraber, hukuken Viet Minh Amerika'ya saldırıda bulunmuş olmaktaydı. Bu sebeple, Başkan Johnson 5 Ağustos'ta Kongre'ye gönderdiği mesajda, komünizmin saldırılarına karşı Amerika'nın kararlılığını göstermesini ve bu saldırılara karşı koymada, asker kullanma da dahil; Başkana yetki verilmesini istedi. Kongre ise, 10 Ağustosta aldığı ortak kararında, Başkana, Amerikan silahlı kuvvetlerine karşı vuku bulacak her türlü saldırıyı defetmek ve Amerika'nın SEATO antlaşması çerçevesi içindeki taahhütlerini yerine getirmek için, Amerikan askerlerinin kullanılması da dahil, her türlü tedbiri alma yetkisini verdi.

    Karar, Senato'da 2'ye karşı 88 ve Temsilciler Meclisinde de sıfıra karşı 416 oyla kabul edilmişti. Amerika'nın bu kararlılığı, Viet Minh'in cesaretini kıracağı yerde, güneydeki faaliyetlerini daha da arttırdı. Bunun üzerine Başkan Johnson Kuzey Vietnam'ı müzakere masasına oturtabilmek amacı ile 1965 Şubatından itibaren Kuzey Vietnam'ı bombalatmaya başladı. Maksat, Viet Minh gerillalarının gücünü kaynağında yok etmekti. Bu sebeple askeri hedefler bombardıman ediliyordu.

    Bu bombardımanlar üç yıl sürecektir. Fakat bombardımanlar istenen neticeyi vermedi. Zira Ho Chi Minh, Amerika'nın havadan yaptığı baskıya, karada kendi baskısını arttırarak cevap verdi. Yani, Güney Vietnam'a sızmalar ve gerilla faaliyetleri büsbütün arttı. Bu ise Amerika'yı, Vietnam'ı Amerikan askeri ile savunmaya sevketti. 1965 Mayısında Güney Vietnam'a 80.000 asker gönderildi. Bu sayı giderek artacak ve 600 bine yaklaşacaktır.

    Vietnam'a asker gönderilmesi Amerika'nın kendi içinde büyük çalkantıya sebep oldu. Zira Amerikan askeri ölmeye başlayınca Amerikan kamu oyunda tepkiler artmaya başladı. Büyük şehirlerde ve bilhassa üniversitelerde Vietnam savaşına karşı protesto gösterilerine girişti.

    Gençlik Vietnam savaşının ve orada ölme gereğinin sebebini anlayamıyordu. Vietnam savaşı, Amerikan kamu oyu için sebebi anlaşılamayan manasız ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. O kadar ki, Amerikan Kongresi de Başkan Johnson'ın aleyhine bir tutum almaya ve Johnson'ın yanlış değerlendirme ile kendilerini yanılttığını söylemeye başladı. Amerika'nın Avrupalı müttefikleri de Amerika'nın Vietnam macerasını tasvip etmediler.

    Batı ittifakı Vietnam'da bir prestij yarası alırken, öte yandan Amerika kendi müttefiklerine yeteri kadar danışmadan bir maceraya girmişti ki, bu maceranın sonu Batı Avrupa'yı da işin içine çekebilirdi. Bu konuda en fazla tepki gösteren de Fransa oldu. Halbuki Amerika'nın bu savaşı değerlendirmesindeki faktörler şöyle idi. Amerika Güney-Doğu Asya ile Pasifiği kendi milli menfaatlerinin ve güvenliğinin hayati bir bölgesi olarak telakki ediyordu.

    II. Dünya Savaşında Japonya ile çatışmaya sürüklenmesinin sebebi de, Çin'i korumaktan ziyade, Japonya'nın güneye sarkıp Güney-Doğu Asya ve Pasifiği tehdit etmesiydi. Kuzey Vietnam'a da bu sefer Çin açısından bakıyor ve Kuzey Vietnam'ı Çin'in bir uzantısı olarak görüyordu. Bilhassa Çin'in 1959 da Tibet'i işgali ve 1962'de de Hindistan'a saldırması, 1964'de Çin'in kendi atom bombasını yapması ve nihayet 1965'de Savunma Bakanı Lin Piao'nun Güney-Doğu Asya'dan söz etmesi, Amerika'nın bu konudaki endişelerini arttıran gelişmeler olmuştur.

    Bütün bunlardan başka, Vietnam'ın yüzlerce yıl Çin hakimiyeti altında yaşamış olmasını ve ayrıca, Çin Vietnam'a hakim olduğu takdirde, bölgede yaşayan geniş Çin azınlıklarını da harekete geçirebileceğini de unutmamak gerekir. Bununla beraber, Başkan Johnson, bir yandan Vietnam savaşında tırmanmaya giderken, öte yandan da, çeşitli kanallardan barış için teşebbüslerini de eksik etmedi. Bu teşebbüsler 1966-1967'de yoğunlaştı. Bu gelişmelerin neticesi olarak 1968 Mayısında Paris'te Kuzey Vietnam ve Amerika arasında barış görüşmeleri başladı ve görüşmeler biraz ilerleyince de, Başkan Johnson 31 Ekim 1968 tarihinden itibaren Vietnam'ın bombardımanını durdurdu.

    Bu arada Johnson, 31 Mart 1968'de yaptığı bir konuşmada, Vietnam savaşı karşısında Amerikalıları birlik ve bütünlüğe davet etti ve bu birlik ve bütünlüğün korunması için, kendisinin 1968 Kasımındaki başkanlık seçimlerine adaylığını koymayacağını bildirdi.

    1968 Kasımında yapılan Başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi Partiden Richard Nixon kazandı. Nixon, 20 Ocak 1969'da Başbakanlık görevine başladığında Vietnam'da 540.000 Amerikan askeri bulunuyordu ve 31.000 Amerikan askeri de Vietnam'da ölmüştü. Bu sebeple Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Vietnam politikasına yeni bir şekil verdiler. Buna göre, Amerika bir yandan Vietnam'daki askerini yavaş yavaş geriye çekerken, bir yandan Kuzey Vietnam'ın bombalanması daha da arttırılacaktı. Bunun da sebebi, Kuzey Vietnam'ı barışa zorlamaktı. Nitekim, Nixon idaresi bütün bunları yaparken Paris'te devam etmekte olan barış görüşmelerini de hızlandırmaya çalıştı.

    Nixon, Amerika'yı Vietnam bataklığından çekip çıkarmaya kararlı idi. Bundan dolayı, 1969 Haziranında 25.000 Amerikan askerini Vietnam'dan çekti. 1971 yılı sonlarında geri çekilen asker sayısı 200.000'i bulacaktır. Bu arada da, Nixon, 1969 Temmuzunda Pasifik bölgesinde yaptığı bir gezi sırasında, 25 Temmuzda Guam adasında yaptığı basın toplantısında, Guam Doktrini veya Nixon Doktrini denen görüşlerini ortaya attı.

    "İşbirliği yolu ile barış" (peace through partnership) prensibine dayanan bu görüşlere göre, Amerika bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun, Vietnam örneği savaşlara girmeyip müttefiklerine Amerikan askerini kullanarak değil, ekonomik ve askeri yardım suretiyle destek olacaktı.

    Nixon Doktrini, bir bakıma, 1957 Ocak tarihli Eisenhower Doktrinin tersi oluyordu. Çünkü Eisenhower Doktrini Amerikan askerinin kullanılması esasına dayanmaktaydı. Paris'te sürmekte olan barış görüşmeleri ancak 1973 yılı başında bir neticeye ulaşabildi. Bunda, 1972 yılında Amerika'nın Çin'le münasebetlerini düzeltmesi ve ayrıca Sovyet Rusya ile Amerika arasında 1972 Mayısında SALT-İ antlaşmasının imzası büyük rol oynamıştır. Çünkü, Kuzey Vietnam'ın iki destekçisi olan, hem Sovyetlerin ve hem de Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Amerika'nın Vietnam'da sıkışık bir durumda bulunduğu bir sırada, bu ülke ile münasebetlerini yumuşatması, Kuzey Vietnam için müspet bir gelişme değildi.

    Ho Chi Minh, bir yalnızlık ihtimalinden endişe etti. Kaldı ki, Amerikan bombardımanlarının Kuzey Vietnam'da yaptığı tahribat da öyle kolay onarılacak cinsten değildi. Ülke gerçekten harap bir duruma girmişti. Bu faktörler, Ho Chi Minh'i savaşı sona erdirmeye sevketti. Amerika'ya 55.000 Amerikan askerinin ölümüne malolan Vietnam barışı Paris'te 27 Ocak 1973'de imzalandı.

    Esas metni 23 maddeden ibaret olan bu barış ile, 1954 Cenevre anlaşmalarına dönülüyor, yani 17'nci enlem yine Kuzey ve Güney Vietnam arasında sınır oluyordu. Amerika altmış gün içinde Vietnam'daki bütün askerini ve malzemesini geri çekecek ve mevcut üslerini de tasfiye edecekti. Buna mukabil, Kuzey Vietnam da Güney Vietnam halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmesine ve istediği siyasi rejime kendisinin karar vermesine müdahale etmeyecekti.

    Kuzey ve Güney Vietnam'ın birleştirilmesi, kuvvet ve zor yoluyla değil, iki tarafın aralarında yapacakları müzakereler, karşılıklı anlaşma ve barış yoluyla gerçekleştirilecekti. Bundan başka, Kamboçya ve Laos'un tarafsızlığına ve bağımsızlığına taraflar tam saygı göstereceklerdi. Nihayet, Kuzey Vietnam ile Amerika arasında meydana gelen bu yeni münasebet düzeni dolayısıyla, savaş yaralarının sarılmasında ve kalkınmasında Amerika, Kuzey Vietnam'a yardım edecekti.

    Amerika, bu barış ile nihayet yakasını Vietnam'dan kurtarmaya muvaffak olmuştu. Lakin Vietnam meselesi bu barış ile kapanmadı. Barış ancak 22 ay devam edebildi. Bu sürenin sonunda Güney Vietnam komünistlerin eline geçti. Amerika, Vietnam'dan çekildikten sonra, Güney Vietnam'ın yaklaşık 1 milyon kadar askeri, 1.600 uçağı ve 600 tankı vardı. Fakat, Viet Cong gerillalarının faaliyeti dolayısıyla, bu asker sabit mevkileri savunmakta idi. Saldırı gücü yoktu.

    Diğer taraftan, Vietnam savaşının Amerikan kamu oyunda uyandırdığı tepki dolayısıyla, barıştan hemen sonra Amerikan Kongresi de Güney Vietnam'a yapılan yardımları, azaltmaya başladı. Askeri yardım 1 milyar Dolardan 700 milyona ve ekonomik yardım da 750 milyon Dolardan 425 milyona indirildi. Buna karşılık Güney Vietnam'daki askeri durum da iyi değildi.

    Saygon rejimine karşı savaşan Vietnam Halk Ordusunun güneyde 200.000 askeri bulunuyordu. Viet Cong gerillalarının kuvveti de 100.000 civarında idi. Bütün bunlara bir de Saygon hükümeti içindeki suistimalleri ilave etmek gerekiyordu. Bu şartlardan yararlanan Kuzey Vietnam 1974 Aralık ayı başlarında Kamboçya'dan Mekong Nehri deltasından Güney Vietnam'a doğru saldırılara geçti. Bu saldırıları Kuzeyden ve diğer yerlerden de yapılan bir çok saldırılar takip etti. Bu saldırılar o kadar çabuk gelişti ki, Güney Vietnam başlıca birer birer komünistlerin eline geçmeye başladı. Güney Vietnam ordusu bu saldırılar karşısında çabucak çöktü.

    En son 30 Nisan 1975'de başkent Saygon'un komünistlere teslim olması ile, bütün Vietnam, otuz yıllık bir mücadeleden sonra komünistlerin kontrolü altına girmiş oluyordu. Bu ise Güney-Doğu Asya bölgesindeki kuvvet münasebetlerinin yapısında mühim değişiklikler meydana getirerek yeni bir dönemi açacaktır.


    Vietnam Savaşından Sonra
    Kuzey Vietnam'ın Güneyi ele geçirmesi ve bu suretle, II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölünmüş olan bu ülkeyi kendi kontrolu altında birleştirmiş olması, bir diğer bölünmüş ülkenin kuzeyi olan Kuzey Kore'yi de harekete geçirdi. Komünist Kuzey Kore'nin lideri Kim II Sung 1975 Nisanında Peking'i ziyaret ederek, Güney Kore'ye karşı girişeceği hareket için Çin'den destek istedi. Halbuki şimdi Çin'in güney-doğu Asya gelişmelerine bakışı çok farklı idi ve Çin'in değerlendirmelerinde Sovyet faktörü ağır basıyordu. Bu sebeple Çin, Kuzey Kore'nin girişmek istediği teşebbüsü desteklemeye yanaşmadı. Kaldı ki, Kuzey Kore'nin niyetini sezinleyen Birleşik Amerika, hemen ağırlığını Güney Kore'nin yanına koydu ve Güney Kore'ye herhangi bir saldırı halinde Amerika'nın her türlü yardımı yapacağını bildirdi.

    Bu durum karşısında, Kim İİ Sung hevesinden vazgeçmek zorunda kaldı. Kuzey Vietnam'ın Güney Vietnam'ı işgali, güney-doğu Asya'nın diğer ülkelerinde büyük bir telaş ve korkuya sebep oldu ve tarafsızlık eğilimlerini kuvvetlendirdi. Bunun birinci sebebi, gerilla savaşı ve yıkıcı faaliyetlerde Kuzey Vietnam'ın gerçekten yetenekli olduğunun ortaya çıkması idi. İkincisi ise, Güney Vietnam'ın teslim olması çok miktarda Amerikan silah ve askeri malzemesinin komünistlerin eline geçmiş olmasıydı.

    O zaman Amerikan Savunma Bakanlığının tahminlerine göre, 2 milyar Dolarlık Amerikan silahı komünistlerin eline geçmişti. Gerçekte, Vietnam'ın hemen yeni bir saldırıya geçecek hali yoktu. Fakat bölge ülkeleri, belirttiğimiz sebeplerden dolayı, korkuya kapıldılar.

    1967'de kurulan ASEAN (Güney-Doğu Asya Devletleri Birliği- Association of South-East Asian Nations) üyelerinden Malaysia, Tayland ve Filipinler, hemen Çin'le diplomatik münasebetler kurdular. Vietnam'a karşı Çin'de bir denge unsuru arıyorlardı. Zira, biraz aşağıda açıklayacağımız üzere, Vietnam meselesi Sovyet Rusya ile Çin arasında daha 1975 Mayısından itibaren yeni bir mücadele konusu olduğu gibi, eski adı ile Kamboçya, fakat 1975'den itibaren yeni adı ile Kampuchea'nın Vietnam ile arası bozulacak ve Vietnam Sovyet Rusya'ya dayanma yoluna giderken, Kampuchea da güvenliğini Çin'in kanadının altında bulacaktır.

    Diğer taraftan, Vietnam'ın tepkisini çekmemek için, Malaysia Güney-Doğu Asya'nın bir "tarafsızlık bölgesi" olmasını teklif ederken, Tayland ve Filipinler, ülkelerindeki Amerikan askerlerinin çekilmesini istediler. Bunun neticesi olarak, 24 Eylül 1975'de SEATO dağıtıldı. Bu ülkelerin içinde en fazla korkuya kapılanı, Laos ve Kamboçya'ya karadan ve Vietnam'a da denizden komşu olan Tayland idi. Hatta Tayland güney-doğu Asya'da kurulacak yeni bir gruplaşmaya Kamboçya, Laos ve Vietnam'ı da katmak gibi bazı tasarıların peşinde oldu ise de bu sırada Hanoi'nin meseleleri ve tasarıları bambaşka idi.

    Mamafih 1975 yılı sonlarına doğru ortalık sakinleşmeye başlayınca güney-doğu Asya bölgesinin heyecanı da geçmeye başladı ve bu bölge ülkeleri yine güvenliklerini, Amerika'nın bölgeye olan alakasına bağlamaya başladılar. Çin yine bu ülkeler için bir dayanak unsuru olmaya devam etti. Zira, Vietnam'ın 1978 Aralık ayı sonundan itibaren Kampuchea'yı işgale başlaması, Çin ile bölge ülkeleri arasında dolaylı bir menfaat ortaklığı ortaya çıkardı.


    Vietnam'ın Kampuchea'yı İşgali
    Eski adı ile Kamboçya, yeni adı ile Kampuchea, 1954 Cenevre anlaşmaları ile bağımsız olmakla beraber, 1941-1970 arasında Prens Sihanouk'un idaresinde kalmış ve 1970 yılında da Mareşal Lon Nol'un yaptığı bir darbe ile Sihanouk iktidardan düşürülmüştür. Fakat Lon Nol'un diktatörlüğüne karşı, ordunun içinden de olmak üzere çeşitli çevrelerden muhalefet ortaya çıkmakla beraber, Kızıl Khmer'ler (Khmer Rouge) denen Komboçya komünistlerinin mücadelesi daha müessir olmuştur. Çünkü Kızıl Khmer'leri Kuzey Vietnam desteklemekteydi.

    Yani, Kuzey Vietnam, Güney Vietnam'a karşı mücadele ederken Kamboçya'da da Kızıl Khmer'ler Lon Nol'rejimine karşı mücadele etmekte idiler. Fakat Kızıl Khmerlerin en büyük destekçisi Çin Halk Cumhuriyeti idi. Çin Kızıl Khmer'lere silah ve malzeme yardımı yaparken, Kuzey Vietnam da Vietnam Halk Ordusundan 30.000 kişilik bir kuvvetle Kızıl Khmer'lere yardım etmekteydi.

    1973 Ocak ayında Kuzey Vietnam'ın Amerika ile barış yapması Kızıl Khmer'lerin hoşuna gitmese ise de; mücadelelerine devam ettiler ve 17 Nisan 1975'de başkent Phnom Penh'in Kızıl Khmerlerin eline geçmesi ile Kamboçya da komünistlerin kontrolü altına giriyor ve ülkenin yeni adı Kampuchea oluyordu. Çünkü Kamboçya Komünist Partisi 1973'de Kampuchen Komünist Partisi adını almıştı.

    Kampuchea komünistlerinin 1975'te ülkeye hakim olmasından sonra, Kampuchea ile Vietnam'ın münasebetleri gittikçe bozularak 1977'den itibaren çatışmalara dönüşmeye başladı. Bu gelişmede iki sebep mühim rol oynamıştır. Birincisi, daha 1950'lerden itibaren Vietnam komünistlerinin Kamboçya komünist partisi üzerinde kurduğu hakimiyettir. Bu ise, Kamboçya komünistlerini, Kamboçyo'nın menfaatlerini bir tarafa bırakarak Vietnam Komünist Partisi'nin kendi çıkarlarına göre çizdiği çizgiye uyma zorunluluğunda bırakmıştır. Yani, bu işbirliği Kamboçya'nın değil, Kuzey Vietnam'ın menfaatlerine göre şekillenmiştir. Bu ise Kamboçya komünistlerini memnun etmemiştir. Burada ikinci faktör ortaya çıkmaktadır.

    Vietnam'ın menfaatlerinin Kamboçya'nın menfaatlerinin üstünde tutulması Kamboçya komünistlerini memnun etmemiştir; çünkü, 17'inci yüzyıldan 19'uncu yüzyıla kadar, Kamboçya'daki Khmer Krallığı ile Vietnam Krallığı arasında daima rekabet ve mücadeleler olmuş ve bu sebepten de Khmer'lerin Vietnamlılara karşı bir sempatisi mevcut olmamıştır.

    Khmerlerin Vietnamlılara karşı bu tarihi düşmanlığı iki ülke komünist partileri arasındaki münasebetleri de tesir altına almaktan geri kalmamıştır. Ayrıca Kuzey Vietnam, Güney Vietnam'a karşı yürüttüğü mücadele sırasında Kamboçya topraklarını da kullanmış, daha önce de belirttiğimiz gibi, buraya asker sokmuş ve 1975'den sonra da bu askerlerini Kamboçya topraklarından çekmediği için, bu sınır topraklarında Kampuchea ile Vietnam kuvvetleri arasında üç yıl sürecek bir çatışmalar dönemi başlamıştır.

    Çatışmaların şiddetlenmesi 1977 Aralık ayının son günlerinde olmuştur. Vietnam bu çatışmalarda Kampuchea kuvvetlerine 8 bin kişilik bir kayıp verdirmiştir. Bu sebeple Vietnam 1978 Şubatında Kampuchea'ya çatışmaları durdurmayı, sınırın her iki tarafında 5 Km. genişliğinde askerden arınmış bölge tesisini ve birbirlerinin içişlerine karışmamayı öngören bir antlaşma yapmayı teklif etmiş ise de, bu tekiif Kampuchea tarafından reddedildiği gibi, Vietnam topraklarına Kampuchea saldırıları devam etti.

    Bu sırada Çin'in sahneye girdiğini görmekteyiz. Çünkü Vietnam'ın Sovyet Rusya'ya kaymaya başlaması üzerine, Kampuchea da Çin'e yanaşmaya başladı. Çin başlangıçta Kampuchea'yı yatıştırarak bölgede yeni bir çatışmanın çıkmasını önlemek istedi. Çin'in baskısı üzerine Kampuchea 1978 Mayısında, Vietnam'a, çatışmaların durdurulmasını ve Vietnam'ın, Kampuchea'nın toprak bütünlüğü ile bağımsızlığına saygı göstermeyi taahhüt etmesini öngören bir anlaşma teklif etti. Bunu da Vietnam reddetti. Reddettiği gibi, Kampuchea'dan kaçan halkı eğiterek, Aralık 1978 başında Kamboçun Milli Selameti İçin Birleşik Cephe adı ile bir teşkilat kurdu.

    Ayrıca Vietnam, Kampuchea sınırlarına 12 tümenlik yani 200.000 kişilik bir kuvvet yığmış bulunuyordu. Kampuchea ile Vietnam'ın münasebetleri bu şekilde kötüleşirken Çin-Vietnam münasebetleri de giderek bozulmakta idi. Vietnam Kampuchea sınırına asker yığarken Çin de Vietnam sınırına asker yığmaya başladı. Bu durum Vietnam'ı Sovyetler Birliğine daha çok yaklaştırdı ve 3 Kasım 1978'de Vietnam ile Sovyetler Birliği arasında bir Barış, Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı.

    Bu antlaşmanın 6'ncı maddesi ittifaka yakın bir hüküm taşımaktaydı. Çünkü bu maddeye göre, taraflardan biri saldırı veya saldırı tehdidi ile karşılaşırsa, taraflar gerekli tedbirleri almak amacı ile, derhal birbirlerine danışacaklardı. Bu suretle Vietnam, Çin'in karşısına Sovyetleri çıkarmak suretiyle dengeyi sağlıyor ve arkasından emin bir duruma geliyordu.

    Vietnam, 27 Aralık 1978 günü, tanklarla ve zırhlı araçlarla desteklenen 120.000 kişilik bir kuvvetle Kampuchea'ya karşı saldırıya geçti. 1975'ten beri ülkeyi, diktatörlüğün ötesinde, tam bir zulüm ve işkence ile idare eden Pol Pot rejimi Vietnam'ın saldırısına fazla dayanamadı.

    7 Ocak 1979 günü başkent Phnom Penh Vietnam kuvvetleri tarafından işgal edildi ve Pol Pot da yanına aldığı bir kısım kuvvetle Tayland sınırı yakınlarındaki dağlık ve ormanlık bölgelere kaçtı. Pol Pot'un komutasındaki 30 bin kadar Khmer Rouge (Kızıl Khmer) kuvveti, bundan sonra gerilla muharebelerine başlayacaktır ki, Tayland ve Çin Pol Pot'u destekleyeceklerdir. Başkent Phnom Penh'in düştüğünün ertesi günü, 8 Ocak 1979 da, Pol Pot'un muhaliflerinden Heng Samrin, kendi başkanlığında bir Kampuchea Halk İhtilal Konseyi kurdu ve Kampuchea Halk Cumhuriyeti'nin de kuruluşunu ilan etti. Bununla beraber, Vietnam'ın Kampuchea'yı istila ve işgali dünyada o kadar tepki uyandırdı ki, Sovyetlerin bütün çabalarına rağmen, Kampuchea'yı Birleşmiş Milletlerde Heng Samrin değil, Pol Pot rejimi temsil etmeye devam etti.


    Çin'in Vietnam'a Saldırısı
    Vietnam'ın Kampuchea'yı işgali, Çin-Vietnam münasebetlerinde bardağı taşıran damla oldu. Vietnam'ın 1978 Kasımında Sovyetlerle ittifaka yakın bir antlaşma imzalaması ve arkasından da Kampuchea'yı işgali, Çin'i son derece sinirlendirdi. Çünkü Vietnam şimdi bütün güney-doğu Asya'ya hakim olma yolundaydı. Şu halde, Çin'e göre, meydanın boş olmadığını ve Sovyetlere dayanmanın da pek işe yaramayacağını Vietnam'a göstermek gerekliydi. Yani Vietnam'a bir "ders" verilmeliydi.

    Çin 17 Şubat 1979 günü 100 bin kişilik bir kuvvetle Vietnam sınırlarından içeri girmeye başladı. Kuzey Vietnam'da bir kısım toprakları işgal ettikten sonra, bu askeri harekatla tasarlanan amacın gerçekleşmiş olduğunu bildirerek 16 Martta kuvvetlerini geri çekti. Çin'in Vietnam'a yaptığı saldırının Vietnam üzerinde çok fazla müessir olduğu söylenemez. Belki Vietnam'a bir Çin faktörünün varlığını gösterdi, lakin Vietnam'ın politikasında mühim değişiklik meydana getirmedi. Aksine, Vietnam'ın dış politikası, Çin'e rağmen iki istikamette gelişme gösterdi. Bunlardan biri, Vietnam ile Sovyetler Birliği arasındaki münasebetlerin daha da sıkılaşmasıdır.

    Çin-Vietnam savaşı sırasında, bir tanesi füze taşıyıcısı olmak üzere, 14 Sovyet savaş gemisi Vietnam'ın Cam Ranh körfezine geldi. 1979 Mayısında da bir Sovyet denizaltısı yine aynı körfeze geldi ki, ilk defa bu sularda bir Sovyet denizaltısı görünmekteydi.

    Vietnam, Sovyetlere bu kıyılarda resmen herhangi bir deniz üssü vermemekle beraber, Sovyet savaş gemileri bilhassa Danang deniz üssünün kolaylıklarından yararlanmaya başlamışlardı. Vietnam-Sovyet münasebetlerinin gelişmesi bu kadarla da kalmadı. Vietnam ekonomik bakımdan da her geçen gün Sovyetlere dayanmak zorunda kaldı. Daha önce de belirttiğimiz gibi; Vietnam savaşı 1975'de sona erdiği zaman, bilhassa Kuzey Vietnam bir harabe halinde idi.

    Savaşın yıkıntılarını tamir etmek ve ülkenin kalkınmasını hızlandırabilmek için Sovyetlerden yardım aldı. Kampuchea'nın işgali ise, Vietnam'a yeni ekonomik dertler çıkardı. Çünkü üç yıldır iktidarı elinde tutan Pol Pot ve rejimi, ülkede tam bir zulüm idaresi tatbik etti. Bu zulüm bilhassa aydınlara yönelmişti. Bir çok aydın öldürüldüğü gibi, bir çoğu da kırsal alanlarda çok güç şartlarda çalışmaya zorlanmıştı. Daktilo, televizyon, otomobil gibi medeni vasıtalar, yozlaşmış bir hayatın unsurları olarak yasaklanmıştı.

    Kısacası, Vietnam'ın Kampuchea'ya saldırısı ne kadar gayri insani ve medeniyetten uzak bir hareket olmuş ise, Pol Pot rejimi de o kadar gayri insani ve gayri medeni idi. dolayısıyla, Vietnam Kampuchea'yı tam bir perişanlık içinde buldu. Yeni lider, Vietnam'ın kuklası Heng Samrin ve Vietnam, Kampuchea'nın ekonomik problemlerinin çözümü için de sırtını Sovyet Rusya'ya dayamak zorunda kaldı.

    Bütün bu sıkıntılara rağmen, Vietnam Hindiçini bölgesindeki yayılma ve genişlemesini arttırmaktan da geri kalmadı. Dış politikasındaki ikinci mühim gelişme buydu. Bu gelişme de iki istikamette oldu. Laos'ta da bir komünist rejim olmakla ve bu rejim de Sovyet Rusya'ya dayanmakla beraber, Laos'un içinde de mevcut rejime karşı bir hareket başlamıştı. Bu sebeple Vietnam, 1979 yılında Laos'a 50.000 kişilik bir kuvvet sevketmiş bulunuyordu. Yani Laos da Vietnam'ın kontrolü altına girmişti.

    Mamafih, 1980 Eylülünde Laos'un Champassak eyaletinde Laos Halkının Milli Kurtuluş Birleşik Cephesi kurulmuş ise de, bu kuruluş kuvvetli ve müessir bir organizasyon olamamıştır. Diğer taraftan Vietnam Pol Pot'un Tayland'dan ve Tayland vasıtasıyla Çin'den devamlı yardım alması sebebiyle, 1979 yılından itibaren Tayland üzerindeki baskısını arttırdı. Zira, Tayland, 1975 Vietnam şokunu atlattıktan ve bilhassa Vietnam'ın Kampuchea'yı işgalinden sonra, üç istikamette faaliyette bulundu. Birincisi, Pol Pot'un Kızıl Khmerlerine yardım ettiği gibi, Çin'den gelen yardımları da Kızıl Khmer'lere geçirdi. İkincisi, Çin'le olan münasebetlerini geliştirdi. Üçüncüsü ASEAN ülkeleri Tayland'ı destekledikleri gibi, aynı zamanda Amerika ile de tekrar eski münasebetlere dönme zaruretini hissettiler.

    Bilhassa Amerika Tayland'a askeri yardımını arttırdı. Zira Tayland'ın Kızıl Khmer'lere yardım etmesi Vietnam'ı büsbütün sinirlendirdi. Bu sebeple, Vietnam Tayland sınırlarına asker yığdığı gibi, bilhassa 1980 yılında Tayland sınırlarından içeri girmeye başlamıştı.

    Vietnam'ın amacı, Kızıl Khmer'leri Kampuchea topraklarından tamamen sürmek ve aynı zamanda da Tayland'daki rejimi devirmekti. Kampuchea'daki Heng Samrin rejimi, ülkeye Vietnam tarafından yani dışardan zorla kabul ettirilmiş bir rejim olduğu için Birleşmiş Milletler tarafından tanınmadığı gibi, gerek Batılılar ve gerek ASEAN ülkeleri, Heng Samrin rejimine karşı mücadele eden grupları ve kuruluşları biraraya getirip birleştirmek suretiyle güçlü bir mücadele yaratmaya çalışmışlardır.

    Bunlar, Pol Pot'un liderliğindeki Kızıl Khmer'ler, Son Sann liderliğindeki Khmer Halkının Milli Kurtuluş Cephesi ve Prens Sihanouk taraftarlarıdır. Lakin bugüne kadar Heng Samrin rejimine ve Vietnam'a meydan okuyacak kadar güçlü bir kuvvetin ortaya çıktığı söylenemez.

  13. #473
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Pearl Harbor Olayı

    1941 Aralık ayına gelindiğinde Japonya ve ABD arasındaki gerilim onuncu yılına girmişti. Delano Roosevelt, Japon yayılmacılığına karşı hep tetikte olmuştu ve Japonya'nın Çin üzerindeki hevesleri rahatsızlık vericiydi. O sırada Japonya bütün demir, çelik ve petrolünü ABD'den alıyordu ve bu malzemeleri stoklamadan ABD'yle aralarını bozmak istemiyordu.

    Japonların İtalya ve Almanya ile üçlü ittifaka girdiği 1940 Eylülünden beri sinirler gergindi. Japonya Hindi Çin'in tümüne el koyunca ABD Japonya'ya petrol, demir ve çelik ambargosu uygulamaya başladı. Arkasından da Panama kanalını Japon gemilerine kapadı. 1941 Ekiminde Japonya'nın savaş yanlısı partisinin başkanı General Hideki Tojo başa geçti. İki taraf da savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyordu, ancak yine de Washington'da anlaşma arayışları devam ediyordu.

    25 Kasım 1941'de ABD ile görüşmeler devam ettiği halde Tojo uçak gemilerini Hawai'ye doğru yönlendirdi ve askerlerini Malezya sınırına yığdı. 6 Aralık'ta Roosevelt, Japon imparatoruna barış için son bir çağrıda bulundu ama işe yaramadı. Amerikalılar ise Japonların ilk Singapur'a saldıracağım ve ABD'nin İngiltere'ye yardım edip etmeme konusunda kararsız kalacağını hesaplayacaklarını düşünüyordu. ABD'ye karşı doğrudan bir saldırı olacağım düşünmüyorlardı. Uzmanlar o kadar emindi ki, Japonya'nın Singapur'a saldırması sabırla bekleniyordu.

    Ohau'da üslenmiş iki Amerikan radar operatörü 2 Aralık'ta bir Japon saldırı gücünün yaklaştığını bildirdiğinde yanlış yaptıkları düşünülmüştü. Pearl Harbor yönetimi de alarma geçmeye gerek olmadığını düşünmüştü. Pearl Harbor'un hedef olabileceğini gösteren hiçbir delil yoktu. Honolulu'daki bir Japon ajanından Pasifik filosu hakkında bir rapor istendiği bilinmesine rağmen bunun bir öneminin olacağı düşünülmemişti. Sonuçta Washington Japonya'nın önce Singapur'a saldıracağından emindi.

    En sonunda 7 Aralık 1941 sabahı Pearl Harbor'da sıradan bir gün gibi başladı. Subaylar ve gemi personeli kıyıdaydı. Uçaklar yerlerinde duruyordu ve cephaneler başka yerde saklanıyordu. Filosunun attığı demiri koruyacak torpido ağları bile yoktu. Çünkü Pearl Harbor güvenli bir yerdi.

    Düşünülmeyen, hiç beklenmeyen saldırı iki dalga halinde gerçekleşti.

    İlk dalga Pearl Harbor'u 7 Aralık 1941'de sabah 7:55'de vurdu. Japonlar altı uçak gemisi ve 432 uçak göndermişti. 9:45'de görev sona ermişti ve uçaklar gemilere döndü. Oahu'daki Amerikan uçakları, sekiz savaş gemisi, üç destroyer, üç keşif gemisi imha edilmişti. İki binden fazla kişi de ölmüştü.

    Japonlar ise sadece 29 uçak kaybetti.

    Amerikan Pasifik Donanması Komutanı Amiral Kimmel ve Hawai Askeri Bölge Komutanı General Short, Pearl Harbor'da Japonlara savunmasız yakalandıkları için görevden alındılar. Amerikalılar şans eseri daha büyük kayıp vermekten kurtulmuştu. Pasifik filosunun bir parçası olan üç büyük uçak gemisi ve dev petrol tankerleri saldırı sırasında Pearl Harbor'da değildi.

    Böylece Amerikan donanması ciddi ölçüde zarar gördü, ancak Roosevelt'in "daima utanç içinde hatırlanacak bir gün" diye nitelendirdiği saldın gününün hemen ertesi günü yeni gemilerin inşasına başlandı.

    Son bir not: Japonya Pearl Harbor'dan bir gün sonra Singapur'a saldırdı ve 15 Şubat 1942'de ele geçirdi.

  14. #474
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Piri Reis & Haritası

    1929 yılında bir grup tarihçi ceylan derisi üzerine çizilmiş olan hayret verici bir harita buldu. Araştırmalar bu haritanın ünlü Türk denizcisi Piri Reis tarafından 1513 yılında çizilmiş olduğunu gösterdi
    1929 yılında bir grup tarihçi ceylan derisi üzerine çizilmiş olan hayret verici bir harita buldu. Araştırmalar bu haritanın ünlü Türk denizcisi Piri Reis tarafından 1513 yılında çizilmiş olduğunu gösterdi. Başarılı bir denizci olarak dünya tarihine geçen Piri Reis, haritacılığa tutkundu. Bu ünlü Türk amirali harita üzerindeki bir seri notta, bilgileri M.Ö 4.yy'a kadar dayanan birçok haritadan toparladığını söylüyordu.

    Piri Reis'in haritası Afrika'nın batı sahillerini, Güney Amerika'nın doğu sahillerini ve Antartika'nın kuzey sahillerini gösteriyordu. Antartika'nın kuzey sahilleri son derece detaylı bir biçimde çizilmişti. En hayret verici olan ise Piri Reis'in bu kıta keşfedilmeden 300 sene önce nasıl bu kadar düzgün bir harita çizdiğiydi. Harita buna ek olarak buz altında kalan sahilleri de gösteriyordu. Jeolojik bilgiler Quenn Maud topraklarının buzla kaplanmadan önceki son halinin ancak M.Ö 4000 tarihinde görülebildiği yönünde.

    Bu buzsuz zamanın ne zaman başladığı konusunda ise hala şüpheler var. Kimileri bundan 15000 ile 11000 sene önce bu dönemin başladığını iddia ediyor. Peki, Antartika'nın haritasını bundan 6000 sene önce ilk kim çizdi? Hangi bilinmeyen uygarlık bu teknolojiye sahipti ve böyle bir haritayı çizme ihtiyacını niye duydu?

    Geleneksel tarihe göre ilk bilindik uygarlık Ortadoğu'da M.Ö 3000 civarlarında kuruldu. Bunu binyıl sonra Indus vadisi ve Çin'de kurulan uygarlıklar izledi. Bu bilgilere göre bu uygarlıklardan hiçbiri bu teknolojilere sahip değildi. Buraya kim M.Ö 4000 yılında gelip bugün ancak modern teknolijilerle gerçekleştirilebilen bu haritayı çizebildi?

    Ortaçağ'da "portolani" adı verilen bilindik denizcilik rotaları elden ele dolaşmaktaydı. Bunlar genelgeçer denizcilik rotalarının haritalarıydı. Sahil kıyılarını, limanları, boğazları ve koyları gösteriyordu. Bu haritaların çoğu Akdeniz ve Ege denizleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Ama bazı bilinmeyen topraklar üzerine haritalar olduğu da söyleniyordu ve bazı denizciler bu haritalar hakkındaki bilgilerini sır gibi saklıyorlardı. Colombus'nun da bu haritalardan birini bilen nadir denizcilerden biri olduğu sanılıyor.

    Piri Reis, XV inci yüzyılın sonunda ünlü denizcilerinden Kemal Reis'in kardeşinin oğludur. Piri Reis'in en son resmî görevi, Kızıl Deniz ve Umman Denizi donanmalarının amiralliği olmuştur. Piri Reis, bu haritanın yanı sıra Akdenizle o zamanlar Akdeniz kıyılarında bulunan kent ve ülkeleri anlatan ve denizciliğe, gemiciliğe dair önemli bilgilere yer veren "Bahriye" bir kitaba imza atmıştır. Piri Reis, haritasını 1513 yılında Gelibolu'da tamamladığı; ve bu tarihten dört yıl sonra, yani 1517'de, Sultan I. Selim'e, Mısır'da bulunduğu sıralarda bizzat takdim ettiği söylenir.

    Piri Reis, bugün kendi adıyla anılan haritayı çizmek için bir çok farklı kaynak kullandı. Bunları yolculukları sırasında toparlamıştı. Ayrıca haritanın üzerine çalışmalarını gösteren birçok not düşmüştü. Özgün ölçüleme ve kartografiden sorumlu olmadığını söylüyordu. Piri Reis, büyük bir denizci olarak birçok haritadaki nadide bilgiyi derlemeyi başarmıştı. Piri Reis kaynak olarak kullandığı bazı haritaların çağdaşı gemiciler tarafından çizildiğini söylerken bazılarının M.Ö 4.yy'a hatta daha eskilere dayandığını söylüyordu.

    Piri Reis büyük ihtimalle bir zamanlar İskenderiye Kütüphanesinde yer alan haritalardan birine rastgelmişti. İskenderiye Kütüphanesi antik çağların en bilindik kütüphanelerindendi. Kütüphane yakılıp yok edilince koleksiyonundaki kimi dökümanların kopyaları ve bazı özgün deniz haritaları aralarında İstanbul'un da olduğu başka öğrenim merkezlerine ulaşmıştı. 1204 yılında IV. Haçlı Seferi sırasında Venedikliler İstanbul'a girdikten sonra bu haritalar Avrupalı denizciler arasında dolaşmaya başladı.

    Piri Reis haritası, 1929 yılında Topkapı Sarayı'nın kadîm eserler müzesi haline getirildiği sıralarda, Millî Müzeler Müdürü Halil Ethem Bey tarafından bulundu. Halil Ethem Bey bu haritayı, o zamanlar İstanbul'da misafir bulunan Alman müsteşriklerinden Prof. Kahle ile birlikte tetkik etti ve Prof. Kahle bu tetkiklerin neticesini 1931 senesi Eylülünde Layden'de in'ikat eden XVIII inci Müsteşrikler Kongresi'ne bildirdi.

    1953 yılında bir Türk denizcisi, Piri Reis haritasını incelenmek üzere ABD'ye gönderdi. Haritayı değerlendirmek için kolları sıvayan baş mühendis M. I. Walters antik haritalar uzmanı Arlington H. Mallery'i yardıma çağırdı. Uzun bir araştırmadan sonra Mallery kullanılmış olan izdüşüm yöntemini keşfetti. Haritanın doğruluğunu görmek için Piri Reis'in haritasını bir kürenin üzerine nakletti. Harita tamamiyle doğruydu. Mallery böyle bir harita çizmenin tek yolunun havadan ölçüleme yapmak olduğu görüşüne vardı. Peki kim 6000 sene önce yerküreyi haritalamak için bir uçak kullanmış olabilir?

    Diğer taraftan, koordinatların belirlenmesindeki kesinlik bu haritayı çizmek için küresel trigonometri kullanmak gerektiğini gösteriyor. Bu yöntemin 18. yy'ın ortalarına kadar bilinmediği varsayılıyor. Piri Reis'in haritası üzerinde çalışan uzmanlar çeşitli antik haritalar koleksiyonlarını Massachusetts Teknoloji Enstitüs&#252nden Richard Strachan'a gönderdiler. Uzmanlar bu haritaların çizilmesi için gerekli olan matematik seviyesini bilmek istiyordu. Strachan 1965 yılında onlara bu seviyenin çok yüksek olması gerektiği cevabını verdi. Aslında bu tür haritalar çizmek için haritacıların küresel geometri, dünyanın eğriliği, yansıtma metodları bilmeleri gerekiyor. Bu da çok üst düzeyde matematik bilgisine sahip olmak anlamına geliyor

  15. #475
    Senior Member orbay's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    11-02-2005
    Mesajlar
    5,936
    Teşekkür
    0
    2 Mesajda 2 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .


    PİRİ REİS'İN İLK DÜNYA HARİTASI



    PİRİ REİS'İN İKİNCİ DÜNYA HARİTASI

    alıntıdır

  16. #476
    Senior Member
    Bağlantı Tarihi
    27-12-2005
    Mesajlar
    15,675
    Teşekkür
    0
    3 Mesajda 3 Teşekkürü var.

    Varsayılan Konu: ***TARİH*** Aradığınız bilgi burada .

    Fotoğraflar için teşekkürler arkadaşım sağol

Sayfa 24 / 24 İlkİlk ... 14161718192021222324

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Bu konuda gezinen 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Dekorasyon ve Moda Hakkında Aradığınız Herşey Burada
    Gönderen dekorasyonuzmani konu Ev Dekorasyon bölümünde
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11-01-2013, 11:31
  2. Emu hakkinda bilgi burada
    Gönderen 67TOPRAK konu Komik Resim ve Olaylar bölümünde
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 13-12-2008, 22:08
  3. Aradığınız GTA Advanced Birtek Burada ;)-Grand Theft Auto Advanced [GBA ROM]
    Gönderen serencum konu Oyun/Tema/Zil_ bölümünde
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21-03-2008, 23:59
  4. Aradığınız Program Burada!!!
    Gönderen speedzodiac konu Teknik Destek_ bölümünde
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 12-10-2004, 22:12

Bookmarks

Gönderim Kuralları

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazamazsınız
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  
Desteklediklerimiz
aiofiles.Com , cfturkey.com, birbirgidiyor.com,MTP Patent ve Marka Tescili,Butik Düğün ve Bebek Fotoğrafçısı,RC MARKETİM,MERSİN RC, Filbox , Digitürk İnternet , Digitürk , Digitürk